17 Ekim 2015 Cumartesi

Nihilizme götüren ‘kut’sama rüyaları

Göktürklerden beri Türklerin siyasi muhayyilesinin oluşumunda rüyaların önemli bir yere ve işleve sahip olduğu söylenebilir. Sözgelimi amcası Yınal’ı devirerek kağanlık makamına oturan Bilge Kağan’ın veziri ve danışmanı Tonyukuk, rüyasında Tengri’nin (Tanrı’nın) Yınal’dan taplamadığını (memnun kalmadığını, Yınal’ın kağanlığına rıza göstermediğini) görür ve böylelikle Bilge Kağan’ın kağanlığa, Tengri’nin (Tanrı’nın) bahşettiği “kut” ve “küç”le (güçle) oturduğu ispatlanmış olur. (Yınal’ın silah zoruyla tahtan indirilişi de ‘darbeler’in Türklerde nerdeyse genetik olduğunu ve kök tarihinin epey uzunca bir sürece yayıldığını gösteren bir örnektir ya, şimdilik konumuz bu değil!) Yine Selçuklular’ın atası Dukak, rüyasında Tanrı’nın soyuna olan hükümranlık müjdesine nail olur. Yüce Tanrı, Kur’an-ı Kerim’e gösterdiği hürmet dolayısıyla, Dukak’ın soyuna insanlara hükmetmeleri için ‘kut’ vermiştir. (Yeri gelmişken günümüz Türkçesi’ne yansımış haliyle bu ‘kut’ kelimesinin anlamının ‘kudsiyyetten’ çok ‘bereket’e yakın düştüğünü belirtelim.) Benzer bir şekilde, çoğu Osmanlı müverrihinin Ertuğrul Gazi’ye, pek nadirinin ise Osman Gazi’ye atfettiği meşhur rüyada da Osmanlı devletinin üç kıtadaki hükümranlığa, Tanrı kelamına duydukları hürmet dolayısıyla, Tanrı’nın inayetiyle erişeceği müjdelenir. Ertuğrul Gazi (ya da Osman Gazi) Şeyh Edebali’nin evinde göğsüne kök salan çınarın dal ve yapraklarının Asya, Avrupa ve Afrika’yı gölgesi altına aldığını görür. 
 
Şeyh Efendi’nin rüyası
 
İsmail Kara’nın Şeyh Efendinin Rüyası kitabında da benzeri bir siyasi rüyaya rastlamak mümkün. Ancak, Kara’nın aktardığı rüya, yukarıdaki rüyalardan biraz farklıdır. Her şeyden önce rüyayı gören şahıs yukarıda zikrettiğimiz rüya sahipleri gibi yönetici sınıftan ya da yönetici sınıfa yakın kimselerden değildir. Soyundan sultan ve hükümdarların çıktığı, ‘iktidarı rüyasında gören’ siyasi bir kişilik değildir yani. Cumhuriyetin ilk yıllarında görülür rüya. Bir şeyh efendidir rüyayı gören eni sonu ve gördüğü rüya ne kendisinin ne de yakın olduğu bir başkasının siyasi ikbaline ilişkindir. Ancak şeyh efendinin toplumsal sorumluluk alanına dair yeni bir tavır benimsemesine yol açar bu rüyayı görmesi.
 
Görülen rüyanın siyasi mesajında da önceki rüyaların sembolikliğinden epey şey kaybedilmiş gibidir, fazlaca bir yoruma ihtiyaç duyulmaz bu sebeple. Auguste Comte’un insanlık tarihine ilişkin yaptığı üçlü tasnife uygun ve görüldüğü dönemin yaygın zihniyetini yansıtacak bir biçimde metafizik aşamadan pozitif aşamaya geçilmiştir sanki rüyada da. Mustafa Kemal’e kahriyye okumak için bir araya gelen şeyh efendilerden biridir rüyayı gören ve gördüğü rüya sonucu bu kahriyye buluşmalarından içtinap eder. Çünkü rüyada Hz Peygamber, İslam dünyasına hükmedecek kişileri belirler ve Türkiye’ye hükmetme görevini de Mustafa Kemal’e tevdi eder.
 
Tonyukuk’un, Dukak’ın ve Ertuğrul Gazi’nin gördüğü rüyalar bize onlar tarafından, görüldükleri an aktarılan rüyalar değildir. Çok sonradan, mevcut iktidarı meşrulaştırıcı anlatı parçacıkları halinde zikredilirler. Böylelikle tebaanın bilinçdışında da ‘kut’ ve ‘küç’ün rüyaya mazhar olan Bilge Kağan, Dukak ve Ertuğrul (Osman) Gazi ve soyunun hakkı olduğuna dair bir kanaat oluştururlar. ‘Kut’ ve ‘küç’ün bahşedildiği siyasi rüyalar görmek bir nevi hükümranlık alametidir. Kim bilir, nice asi de böyle rüyalar görmüştür belki, ancak isyanları umdukları neticeye erişemediği için görülen rüyalar da bize kadar gelememiştir. İlginçtir, bu rüyalar bize hep iktidara erişmiş “kutlu soy”ların bu ‘kut’u nereden nasıl tedarik ettiklerini makabline şamil (retro-aktif) bir tarzda açıklamaya matuftur. Bu yanlarıyla süregelen iktidar ve saltanatların da yönetilenler nazarında meşrulaştırılması işlevini yerine getirirler. “Halife-i ruy-i zemin”lerin bu ‘küç’ü Tanrı’nın inayetiyle soylarına bahşedilmiş ‘kut’ sayesinde meşru ve kabul edilebilirdir böylelikle. Baldırı çıplaklardan, sıradan insanlardan, kara budundan olmadıklarının da remzidir görülen bu rüyalar.
Kara’nın aktardığı rüya ise öncekilerden farklıdır, bu biraz da iktidara maruz kalanların, madunların rüyası olması sebebiyledir. Fakat bu fark sadece bu kadardır, çünkü rüyanın siyasi önem ve anlamı öncekilerden çok farklı değildir. Rüyanın siyasi mesajı son derece açıktır: Muktedir pozisyonda olan, bu pozisyonunu önceki rüyalarda olduğu gibi Tanrısal bir inayetle edinmiştir! O yüzden de kahriyye vb. okumak hem anlamsızdır, hem de lüzumsuz- yani etkisiz.
 
17-25 Aralık darbe kalkışmalarından bu yana, yine bir rüya siyasetinin sürekli gündemimize girdiğine şahit oluyoruz. Ancak bu kez Fethullah Gülen ve bağlıları, iktidarda bulunan bir siyasi partiye, AK Parti’ye, onun liderine ve hükümetine karşı görüyor ya da aktarıyorlar bu rüyaları. Bir nevi darbe amaçlı rüyalar bunlar. Önceki rüyalardan en önemli farkları da bu. Kalkışılan darbe amacına ulaşmış, şu anki Cumhurbaşkanı, “dönemin başbakanı” sıfatıyla anılıyor olsaydı bu rüyalar görülür müydü, bu meçhul. Yine rüya görülürdü belki, emir ve talimatları sadece vaazlarla aktarmak ne kadar yeterli olabilir ki?
 
Kamusal kamuflajlar
 
Gerçekten ‘kut’ ve ‘küç’ün bu rüyalara nail olanlara verildiğine ilişkin dışarıdan bir işaret, dünyevi bir teyit, bir “başarı kaydı”ndan yoksunuz. Önceki rüyalara dair taşınan “gerçekten görüldüler mi?” şeklindeki kuşku bu kez daha kuvvetlice dile getirilebiliyor bu sebeple pekala. Ama bu kuşkunun berisinde bu rüyaların imlediği başka bir farklılık daha var önceki rüya öbeğiyle arasında. Öncekiler iktidara erişmiş, ‘küç’ü rüyayla nail oldukları ‘kut’ dolayımıyla meşrulaştıran iktidarların rüyası iken, bu kez sahip oldukları ‘kut’ adına ‘küç’ talep eden bir zümre var karşımızda. O ‘kut’a nail olunduğuna ilişkin birer kanıt olarak aktarılıyor bu rüyalar. Yine de ‘kut’a nail olmanın hemen her zaman ‘küç’ getirmediği de ortada. Her ‘kut’a nail olduğunu iddia edene, ‘küç’ bağışlansaydı nice olurdu halimiz, öyle ya!
Buraya kadar söylediklerimiz Fethullah Gülen’in rüyalarının, önceki siyasi rüyalardan biçimsel farklarını vurgulamaya dönük. İçerikte bu iki öbek rüya arasındaki farkın daha da derinleştiğine tanık oluyoruz çünkü. Önceki rüyalar iktidara erişmiş bulunanların iktidarını meşrulaştırıcı petit-recit’lerken, Gülen’in rüyalarında dile gelenin bir tür ütopik meta-anlatıya dönüştüğünü, inandırıcılıklarını asıl bu sebeple yitirdiklerini görüyoruz. Bu meta-anlatılar çerçevesinde sahip olunan ihtirasların gerçekleşemeyişi sebebiyle bu rüyalarla amel edenlerin giderek nihilistçe davranışlara kapılabileceklerini de söylemek mümkün. Mesihçi meta-anlatıların arka yüzünde yer alan bu nihilist metinlere cemaatçi yazarların sözde toplumsal analizlerinde sık sık rastlanması bundan. Önceki siyasi rüyaların inanılırlığını destekleyen siyasi ve toplumsal emareler ‘küç’ün ‘kut’sanışına işaret ederken Gülen’in rüyalarının ‘kut’un ‘küç’lenmesi istemine dönük oluşu, nail olunduğu iddia edilen ‘kut’un o ‘küç’ü sergileyemeyişi sebebiyle, bu rüyaların manevi (anlama müteallik) etki alanlarını da daraltmaktan öteye geçemiyor. Öte yandan Gülen’in rüyalarının ‘küç’ü meşrulaştırıcı olmaktan çok ‘küç’e erişmeyi amaçlayan birer mücadele silahı olarak tedavüle girişi, amaçlananların sağlanamayışının da en önemli sebebi. Bu noktadan sonra yapılan bütün o mülaane ayinlerinin, tebbet ya da kahriye okumalarının neticesinde cemaatin elinde kalanın koskocaman bir hayal kırıklığı oluşu, sözünü ettiğimiz nihilizmin yaygınlaşmasının en önemli kaynağı. Cemaat yazarlarının hınç dolu hırçınlıklarının nihilist saikleri, bir açıdan paralel devletin üstündeki kamusal kamuflajların çekilmiş olmasından besleniyorsa, diğer yandan bütün kumpas, şantaj ve espiyonajlara karşın bir türlü rüyalarda muştulanan o ‘küç’e kavuşamamaktan kaynaklı. 
 
‘Küç’e erişmek için başvurulan kumpas, şantaj ve espiyonajların sarmalında nail olunduğu iddia edilen ‘kut’un çekirdeği de artık salt rüyalarla savunulabilecek olmaktan çıkıyor. Gülen’in rüyalarına atfedilebilecek bir ‘kut’ ve ‘bereket’ de -varsa bile- pekala geniş halk yığınlarında tedirginlik uyandırıcı bir niteliğe bürünüyor. Rüyalardan ‘küç’ ve himmet dilenen, onlardan medet umanlara karşı daha ayağı yere basan, daha rasyonel seçeneklere kail oluyor halk.

12 Ekim 2015 Pazartesi

Post-modernizmin öğrettiği ‘hakikat’

Yirminci yüzyılın son çeyreğinde entelektüel gündemi kasıp kavuran postmodernizm tartışması modernizmin “tek yönlü” ve zorunlu bir tarihsel yol anlayışını epey hırpaladı. Modernizmin özne ve hakikat anlatılarına karşı postmodern düşünürlerin geliştirdiği polemikler, sosyolojik muhayyileyi de bir hayli dönüştürdü.
Genelde postmodernizmin özneyi etkisizleştiren, modernitenin aklın ışığında ortaya çıkmış tek ve nesnel bir hakikat tasavvurunun tersine hakikatin göreceli olduğuna dikkat çeken yanlarına işaret edenler onun insanı nihayetinde bir nihilizme teslim ettiğini öne sürseler de Prof. Dr. Yasin Aktay, 25 yıl boyunca sürdürdüğü sosyolojik çalışmaların “din ve sivil toplum”la ilgili olanlarını bir kitap bütünlüğü içinde bir araya getirdiği eserde postmodernliğin en iyi, “bir kavşak noktası” olarak kavranabileceğini ileri sürüyor. Bu tarihsel kavşak noktasının insanlara farklı seçenekler sunduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Aktay, bu noktada “öznenin, iradesiyle, insani farklılığı ve varoluşuyla dönüşünü kutlayabileceğimizi” söylüyor. Aktay’a göre, görecelik, postmodernitenin keşfettiği bir hakikattir elbette; ancak bu görecelik insanın insanlığını, sınırlı ve fani oluşunu, yani asıl yerini ona öğreten bir işleve sahiptir.
İnsanı tanrılaştıran ve bütün hakikatlerin yegane ölçüsü haline getiren modernist hümanizmin bizi alıştırdığı kesinlik duygusunda hastalıklı bir yan olduğuna işaret eden Prof. Dr. Aktay, kitabında din sosyolojisi ekseninde modernizm, postmodernizm, sivil toplum ve sivilleşme konularına eğiliyor. Comte, Marx, Durkheim gibi klasik sosyolojinin bazı isimlerinin dinin kökeni konusunda cüretkar tezler ileri sürdüğünü belirten Prof. Dr. Aktay, bu tezlerin bilimsel geçerliliğini sorgulayarak dini sosyolojik olarak incelemenin dinin iddiaları hakkında hüküm vermekten kaçınmakla yöntemsel bakımdan doğru ve bilimsel bir tutum takınmak anlamına geleceğini vurguluyor. İslam, Hıristiyanlık ve Mormonluk etrafında yaptığı tartışmalarla dinin geleneksel, modern ve postmodern görünümlerindeki “evrensel” yanları bulgulamaya gayret eden Prof. Dr. Aktay, kitabının ikinci bölümünde sivil toplum üzerinde tartışmalar ve değerlendirmeler içeren yazılarına yer veriyor.
Sivil toplum potansiyeli ve pratiğinin çok güçlü olduğu Türkiye’de sivil toplumun en önemli eksikliğinin “öz farkındalık” olduğunu ifade eden Prof. Dr. Aktay, “Sivil toplum kendisinin sivil toplum olduğunun farkında değil ve öyle olduğu için de kendisinden beklenen performansı sergilemekten uzak durabiliyor.” Ayrıca sivil toplumu hep devlet karşıtı olarak düşünen bir eğilimin de olduğuna işaret eden Prof. Dr. Aktay, devlet ya da hükümet dışı olmanın bu unsurlara zorunlu olarak muhalif olmak anlamına gelmediğini belirterek sivil toplum etiğinin iyi benimsenmediği hallerde pekala sivil toplumu oluşturan unsurlar arasında da kavga çıkabileceğine işaret ediyor. Sözümona sivil toplumsal bazı unsurların devlet gücüne yaslanarak diğer sivil toplum oluşumlarına savaş açabilme ihtimalinin her zmaan olduğunu söyleyen Prof. Dr. Aktay’ın kitabı din, siyaset ve sivil toplum tartışmalarına özgün açılımlar getiriyor.

8 Ekim 2015 Perşembe

Sosyolojinin felsefeden bağımsızlığı

Sosyoloji disiplininin kurucu babaları arasında yer alan Emile Durkheim, özellikle Sosyolojik Yöntemin Kuralları adlı kitabında öne çıkan ve çoğu kez bağlamlarından koparılarak alıntılanan birtakım özdeyişlerle hakkında kandırıldığımız sosyologların başında gelir. Aslında o şimdilerde adına “sosyolojizm” denen eğilimin ilk temsilcisidir bir bakıma.  Kartezyen dualizmi aşma amacıyla ifade edilmiş ve insan ruhunun bir teorisiyle sosyologların nesnel, karşılaştırmalı ve uzmanlaşmış çalışmalarını taçlandırmaya hevesli felsefi bir girişimi birleştirmeye çalışan Sosyolojizm genelde materyalizmle, organisizm ve yararcılıkla sık sık karıştırılmıştır.
Bir bilim olarak sosyolojinin kendi varoluş hakkını ve yeterliliğini yalnızca pozitif araştırmalarla değil, aynı zamanda ilkesel müzakerelerle de kanıtlamak zorunda kalışı Durkheim’ı, ele aldığı konuları sırf teorik düzeyde kalması gereken çalışmalar olmaktan çıkarıp onların toplumdaki olumlu sonuçlarının görülebileceği pratik sonuçlara da ulaşma çabasına iteklemiştir. Durkheim’ın arzusu, ahlak meseleleri sözkonusu olduğunda dahi, bir filozofun değil, bir bilim insanının dilini konuşabilmektir.
Toplumsal olguların gelişim yasalarını maddenin yasalarına indirgeme, içsel olanı dışsal olanla, üstü altla açıklama çabasındaki materyalizmlere de uzak durmaya bakar Durkheim. Ona göre, “toplum her şeyden önce bir fikirler kompozisyonu”dur. Bu açıdan sosyoloji, ilgisini sadece materyalist biçimlere değil, aynı zamanda zihinsel durumlara da yönlendirmeyi bilmelidir. Sosyoloji, bu niteliğiyle, bir “ahlaki ortam çalışması”dır da. Toplum içinde bireyler ahlaki bilinçleriyle birbirlerine bağlanırlar. Kolektif inançlar tüm toplumun hayati düğümüdür.
Durkheim’ın bilimsel rakibi Gabriel Tarde’da hakim düşünce “biyolojik bulaşma” (tıpkı mikropların organizmadan organizmaya geçmesi gibi inanç ve fikirler de zihinden zihimne geçer) iken Durkheim’da etkili olan ana düşünce bir nevi “kimyasal sentez”dir. Durkheim toplumsal kurucu ögelerin özelliklerinin önceden görmeye yönlendirilemeyecek etkiler taşıdığına inanır. Bütün, ona göre parçalarının toplamından daima daha fazladır. Durkheim’ın üstünde hem halefi olduğu Auguste Comte’un hem de hocası Boutroux’nun etkileri bu noktada görülebilir. Onların etkisi Durkheim’ın “gerçekliğin yüksek formlarının olumsallığı” dediği şeyi görmesine imkan tanır.
Durkheim’ın organizmacı sosyolojilere karşı yönelttiği polemik de etkilidir. Ona göre, “toplum, bir organ sistemi değildir... o, ahlaki yaşamın merkezidir.” Toplumu, sadece yaşamsal işlevleri yerine getiren bir “beden” olarak tasavvur etmek, Durkheim için, toplumu küçümsemek anlamına gelir: “Toplumun gerçek amacı ideali yaratmaktır.” Toplum, aynı zamanda bireyin yükselişini sağlayan bir aracı konumunu üstlenir bu bakış açısıyla.
Sosyoloji ve Felsefe başlığıyla Türkçe’ye çevrilmiş kitapta Durkheim düşüncesi içinde sosyolojinin felsefeyi kendi amaçları için hangi şekilde ve ne ölçüde yeniden oluşturduğunu gösteriyor. Sosyolojinin felsefe karşısında kendi bağımsızlığını kazanma çabasını imliyor Durkheim’ın derlemede yer alan makaleleri.

29 Eylül 2015 Salı

Borç her şeyden önce politik bir inşadır

Gerek özel gerek kamusal, borç bugün ekonomiden ve politikadan “sorumlu olanların” ana meşguliyeti gibi görünüyor. Bir anlamda Türkçe’deki o güzel deyime uygun olarak borç, günümüzde neoliberal projenin, kamçısı haline bürünmüş. Çağdaş “ekonomi”  kavramının hem ekonomik üretimi hem de öznelliğin işlenmesini içerdiğine dikkat çeken Lazzarato, ekonomi-politika  ve ekonomi-etik ilişkilerinin çağdaş formlarını “borç ekonomisi”nin şekillendirdiğini ileri sürüyor.
Bununla birlikte, Borçlandırılmış İnsanın İmali’nde, Maurizio Lazzarato, borcun, kapitalist ekonomi için bir tehdit olmak şöyle dursun, neoliberal projenin tam merkezinde yer aldığını gösteriyor.
İnsan da bir ‘sermaye’
Marx’ın değeri pek bilinmemiş bir metninin yanı sıra, Nietzsche, Deleuze, Guattari ve yine Foucault’nun yazılarını yeniden okumak suretiyle, yazar borcun her şeyden önce politik bir inşa olduğunu ve alacaklı/borçlu ilişkisinin günümüz toplumlarının temel toplumsal bağını ve ilişkisini teşkil ettiğini ortaya koyuyor.
Borç sadece ekonomik bir dispozitife indirgenemez; o aynı zamanda yönetilenlerin zamanının ve davranışlarının belirsizliğini azaltmayı hedefleyen, bireysel ve kolektif öznelliklerin denetimine ve yönetimine ilişkin bir güvenlik tekniğidir.
Devlet’e, finansal kuruluşlara, özel sigortalara ve daha genel olarak, şirketlere karşı hep daha fazla borçlu hale geliyoruz ve vaatlerimizi yerine getirmek için hayatlarımızın, “insani sermaye”mizin “girişimcileri” olmaya teşvik ve icbar ediliyoruz; tüm maddi, zihinsel ve duygulanımsal ufkumuz böylece yeniden biçimlendirilmiş ve alt üst edilmiş bulunuyor.
Borcun suça dönüşü
Lazzarato’ya göre alacaklı-borçlu ilişkisi sömürü mekanizmalarını çaprazlamaya şiddetlendirir. Nietzsche’nin ortaya koyduğu üzere “borçlu insanın imali” bir yerde suçlu insanların imalidir. Kamu borcu aracılığıyla bütün toplum da borçlandırıldığı için bütün toplum suçlu hale dönüşür.
Bu imkânsız durumdan nasıl çıkabiliriz?  Borçlu insanın neoliberal koşulundan yakamızı nasıl kurtarabiliriz? Eğer Lazzarato’nun yaptığı çözümlemeleri izlersek, çıkışın sadece teknik, ekonomik ya da mali olmadığını teslim etmemiz ve kapitalizmi yapılandıran temel toplumsal bağı ve ilişkiyi, yani borç sistemini yeniden köklü biçimde masaya yatırmamız gerekir.

Sosyolojiye muhtaç sosyallikler

Toplumu, toplumsal eylem, kurum ve etkileşimleri, yani kısaca toplumsal gerçekliği anlamak ve açıklamak üzere geliştirilmiş bir disiplin sosyoloji. Sosyologların toplumu ve toplumsal gerçekliği kavramak için kullandıkları kavram, önerme, argüman zincirleri ve teorilerin genelde yalnızca alanı yakından takip eden uzmanlar tarafından anlaşılan soyut bir dile sahip olduğu da söylenebilir. Bizzat “toplum” kavramının kendisi de bir soyutlamadan ibaret kalır nihayetinde, hatta sosyolojiden önce “toplum”un var olup olmadığı, sosyolojinin incelediği soyut teorik nesnenin bizatihi disiplinin icat ve inşa ettiği bir nesne olduğuna ilişkin de literatürde yaygın bir tartışma vardır.
Yine de mevcut sosyolojik teorilerin büyük bir kısmı toplumsal gerçekliği kavrama iddiası taşırlar, ancak sadece uzmanların anlayabileceği özel bir dile sahip olmaları sebebiyle gerçekliği açıklama iddiası taşıyan teorilerin gerçeklikle kurdukları ilişkinin ne menem bir ilişki olduğu da muamma doludur. Bazen bizatihi konuyla ilgili sosyolojik bir teorinin varlığı sebebiyle yaşanan gerçekliğin değiştiği görülür. Kimi Marksistlere göre, Karl Marx’ın teorisinin başına gelen de budur: Kapitalizmin kökünü kazımaya dönük bir devrim vaadiyle ifade edilmiş Marksist teori, kapitalizmin bu vaade ilişkin gerekli tedbirleri alması sebebiyle akamete uğramıştır.
Gerçek dünyadaki toplumsal fenomenlerin nasıl olduğunun kavranması, sosyolojik teori inşa etme çabasında olan ve bu amaçla modeller öneren bilim adamları için zordur; uzman olmayanlar içinse teorilerin diline de vakıf olmadıkları için imkansıza yakındır.
Peki toplumsal işleyişi anlamak ve açıklamak için bilimsel, sosyolojik teorilere ne kadar muhtacız? Bu ihtiyaç varsa hepimizin mi yoksa sadece sosyologların mı? Ancak bu soruya nasıl bir cevap üretilirse üretilsin, toplumu, toplumsal işleyişi kavramak için eninde sonunda bir teoriye, bir “bakış”a muhtaç olduğumuz da besbellidir.
Sosyolojik teoriler bu bakımdan, beşeri bir birer faaliyet olarak, toplumsal gerçekliğin nasıl göründüğünü açıklamak için bize modeller önerirler. Her beşeri faaliyette olduğu gibi bu faaliyette birtakım sınırlılıkların olması neredeyse mukadderdir. Önerilen modellerin topluma giydirilmeye çalışılan elbiseler olması kuvvetle muhtemeldir. Kimi elbisenin dar, kimisinin bol gelmesi gibi sosyolojik teorilerin de yaşanan gerçekliğe tetabuk etmeyen bazı yönlerinin olması da bir o kadar kaçınılmazdır. Yine de yaşanan gerçekliği anlama noktasında epey yardımlarını görürüz bu teorilerin.
Richter’in Sosyolojik Paradigmalar adlı kitabında, toplumsal gerçekliği bir araya getirmeyi mümkün kılan pek çok parçayla ilgili ifadeler ve başlangıç noktaları yer alıyor.

SPİNOZA “VAHDET-İ MEVCUTÇU” MU?

Descartes’le açılan modern felsefenin belki de etkileri hâlâ süren en güncel filozofudur Spinoza. Bu ilginin devamında özellikle Althusser’in Marx’ı Hegel üzerinden değil de Spinoza üzerinden dolanarak okuması kadar Matheron ve Deleuze gibi Fransız aydınlarının yeni Spinoza okumaları üretmelerinin etkisi de büyüktür.
Spinoza etrafında çağdaş literatürde yazılan eserlerin sayısı hızla artarken, onun Tanrı inancı da sık sık tartışma konusu olur. Kimi Spinoza’nın tek bir töz olduğunu ileri sürüp Tanrı ile tabiatı özdeşleştirdiğini düşünerek onu panteist olarak nitelerken kimileri de ateist, panenteist, akozmik, natüralist gibi farklı sıfatları Spinoza için kullanır. Sözgelimi Spinoza’nın ünlü Ethica adlı şaheserini Türkçe’ye ilk kazandıran ünlü Türk felsefeci Hilmi Ziya Ülken, Spinoza ile İbn Arabi kıyasını eleştirerek Spinoza’nın panteist (vahdet-i mevcutçu), İbn Arabi’nin panenteist (vahdet-i vücutçu) olduğunu söyler. Ancak varolan her şeyin Tanrı değil, Tanrı’da olduğunu savlayan görüşün panteist değil, panenteist olduğunu düşünenlere göre Ethica’nın 15. önermesinde yer alan şu ifade de Spinoza’nın panenteist olduğunun delilidir: “Varolan her şey Tanrı’da vardır ve Tanrı olmadan hiçbir şey var olamaz ve tasarlanamaz.”
Yaşadığı dönemlerde aforoz edildiği Yahudi cemaati ile dindar Hıristiyanların Spinoza’nın görüşlerini tanrıtanımazlıkla itham ettiğini de biliyoruz. Bazıları ise geometrik düzende yazılmış Ethica’nın açılış önermesinin, yani ilk önermesinin Tanrı üzerine oluşundan yola çıkarak onu Tanrı sarhoşu bir filozof olarak bile niteler.
Spinoza’nın Ethica’nın yayınlanmasından beri tartışılan Tanrı anlayışı üzerine yazılmış bir kitap M. Kazım Arıcan’ın incelemesi. Arıcan Spinoza’nın Tanrı anlayışı yeterince anlaşılamazsa onun tüm sistemi ve felsefesinin anlaşılamayacağını öne sürerek filozofun eserlerinde ortaya çıkan Tanrı anlayışını panteizm, panenteizm ve ateizm kavramları eşliğinde tartışıyor. Ethica kadar ünlü Teolojik-Politik Traktatus adlı kitabıyla da çağdaş siyaset felsefesini etkilemeyi sürdüren Spinoza’nın felsefi sistemine ilişkin yetkin bir eser Arıcan’ın kitabı.

Sosyoloji’nin ara sokaklarında

Akademik anlamda ABD’de 1890’lı yıllarda kurulan sosyoloji bölümü Türkiye’de 1916 tarihinde Ziya Gökalp’in çabalarıyla bir kürsü olarak Darulfünun’da kurulur. Bu anlamda bağımsız bir bölüm olarak Almanya’da 1920’de kurulan sosyolojinin Türkiye’deki tarihinin 100 yılı aştığı görülür. Lakin, Türkiye’ye özgü sosyolojik yaklaşım ve akımların olmayışı da sıkça yakınılan bir durumdur. Bunun sebeplerinden bazıları elbette Batılılaşma/modernleşme süreçlerine içkinse de bazıları da bizatihi Türkiye’de bilimsel çalışmaların yürütülme şeklinden ve bizzat Türk aydınlarının yetersizliklerinden kaynaklanır.
Bu sebeplerden bir kısmını da yayıncılık alanında bulabiliriz. Genelde Batılı müelliflerden yapılan tercümeler ya da Türkçe’ye henüz çevrilmemiş Batılı müelliflerin eserlerine verilen bolca dipnotla kotarılan ‘sosyolojik’ eserler yayıncılık piyasasında revaçtadır. Bu durum sosyoloji şehrinin Cemil Meriç’in deyimiyle ‘cadde’lerinde olup biteni resmetmemize imkân tanırken aynı şehrin ara sokakları olarak düşünebileceğimiz dergicilik sahasında ise işler daha da kötüleşir. Meriç’in metaforuna sadık kalarak söyleyecek olursak sosyoloji şehrinin ara sokakları karanlıkta kalmış, bu alanda yayınlanan dergilerin birçoğu uzun ömürlü olamamıştır.
Selçuk Üniversitesi Sosyoloji Bölümünde görevli Prof. Dr. Köksal Alver editörlüğünde yayınlanan Sosyoloji Divanı bu alanda yayınlanan tek dergi. Hakemli bir dergi olarak yılda iki kez çıkan derginin 2015’teki ilk sayısı “Toplumsal Hareketler”le ilgili ayrıntılı yazılara yer veriyor. Erhan Tecim, Selahattin Güven ve Ayşegül Dede, toplumsal hareketlerin ortaya çıkış şartlarını, teorik zemini gözeterek izah ediyorlar. Bu teorik yazıların dışında farklı sosyolojik alanlarda toplumsal hareketlerin yansımalarını irdeleyen yazılara da dergide yer verilmiş. Ertan Özensel sosyal medya, Ferhat Tekin beden temsilleri, Mehmet Birekul ise 1980’lerde yaygınlaşan İslami marşlarla Grup Yorum’un marşlarını sosyolojik açıdan ele alıyorlar.
Dergide ayrıca İstanbul Ticaret Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Korkut Tuna ile yapılan söyleşi ile Ahmet Demirhan’ın Orhan Koçak üzerinden psikanaliz aracılığıyla edebiyat eleştirisinin imkan ve çıkmazlarını irdeleyen son derece üretken bir yazısı ilgi çekiyor.