11 Ocak 2016 Pazartesi

Zizek arkadaş kurbanı mı?

Müteveffa Fransız filozof Jacques Derrida, 1999'da "Affedilemeyeni Affetmek" başlıklı bir konferans vermek üzere, konukseverlik üstüne konuştuğu 1997'den sonra ikinci kez İstanbul'a gelmişti. Derrida konferansın ardından Beyoğlu'ndaki Kaktüs Kafe'de aralarında konferans organizasyonunu yapan Boğaziçi Üniversitesi'nden bir grup akademisyen ile sol-liberal çevreden entelektüellerin de yer aldığı dar bir "hayran topluluğu"yla söyleşti.
Şair Lale Müldür'le birlikte bulunduğumuz kafede Derrida ile sadece tanıştım, ancak söyleşiye dahil olmamıştım. Lale hanım, Derrida programını organize eden Prof. Dr. Önay Sözer ile de tanıştırmıştı beni. Konyalı olduğumu öğrenen Önay beyin ilk ve tek sorusu şuydu: "Selçuk Üniversitesi'nde hâlâ faşistler mi egemen?" Soruya şaşırmıştım, ancak duraksamadan cevabımı da vermiş oldum: "Evet, bütün YÖK üniversitelerinde olduğu gibi!" Sahiden de 28 Şubat 1997'de yapılan postmodern darbenin puslu havası bütün ülkeye hakimdi ve hatta Derrida programının düzenlendiği günlerde Boğaziçi Üniversitesi, başörtülü öğrencilerin üniversiteye alınmamasıyla gündemi işgal ediyordu.
Yine de Önay Sözer'in sorusu şaşırtıcıydı. Husserl ve Gadamer üzerine kitaplar yazmış, fenomenolojik ve hermenötik gelenekle yakından ilgili bir felsefe profesörünün biraz da alaycı bir tarzda bu soruyu yöneltmesini garipsemiştim. Ülkede olup bitenlerle ilgisiz bir kişinin sorabileceği türden bir soruydu esasen bu. Belki de Önay bey 28 Şubat sürecini ve akabinde yaşananları benim değerlendirmeyi seçtiğim gözle değil de onaylayıcı bir bakış açısıyla değerlendiriyordu. O durumda bile sorduğu soru normalleşmiyor, aksine "onaylayıcı" bakışı da çelişkiye düşürecek bir giriftliğe tekrar dönüyordu. Belki şaka yollu sordu o soruyu Önay Sözer, maksadı düşündüğüm gibi değildi. Bilmiyorum, ama onunla aramızda geçen bu muhavereyi sonraki süreçlerde hep düşündüm. 
Önay Sözer'in sorduğu sorunun hatası şuydu: Tamamen YÖK'ün kontrolü altında olan üniversitelerden herhangi birinde "faşist"lerin hakim olduğunu söylemenin herhangi bir anlamı yoktu, diğer üniversiteler de aynı şekilde aynı faşizmden pay alıyorlardı. Faşizm gösterenini sistemdeki herhangi bir unsura tahsis etmek, sistemin genel işleyişine hakim gösterenin de o olduğunu perdelemeye yarıyordu en fazla.
Önay Sözer, postmodern darbenin bayağı faşizmi altında, bu faşizmin egemen olduğu üniversiter sistem içinde olup, muhtemelen 12 Eylül öncesi dönemlere ait kişisel anılarına yaslanarak Konyalı bir kişiyle tanıştığında "Selçuk Üniversitesi'nde hâlâ faşistler mi egemen?" sorusunu sormuştu. Konya ile Selçuk Üniversitesi, Selçuk Üniversitesi ile faşizm göstereni arasında görece başarılı bir akademisyenin dilinin bu hızlı ve metonimik kayışı ne kadar eleştirel bir filozofu ağırlarsa ağırlasınlar, ne kadar çağdaş felsefenin en özgür, en özgün yorumlarını benimserlerse benimsesinler; en temel düzeyde Türk entelektüellerinin yaşadığı bilinçaltının dışavurumu, bir nevi semptomatik ifadesiydi aslında. Derrida'yı ağırlayan Önay Sözer, sorduğu soruyla Derridacı felsefi geleneğe sadakatini belki biçimsel düzeyde gösteriyor, ama bu felsefenin özüne ihanet ediyordu.
Kötü ve aceleci bir felsefe
Günümüz pop felsefesinin gözde filozofu Zizek'in New Statesman'da yayınlanan Türkiye karşıtı yazısı gerek gösterdiği kaynağın kofluğu gerekse yazarın "kötü" ve "aceleci" niyeti sebebiyle bir tartışma bağlamı doğurmuştu. Çünkü Zizek, uydurma bir mehazla altından kalkamayacağı kadar ağır suçlamalar yöneltmişti Türkiye'ye, ancak kaynak gösterdiği sitenin Rus propaganda aygıtının bir unsuru olduğu ortaya çıkınca New Statesman, yazıdan o bölümü tümüyle çıkarmıştı.
Peki ama Zizek bu kaynağın çürük oluşundan haberdar olmasına rağmen onu zaten ifade etmeyi düşündüğü görüşlere en azından bir temel, bir "söz bağlamı" oluşturması için mi "mehaz" edinmişti yoksa tamamen zihni bir lapsus, bir sürçmeye maruz kalıp yanılmış ya da yanıltılmıştı? Sorunun bu şekilde ifadesi sözkonusu "mehaz"la ortaya çıkan yanıltılma durumuna ilişkin sebebe iki ayrı seçenek sunar. Yani sorunun ilk kısmı Zizek'in o "mehaz"ı bilinçli bir tercihini, "okur"unu bile isteye yanıltması ve kendi görüşlerinin kabul edilmesine dönük bir yönlendirmesini  işaretlerken, ikinci kısmı ise sebebi Zizek'in arzusunun ötesine taşır: Zizek, belki bu durumda, en fazla "yanıltılmayı yeğlemiş" olmakla eleştirilebilir. Peki ama "yanıltılmayı yeğlemek", bu tamamen psikanalitik terimlerle ele alınması gereken tavır, neye işaret eder? Zizek'in en azından bu tartışma bağlamında "Türkiye'nin IŞİD'le işbirliği yaptığı" fantazisini taşıdığına... Aslında bu fantazi salt Zizek'e değil, hemen bütün Batı kamuoyuna hakimdir. Zizek'in yanıltılmayı yeğleyerek tatmin ettiği arzu, bu kamuoyunun arzusudur.
Zizek'in kendisine bu konuda yöneltilen eleştirileri "kesinlikle eşgüdümlü gibi görünen bir dizi eleştirel tepki"den ibaret sayarak bu eleştirilere verdiği cevap da en az tartışma doğuran yazısı kadar sorunlu hususlar içeriyor elbette. İlk yazısında kullandığı mehazın kofluğuna gösterdiği gerekçe şu Zizek'in: "Metnimde alıntılanan ve yanlışlıkla, MİT Başkanı Hakan Fidan’a dayandırılan ifadeler hususunda durum açık ve net. Arkadaşlarım bana bu ifadeler konusunda bilgi verdikten sonra internette bu ifadeleri aramaya koyuldum ve bu ifadelerin geçtiği birkaç web sitesi buldum, ayrıca onları tekzip eden herhangi bir web sitesi de görmedim. Hal böyle olunca söz konusu ifadeleri, onları bulduğum web sitesini de zikrederek alıntıladım. Bu ifadelerin yanlış olduğunun keşfedilmesinin akabinde, yazımın içinde bu ifadeleri ihtiva eden paragraf hemen silindi. Elimdeki sınırlı kaynaklarla daha ne yapabilirdim?"
Zizek'in paratoner arkadaşları
"Elindeki sınırlı kaynaklarla daha ne yapabileceğini" soran bir filozofa doğrusu nasıl cevap verileceğini tam olarak kestiremesek de şunu söyleyebiliriz: "Pekala daha soğukkalı ve temkinli, düşünmenin ve söz söylemenin gerektirdiği ihtiyat payıyla meseleye yaklaşabilirdin bay Zizek!"
Gerçekten düşünebilirdin. Süregelen bir siyasi çatışma ortamında doğrudan "taraf" olarak yer almayan, ama yine de bu çatışma ortamına dair görüş belirtme ve hatta taraflardan birinin yanında yer alma ihtiyacı hisseden bir düşünür, en azından bu çatışmaya dair kullandığı kaynakların sağlamlığına ilişkin bir öngörü sahibi olmadan herhangi bir kaynağı kullanmayı düşünmez- en azından kendi düşünme ediminin selameti bakımından böyle bir kesinliğe muhtaç olduğunu hisseder, hissetmelidir. Kullanabileceği kaynaklar sınırlı ve geçerlilikleri şüpheli ise, bu sınırlılık ve şüphelilik de yazılan yazıya yansıtılır, belirtilen görüşlerin geçerliliği sınırlı ve şüpheli görüşler olduğu, ama yine de bunun düşünülmeye değer olduğu ifade edilir. Sonuçta, düşünmenin etiğinin ilk gerektirdiği şey, düşünme ediminize "nesne" seçtiğiniz konuda etraflı bilgi sahibi olmaktan geçer. Ki, aynı yazıda yine benzer bir şekilde bir arkadaşının kurbanı olduğu bir intihal vakasını da dile getirir Zizek. Demek ki insanın -filozof sayılıyor bile olsa- sahiden yaşadıklarından herhangi bir şey öğrenme kapasitesi pek yok!
Konunun tam da bu noktasında ister istemez Zizek'e "MİT Başkanı Hakan Fidan’a dayandırılan ifadeler" hususunda yönlendirici ve hatta yanıltıcı bilgi veren "arkadaşlar"ının kim olduğunu sormak gerekiyor. Gerek Türkiye'nin PKK terörüne yönelik izlediği politikayı eleştirme şekli, gerek Gezi olaylarına dair önceden yaptığı ve yinelediği değerlendirmeler, gerekse de  Türkiye'nin IŞİD'e karşı benimsediğini savladığı "iyicil aldırışsızlık” ve "IŞİD’le petrol ticaretini kolaylaştırmak” gibi görüşlerden sonra Zizek'i yanıltan arkadaşlarının kimliği biraz daha belirginleşiyor. 
Özrü kabahatinden büyük
Öncelikle Zizek'in fikri "lapsus"larının ve maddi hatalarının sebebi ve sorumluluğunu sürekli "arkadaşları"na yükleme, bu hataların sebebini "meçhule gönderme tavrı"nı ele almak gerekiyor. Eğer bu durumu kendi içinde "ukala bir solcunun entelektüel aptallığı"nın yeni bir tezahürü, örneği ya da belirtisi ("semptomu") olarak algılamayacaksak bu "meçhule gönderme tavrı" sayesinde Zizek kendi düşüncelerini hatadan beri kılma ve böylelikle suçlamalardan kurtararak aklama, hataya yol açan sebebi düşünme yordamına içkin bir sebep olmaktan öteye, dışarıdaki birtakım odaklara atfederek bu yordamın bütünlük ve tutarlılığını koruma, düşünme şeklinin bu hatalara rağmen yine de geçerli olduğunu öne sürme gibi ancak sofistlere özgü olduğunu bildiğimiz retorik unsurları tepe tepe kullanma fırsatı ediniyor. Zizek'in kimliği meçhul "arkadaşları"nın tartışmadaki en asli görevi de zaten bu: Gelen eleştirilere karşı "paratoner" olmak.
Ancak Zizek ilk yazısında dile getirdiği ve eleştiriye konu olan birçok iddiasının sorumluluğunu da bir şekilde üstlenmekten imtina edebiliyor ve hatta kendisini eleştirenleri "yazılanları anlayamayan" kişiler mertebesine indirgeyip "borçlu" çıkartacak şekilde "Beni yanlış anlamışsınız! Ben öyle bir iddia ileri sürmedim!" diyebiliyor. İlk yazısında öne sürdüğü iddialara karşı Zizek'in cevabi yazısında benimsediği bu tutumun bu bakımdan son derece "kötücül bir aldırışsızlık" olduğunu da belirtelim. Bu tutum, Zizek'in "paratoner arkadaşları"nı da görevlerinden azleden bir kötücüllüğü doğrudan Zizek'e, onun tartışma doğuran yazısı ile tartışmayı sürdüren yazısına bulaştırıyor. Anlıyoruz ki, ileri sürdüğü iddialar eleştirilip çürütülünce kolaylıkla "Ben onu iddia etmedim!" diyen Zizek, gösterdiği mehaz kof çıkınca o mehaza dayanan bölümleri de yazısından kolayca çıkartabilir. Ve ilginçtir, bu durum, yani Zizek'in her iki metninin de "kurucu" unsurlarını feda etmesi, Zizek için o metinlerin temel anlamını değiştirmez! Aslında Zizek'in "entelektüel ciddiyetsizliği"nin en önemli göstergesi bu:  Bu metinler hemen tamamen çürütülüp çöp kutusuna atılacak olsaydı da Zizek'in fantazisindeki anlam değişmeyecektir. Belki de bu illetli narsizmdir ciddiyetsizliğin asgari nedeni.
Bu noktadan sonra Zizek'in "meçhul" ve "muhayyel" arkadaşlarının aslında onun kendi fikirleri olduğunu düşünmeyi engelleyecek herhangi bir söylemsel unsur ortada görünmez. Son derece açık bir dille siyasi yazılar yazdığını düşündüğümüz bir filozofun böylelikle son derece esrarlı, ikili, stilistik olarak yorumlanmaya ve eleştirilmeye muhtaç bir "imalı konuşma"ya, ama yine de tabii ki politik içerimlere sahip bir söyleme saptığını görüyoruz. İfade ettiği görüşlerdeki bütün hata, yanlış ve imalı kısımların tüm sorumluluğu ise, onların ya "okur-eleştirmen"lerin yanlış anlamasından ya da "arkadaşlar"ın verdiği bilgilerin yanlış çıkmasından dolayı, pek tabii ki "okur-eleştirmen" ya da "arkadaş" dediklerimize ait.
Tekrar başa, Zizek'in cevabi yazısının girişinde yer alan ve kendisini eleştirenlere sarf ettiği sözlere dönelim. Zizek, o eleştirileri "kesinlikle eşgüdümlü gibi görünen bir dizi eleştirel tepki" olarak niteler. Esasen bu nitelemenin ardında sadece eleştirileri değersizleştirmeye dönük, alışıldık bir retorik strateji yatmaz; aynı zamanda Zizek, kof bir mehaz kullanmakla yaptığı hatayı ve yazısında ileri sürdüğü iddiaları eleştirmeyi, yani dikkatli okurların bu "hak"kını da küçümsemeye çalışır; belli bir eşgüdümlülüğün (Bu eşgüdümü sağlayan sakın "Türkiye devleti" olmasın?) de devrede olduğu faşizan bir saldırı altında olduğunu ima etmeye uğraşır. Böylelikle Zizek, yazısının sonunda Türkiye'ye yönelteceği "devlet terörü" ve "çürümüşlük" suçlamasına daha girişte nesnel bir karşılık oluşturma gayretindedir: "Sırlarını daha önceki yazımda ifşa ettiğim şu Türkiye var ya, işte o devlet daha önce bazı gazetecilere ve demokratik mücadele sürdüren PKK'ya yaptığına benzer bir terörü şimdi de sırlarını ifşa etmem sebebiyle bana yöneltiyor. Bu iddiamın kanıtı da önceki yazıma yöneltilen ve 'kesinlikle eşgüdümlü gibi görünen bir dizi eleştirel tepki'dir."
Ezcümle, Zizek'in ilk yazısını eleştirenleri cevaplamak için kaleme aldığı ikinci yazı  da en az ilk yazı kadar eleştirilmesi gerekli unsurlar, Zizek'in kendisini açığa düşüren, bu tartışmadaki temel tezlerini çürüten yanlar barındıran, birçok bakımdan neredeyse "özrü kabahatinden büyük" bir yazıdır. Zizek'in meçhul ve muhayyel arkadaşlarından bazılarının Cihangir-Nişantaşı gibi semtlerden olması ise bu özrü geçerlileştirmez, aksine çoğaltır. Zizek'e Cihangir-Nişantaşı cenahından gösterilen ilgiyi ise elbette Önay Sözer'in Derrida ilgisine benzer bir şekilde ele alabiliriz: Biçime duyulan sadakate karşın, öze ihanet!
STAR-AÇIK GÖRÜŞ

30 Aralık 2015 Çarşamba

Kültürel elitizm ve beğeni yargısı

Günümüz sosyal teorisinin en verimli ve özgün araştırmacılarından biri olan Pierre Bourdieu (1930-2002)’nun kültür sosyolojisi ve sınıf incelemeleri alanlarının kesişim noktasında yürüttüğü bir araştırma programının ürünü Ayrım. Kitabın temel izleği kültürel tüketimin insanlar arasında ne tür hiyerarşiler, farklar ve mesafeler oluşturduğu. Bu izlek doğrultusunda Bourdieu kitap boyunca farklı sınıfların kültürel beğenileri ve kültürel tüketim yatkınlıkları arasındaki ayrışma ve hiyerarşi oluşumlarını ele almasına imkan veren “kültürel sermaye, habitus ve alan” arasındaki etkileşimin bir teorisini inşa etmeye girişir.
Alman filozof Immanuel Kant’ın Üçüncü Eleştiri’sinde konu edindiği şekliyle estetik değerin toplumsal menfaat ve iktidar yapılarından bağımsız olduğu varsayımını kendine mehaz seçen kültür teorisine, sınıfsal mensubiyetlerin hem psikolojik hem de kültürel beğeniler oluşturduğu fikriyle cephe açan Bourdieu’nun bir başka saldırı nesnesi de bu perspektifin zıddı addedebileceğimiz ve kültürü tamamen bir “sınıf ideolojisi”ne indirgeyen Marksist perspektiftir. Bourdieu’ya göre her estetik yargının toplumsal belirleyenleri vardır; ama bunlar sınıfsal mevkilere indirgenemez.
Bourdieu için Kant’ın estetik anlayışı, modern kültürel elitizme hizmet eden bir söyleme sahiptir. Kantçı teoriye karşı bir analizi geliştiren Bourdieu bununla birlikte Markist ekonomik belirlenimciliği de Weber’in kültürel düzenin özgünlüğü ve statü fikri ve Durkheim’ın sınıflandırma girişimleriyle düzeltmeye koyulur.
Beğeni yargısını neler etkiliyor?
Weber’deki sınıf ve statü grupların arasındaki karşıtlığı maddi ve sembolik arasındaki fark olarak tefsir eden Bourdieu böylelikle sınıfsal çözümlemeleri ekonomik ilişkilerin analiziyle sınırlandırmaz, sembolik boyutları o da göz önünde tutar. Esasen bu, Marksist teoride sınıfları birbirinden a priori ayırmaya dönük olarak kavranan bir mecburiyetten de Bourdieu’yu azat eder.
“Meşru sanat yapıtlarından daha sınıflayıcı olan bir şey yoktur” diyen Bourdieu beğeniyi bireyselliğe indirgemeden, onu toplumsal ihtiyacın form değiştirmiş bir tezahürü olarak resmeder.
Kültürel tüketimin çok değişkenli ve müphem karakterine odaklanan çalışmada Bourdieu’nun perspektifinin bir nevi Kopernik Devrimi etkisi taşıdığını söylemeli. Beğeni yargısının kökeni ve işleyişi sorusuna toplumsal ve tarihsel, aynı zamanda ampirik bir cevap vermeye çalışan Bourdieu’nun kitabının günümüz sosyal bilimlerindeki temel başyapıtlardan biri olduğunu vurgulamalı.

16 Aralık 2015 Çarşamba

‘Benlik teknolojileri’ ve kendini yönetme pratikleri

Biyo-politika ve yönetimsellik kavramları Fransız filozof ve düşünce sistemleri tarihçisi Michel Foucault’nun ölümünden önceki son eserlerinde bilgi/iktidar kompleksini irdelemek üzere geliştirdiği kavramlardır. Bu kompleksi daha önceki eserleri Hapishanenin Doğuşu, Deliliğin Tarihi, Kliniğin Doğuşu gibi eserlerinde kurumlar ile bireyler arasındaki ilişkiler çerçevesinde ele alan Foucault biyo-politika ve yönetimsellik kavramları ile devlet kuramı etrafında aynı sorunların irdelenebileceğini göstermiştir.
Foucault, böylelikle kurumların uyguladığı teknikleri araştırmak için kullandığı inceleme yöntemlerini devletin (egemenin) toplumu yönetmek üzere kullandığı disiplin pratiklerini araştırmak için de kullanılabileceğini söyler. Foucault’nun tasvir ettiği şekliyle yönetimsellik,  klasik yönetim anlayışından farklı olarak iktidarın toplumun tüm hücrelerine yaygınlaştığı ve hatta bizatihi toplum tarafından da üretildiği bir yordamdır. Bu açıdan başta demografik usuller olmak üzere toplumsal zemindeki bütün ilişkileri kapsar.
Biyo-politika alanındaki en önemli yorumculardan biri olan Thomas Lemke, Türkçe’deki bu ikinci kitabında Foucault yorumcuları tarafından genellikle göz ardı edilen bir konuya değiniyor: Devlet ve biyo-iktidarın ilişkisine. Lemke kitabında Foucault’nun 1970’lerin ikinci yarısından itibaren “iktidarın soykütüğü”nü yeniden ele alarak detaylandırdığını ileri sürüyor. Ona göre, bu kavram Foucault’nun eserlerinde kritik bir role sahiptir, çünkü iktidar sorununu çok geniş bir bağlamda konumlandırmaya imkan tanır. Yönetimsellik kavramı ilkin iktidar ve öznelliği aynı potada eritir ve tahakküm süreçlerinin “benlik teknolojileri”yle nasıl ilişkili olduğunu gösterir. Ayrıca, politik yönetim süreçlerinin “kendini yönetme pratikleri”yle nasıl eklemlendiğini soruşturmak da böylece imkan dahiline girer. Bunların yanı sıra yönetimsellik kavramı, Foucault’nun erken dönem çalışmalarında üstünde ayrıntılı bir şekilde durduğu bilgi ile iktidar arasındaki ilişkileri de açıklamaya imkan sağlar.
Foucault’un College de France’ta verdiği derslere dayanarak “modern devletin soykütüğü”nün teorik ve yöntemsel içerimlerini tartışan Lemke, Foucault’nun yaklaşımının üç önemli bakış açısı içeren üç analitik boyut tarafından şekillendirildiğini düşünür: Bu analitik boyutlardan ilki nominalist bir yaklaşımla devletin “tarihsel ontolojisi”ni soruşturur. İkinci boyut olan yönetimin analitiği politik teknolojilerin yanı sıra benlik teknolojilerini de işin içine sokarak sadece maddi değil, simgesel araçları da kuşatan daha genel bir teknoloji kavramını kullanır. Üçüncü analitik boyut ise devleti, kamusal ile özel, devlet ile sivil toplum arasındaki dışsal sınırları tanımlayarak devlet aygıtlarının içsel yapısını da belirleyen politik stratejilerin bir etkisi ve aracı olarak kavrar.
Lemke, Foucault’nun “hazmı güç bir yemek” diye tasvir ettiği bir devlet kuramı ortaya koymaktan kaçmadığını, aksine bu kuramı inşa etmek üzere pek çok yeni malzemeyi mutfağa ilk kez onun taşıdığını ileri sürüyor. Bu çerçevede biyo-politika literatürünün esaslı bir eleştirisini de yapan Lemke, yönetişim ve yönetim arasındaki ayrılıkları işaret ederek, Foucault’nun düşüncenin patikalarında açtığı yeni yolları irdeliyor.

11 Aralık 2015 Cuma

Aşırı siyaset zehirler


Mayıs 2013'ten bugüne, yani takriben iki buçuk yıldır siyaset konuşmaları, tartışmaları hayatımızın her anını kuşatmış durumda. Neredeyse içimiz dışımız, üstümüz başımız tamamen siyasete bulanmış halde. Bu iki buçuk yıllık süre zarfını kimileri "otoriterleşme", "kutuplaşma", "diktatörleşme" söylemleri ile tarif etmeye çaba sarf ederken, buna karşıt olarak aynı süreci meri siyasal süreçlerde yaşanan normal çatışma ve krizlerin bir yansıması olarak değerlendirenler de mevcut.
Yaşadığımız süreçte hangi tavır doğruydu, hangisi yanlış, bunu sormayacağız bu yazıda; sonuçta süreç içinde taraflar konumlarının gerektirdiği stratejik ve taktik mevzileri olabildiğince iyi temsil etmeye çalışmışlardı. Biz her iki tavırda da ortaklaşa paylaşılan bir "yanlış"a değinmekle yetineceğiz. İkinci tavır, büyük ölçüde ilk tavra bağlı olarak dile getirildiği için o yaklaşımların yanlışlarını paylaşması da doğal elbette; bu noktada bu tavırlar, ilk tavırda içerilen temel yanlışı sürdürmekle itham edilebilirler en fazla, ki bu da ancak ilk tavırda içerilen yanlışı görmemenin gerektirdiği ölçüde bir aymazlık olarak tavsif edilebilir en fazla. Tabii ki, ortak bir yanlışı paylaşmak, taraflar her ne kadar tamamen birbirlerinden ayrı ve birbirlerine hasmane konumlarda yer alıyorsa olsun, onları ortak bir zemine yerleştirmemizi doğurur. Bu zemin aşırı siyasallıktır.
Aşırı siyasallıkta içerilen en temel yanlış şudur: Arada herhangi bir ayırt edici dolayım varsaymaksızın hayatın her alanını doğrudan siyasetle yüz yüze getirmek, bu aşırı politizasyon neticesinde bütün toplumsal duyarlık ve hayat alanlarını kurutucu bir sam yeli etkisi doğurmak. Hayatı çölleştiren bu rüzgar eşliğinde siyasetin zehirleyici bulutlarının en olmadık alan ve düzeylere bile serpintiler bıraktığını gözlemleriz diğer yandan.
Geride bıraktığımız iki buçuk yıllık zaman zarfında birçoğumuzun gözden kaçırdığı şey budur. "Otoriterleşme", "kutuplaşma", "diktatörleşme" söylemlerini dile getirenler, bu söylemler sayesinde asli alanlarında yaptıkları hataları taraftarlarına bağışlatma, beceremedikleri hususlarda hak etmedikleri ödülleri alma fırsatı elde ederler. Bunun karşısında yer alan tarafın da benzer bir politik kârı tahsil ettiğini görürürüz diğer yandan. Onlar da "haksız eleştirilere direnenler olma" konumunda kalarak asıl iştigalleri olan alanlardaki başarısızlıklarını sümen altına itme, asıl yapmaları gereken işleri savsaklamalarına mazeret üretme yeteneklerini sergilerler bize.
Oysa, siyasetle ilgilensek bile, üstümüze vazife kıldığımız işlerle siyasal sorunlar arasında vaz edeceğimiz dolayımları bu ilgi hasebiyle geçersizleştirmek "eleştirel mesafe"yi yitirmekle sonuçlanacak; tarafı olduğumuz siyasete de en büyük zararı verecektir. Aşırı siyasallaşmanın tarafı olduğumuz siyasete de olumlu herhangi bir katkısını göremeyeceğiz bu yüzden.
Kültürel üretime öncelik vermesini beklediğimiz insanların siyasal girdaplarda kaybolup gitmesi, kültürel üretim aracılığıyla siyasal sahnedeki değişimlerin de gerçekleşmemesi anlamına gelecek; "gerçek siyaset", böylelikle, bizatihi "güncel siyaset" eliyle boğulmuş olacaktır.
En asli siyaset, kültürdür; kültüre yapılan yatırımlar en verimli yatırımlardır. Siyasi değişimler geçici, kültürel dönüşümler kalıcıdır. Kültür, gerçek siyasettir. Kültürden mahrum siyasetler tamamen sabun köpüğü siyasetlerdir. 2013 Mayıs'ından günümüze siyasi alanda yaşanan çekişmelerin bugün izi yoksa sebebi budur.
CF Aralık-2015

Koltuk değnekleri


Evde yalnızdım. Divana uzanmış, dizüstünü açmış, internette geziniyordum. Yakınımda bir termos dolusu çay ve şekerlik. Onlardan biraz uzakta, ama eğer ayağa kalkmak istersem rahatça ulaşabileceğim bir mesafede koltuk değnekleri... Sabah balkona sigara içmeye çıkmış, ama sakat sol ayağıma yük bindirmeye varacak bir kazaya da düçar kalayazmıştım. Balkon kapısının hemen yanındaki kalorifer peteğine tutunarak atlatmıştım kazayı. Koltuk değneklerinden biri yere düşmüştü. O zaman fark etmiştim: Ben koltuk değneksiz ayakta duramıyordum, ama koltuk değneği de bensiz dik duramıyordu.
Kapı zili çaldı. Tabii ki duydum. Ama hayır, şimdi koltuk değneklerine uzanıp, onlara dayanarak koca holü geçip kapıyı açamam. İkinci kez bassınlar zile o kadar önemliyse. Hem kapıyı açacağım da ne olacak, annemin gereksiz komşularından biridir büyük bir ihtimalle. Bir de annem şimdi nerede onu mu anlatmaya çalışacağım bu gereksiz komşu kadına? Bekledim. Çalmadı zil ikinci kez. Bak bu iyi. Termostan bir çay döküyor ve internetten çıkıp Hermes okumaya devam ediyorum. La Fontaine ve Descartes... Bu Michel Serres'i Türkçe'ye niye çevirmiyorlar ki?
Kapı yeniden çalıyor. Zil. Bu zilin sesi beni kızdırıyor. En kısa zamanda değiştirmeli. Bu kez üç kez. Kim o? Öfkeyle bağırıyorum. Bekle geliyorum. Kapıyı çalan bu kez eliyle kapıyı resmen tokmaklıyor. Tamam geldim. Yok henüz gelemedim. Kalkıyorum koltuk değneklerine dayanıp kapıya kadar zıplaya zıplaya gidiyorum. Açtım. Karşımda kargo memuru. Ömer Kurtulmuş mu? Bir an, gayrıihtiyari, dönüp kendime bakmaya çalışıyorum. Ben Ömer Kurtulmuş muyum? Evet, sanırım. Kargonuz? TC kimlik nonuzu alabilir miyim? Maalesef şu an aklımda değil. Uzatıyor. Poşeti alıp hole doğru fırlatıyorum. İmza atmak gerekmiyor mu? Kargo çalışanı duvara dayadığı kağıtlara bir şeyler yazıyor ve gidiyor. Kimliğimi getiremeyeceğimi düşündü herhalde. Neyse. Kapıyı zorlanarak kapatıyorum.
Holdeki poşeti koltuk değnekleriyle ittire ittire odamdaki divana kadar ulaşıyorum. Poşetin içindeki kitaptır büyük ihtimalle. İyi ama son zamanlarda internetten kitap siparişi vermedim ki, hem poşetteki nesne biraz ince. Yani kitap olamaz. Dergi mi? Belki de. Divana oturuyor ve eğilip poşeti yerden alıyorum. Açıyorum: Beni Acaib'ül Mahlukat Atölyesi karşılıyor. Acayip. Meğer dergiymiş. Güzel. Ama var ya şimdi bu yayın yönetmeni arkadaşı ne yapmalı? Vallahi, çok kıskandım! Bu kadar mı düşünceli olabilir bir kişi? Son sayıda yayınlanmış bir öyküm yok, ama yine de dergiyi göndermiş. Telefon açmalıyım. Nerede? Üf ya, annem şarja koymuştu onu. Şimdi salona gitmem gerekecek.

9 Aralık 2015 Çarşamba

Adil olmanın koşulu olarak ihanet

İsmi neredeyse yapısökümcülükle özdeşleşmiş olan Fransız filozof Jacques Derrida, felsefe tarihinde etkin logos merkezciliği sorgulayan kapsamlı çalışmalarıyla halen önemini koruyor. Hem kelam hem de akıl anlamlarına gelen logosun merkeziliğine dayalı mevcudiyet metafiziğinin egemenliğini sorgulayan ve bu noktada Batılı metafiziğin üstesinden gelmeyi amaçlayan Nietzsche, Heidegger gibi Alman filozofları da bir adım daha ileri taşıyan Derrida, böylelikle felsefe tarihinin derinliklerine sızmış anlamlandırma stratejilerini, bu stratejilerin bu tarihsel katmanlardaki çökelme tarzlarının da kapsamlı bir sorgulayıcısı oldu.
Özellikle Heidegger’in ouvre’sinin ruhuna etik-teorik düzeyde tam bir sadakatle, “söz”üne ihanet eden Derrida’nın onu Batı metafiziğinin alt edilme tarihinin son halkası olarak yeniden yorumlayışı son derece dikkate değerdir. Bu yönüyle John D. Caputo tarafından sağ-Heideggerci olarak bilinen Gadamer’e nazaran sol-Heideggerci olarak nitelenen Derrida çoğu kişi tam tersini düşünse de son derece etik-politik bir düşünür olarak da dikkat çeker.
Fark, yazı, karar verilemezlik, isim, imza, gramatoloji, yokluk, boşluk, sirayet, farmakon vb. birçok kavram ve izlekle birlikte ismi anılan Derrida’nın felsefi metinleri 1970’lerden itibaren giderek merkezden yoksun bir kırılmaya uğrar ve neredeyse felsefe ile edebiyat (ve diğer disiplinler) arasında konumlanmaya başlar.
1990’lı yıllardan itibaren adalet ve etik düşüncelerine tekrar dönen Derrida, 1997 ve 1999’da olmak üzere 2 kez de İstanbul’da konferans verdi. 1997’deki konferansı Derrida’nın 1990’lı yıllardaki merkezi izleği olan dostluk siyaseti ve konukseverlik etrafında gerçekleşirken, aynı temanın bir devamı olarak da 1999’da “Affedilemeyeni Affetmek” konusuna yönelmişti.
Türkçe’ye Bağışlamak adıyla çevrilen metin de 1997’de Fransa’da EHESS’te yürütülen bir seminerin ilk oturumuna tekabül ediyor. Derrida, “Bağışlanamaz olan ve zaman aşımına uğramayan” alt başlığını taşıyan metninde 2. Büyük Savaş esnasında yaşanan Holokost etrafında Fransız filozof Vladimir Jankelevitch’in mübalağalı etiğini yansıttığı “Bağışlamak mı?” başlıklı metnini yorumluyor.
Bu yanıyla Bağışlamak metni bağışlama ile bağışlanamaz olanın hukuki olmayan boyutunun olağan hukuk düzenini askıya aldığını da kaydeder. Yahudi-Hıristiyan ilahiyat geleneklerinden modern hukuktaki “zaman aşımına uğramayan” kavramına kadar birbiriyle ilişkili ve yine de aralarında önemli fikri ayrımların olması gereken konuları ele alır.
Metnin özellikle “yalan yere yemin” ve “adalet” konularında okuru getirip bıraktığı açmaz ise mutlaka zikredilmelidir: “Adil olmak, adil değildir. Adil olabilmek için daima birine ihanet ederim. Biri için diğerine ihanet ederim.”

4 Aralık 2015 Cuma

İslamcılığın kütüphanesinden...

Necdet Subaşı 1961 doğumlu bir akademisyen. İlahiyat Fakültesi mezunu ve Din Sosyolojisi alanında uzmanlaşmış bir kişi. Ömrünün büyük kısmı taşrada geçen Subaşı’nın “Kritik Öyküler” alt başlığını taşıyan ve her biri başka bir hikaye formatında kaleme alınmış 18 yazısından mürekkep Tedavüldeki Kitaplar, 1970’li yıllardan bu yana Müslüman bir entelektüelin taşra koşullarında dini bilgi müfredatıyla tanışma, onu özümleme içinde yaşadığı değişim ve dönüşümleri kitaplar eşliğinde aktaran bir içeriğe sahip.
Kitapla başlayan ve içinde yaşadığı muhitin taşıdığı hayat grameriyle eklemlenen, bu hayatın ilgi ve yönelimlerini bize de yansıtacak deneyim zenginliklerini işleyen yazılardan her biri Türkiye’nin son 50 yılında varlık bulan muhafazakar ve İslamcı düşünce tarzları ile girişilmiş bir muhasebe denemesi başka bir açıdan.
Necip Fazıl Kısakürek’ten Seyyid Kutup’a, Daniel Defoe’dan Şule Yüksel Şenler’e, Eşref Edip’ten Hekimoğlu İsmail’e, Necmettin Erbakan’dan Demirel ve Rasih Nuri İleri’ye kadar birçok isim, mekan, kitap, kavram içeren yazıların her birinde hasbi bir üslupla yaşadığı deneyimleri ve bildungs’unu aktaran Subaşı, kitaplarla kurduğu ünsiyeti sadece psikolojik yönden değil, kültürel, edebi, metafizik ve siyasal yönden de işliyor. Sezai Karakoç, Ali Şeriati, Şavşat, Konya, ailevi çevre, okul hayatı, akademik çevre vb. hayatına giren bütün ayrıntıları kitaplarla kurduğu ünsiyetin merceğinden irdeleyen Subaşı’nın samimi özeleştirileri de dikkat çekici. Kitaplar ile hayatın karşılıklı etkileşimi inceleniyor Tedavüldeki Kitaplar’da. Elbette “tedavül” dendiğinde Subaşı’nın şahsında Müslüman entelektüellerin 1970’lerden günümüze “ilgi alanına giren, onların gelişimine katkıda bulunan” anlamını da geliyor bir yerde.
Türkiye’nin 1970’lerden bugüne yaşadığı siyasal, toplumsal ve kültürel değişimi büyük çoğunlukla kendi “öznelliği” zemininde yorumlayan her yazı, ayrıca, kitaplar ile toplum arasındaki karşılıklı etkileşimi de yakından irdeleyebileceğimiz izlenim ve gözlemleri okuruna aktarıyor. Huzur Sokağı ile ilgili şu satırlar kitabın genel havasını yakından anlatır: “Ortaokul iki ya da üçte okuyordum. Aile çevremizden başlamak üzere kendimi ait olarak hissettiğim tanıdıklar arasında Huzur Sokağı, okuyucuya bilinmesi gereken bütün bilgilerin okuyucuya bir çırpıda verildiği etkili bir tablet mesabesindeydi.”
Türkiye’de 1960 sonrası gelişen İslamcılığın yaşadığı dönüşümleri, bu dönüşümlerdeki kritik eşikleri kavramak bakımından da önemli bir tutamak noktası sunuyor Subaşı’nın kitabı. Elbette aynı süreci aynı kuşağa ve bir sonraki kuşağa (1970 doğumlular) mensup kişilerinde başka tarzlarda da olsa aktarması bu konuda çalışanlara önemli katkılar sağlayacaktır. Sürekli tartışma gündeminin en başat maddelerinden olan İslamcılığın gelişim serüvenine bakışı da derinden etkileyecektir bu tür eserler.