15 Şubat 2016 Pazartesi

Muhteşem ikinci adam: Celaleddin Karatay

Türk siyasi tarihinde Tonyukuk, Nizamülmülk, Sokullu Mehmet Paşa gibi eşine ender rastlanır ‘ikinci adam’lardan. Hayatı hakkında bilgimiz kısıtlı, çünkü o da henüz biyografisi kamilen yazılmamışlardan. Sadece ölüm tarihini biliyoruz, 1254. Doğum tarihi ise bize meçhul. Anadolulu olduğu konusunda kuşku yoksa da nereli olduğuna dair birçok rivayet var. Kimine göre, Antalya yöresinden bir Rum, kimine göreyse Selçuklu akınları başlamadan önce Anadolu’da bulunan Peçenek Türkleri’nden. Kimine göre bir Bizans soylusunun oğlu, kimine göreyse Abbasiler’in Anadlu sınırına konuşlandırdığı Türklerden.
Ama doğru olma ihtimali yüksek bir rivayete göre Uluğ Sultan I. Alâeddin Keykubat’ın azadlı kölelerinden. Devlet hizmetine girişi ise Keykubad’ın abisi I. İzzeddin Keykavus döneminde. Tarih 1215. Bu tarihten ölümüne kadar ise 40 yıl devlet hizmetinde bulundu. Konya’da medfun veliler listesinde ismine “Emir Celaleddin” olarak rastlamak mümkün. Hazret-i Mevlâna mektuplarında, onunla ilgili olarak “Seçilmiş beylerin ulusu, büyüklerin övüncü, himmetleri yüce, melek huylu, Allah’a en yakın meleklerin sıfatıyla sıfatlanmış hayır ve insaf madeni, padişahlarla sultanların en yakını… Mazlumların yardımına koşan millet ve din celâli” şeklinde övücü sözler kullanır. Karatay’ın hiç evlenmediğini de zikretmiş olalım. Bütün kaynaklar onun fedakâr, ahlaklı, hayırsever, ibadetine düşkün ve güçlü bir devlet adamı olduğunda ittifak eder.
Karatay Medresesi haricinde yaptırdığı hiçbir eserde ismini zikretmemiştir. Sadece Anadolu’da değil, 1251’de Kadı İzzeddin’le birlikte Abbasi halifeliği nezdine elçi olarak gittiği Bağdat’ta da Şehabeddin Ömer es-Sühreverdî’nin türbesini de yaptırmıştır. Fütüvvet Teşkilatı’nın kurucusu bu büyük şeyhe ve onun Anadolu halifesi Evhadüddin Kirmani’ye hürmeti en üst düzeydedir; 1221’de I. Alaeddin Keykubat ile birlikte şed kuşanarak Sühreverdi’ye bağlanmış, Kirmani’ye de mürid olmuştur. Ahi Evren’le ve diğer ahilerle ünsiyet ve muhabbeti elbette bu sayededir.
Bizim için Celaleddin Karatay’ı önemli kılan devlete 40 yıl boyunca yaptığı hizmettir. Bu 40 yıl boyunca sırasıyla “emir-i devât”, “emir-i taşthâne”, “hazinedâr-ı hâss”, “nâib” ve “atabey” olarak önemli mevkilerde bulunur. İbn Bibi’nin bizzat kendisinden yaptığını ifade ettiği rivayetine göre, Celâleddin Karatay Alâeddin Keykubad’ın tahta çıkışından ölümüne kadar bu sultanın hizmetinde bulunmuştur. İbn Bibi’nin aktarımıyla Celaleddin Karatay, bu dönemini şöyle anlatır: “Barışta ve seferde, varlıkta ve yoklukta 18 yıl gece gündüz o hazretin yanında bulundum.” Bu anlatımdan da anlaşılacaktır ki sultana son derece yakın bir görevdir bu. Sultan’ın ona olan güvenini 1223’te yaşanan şu olay yeterince açıklar: Alâeddin Keykubad ile devletin ileri gelen Seyfeddin Ayaba, Zeyneddin Başara, Mübarizüddin Behramşah ve Bahaeddin Kutluca gibi emirleri arasında siyasi yetki ve hakimiyet çatışması ortaya çıkar, Sultan 24 kişi oldukları rivayet edilen bu emirleri bertaraf eder. Bu emirlerin küçük yaştaki gulâmlarını ise Celâleddin Karatay’a teslim edilmesini emreder. Yakınlığı bize duyuran başka bir olay da şu: 1236’da Kayseri’nin Meşhed Ovası’nda ileri gelen devlet adamları, birçok Rum, Frenk, Rus, Kıpçak misafir ile Şam, Fars, Kirman, Yemen, Taif, Rus, Bulgar ve Rum elçilerinin huzurunda “bala tekin” oynamıştır sultanla.
Sultan Alaeddin Keykubat’ın hayırsız oğlu II. Gıyaseddin Keyhüsrev ve Abhaz eşi tarafından zehirlenerek öldürülmesinin akabinde bir süre devlet görevinden geri çekilir. Ancak II. Gıyaseddin Keyhüsrev tarafından kendisine eski görevi olan Taşthane Emirliği ile buna ilaveten “Hazine-i Hâssa Memurluğu” tevdi edilir. Sultanın özel bütçesinin Karatay tarafından kontrol edilmesi, onun sadece mali konulara olan vukufiyetini göstermez, aynı zamanda güvenirliliğine de işaret eder. Karatay, devletin dört temel direğinden biridir hep, saltanat veraseti ile vezirlerin ve öteki görevlilerin atanmasına karar vermede etkili bir konumdadır. Türkiye Selçukluları protokolünde vezirlikten sonra 2. sırada gelen naib-i sultan oluşu ise 1246’dır.
Devlet aklının tecessümü addedebileceğimiz Celaleddin Karatay’ın bu vasfına en iyi örnek ise Moğol baskısına karşı gösterdiği dirayetli tutumudur. Bu tutumu en iyi şu olay aksettirir: IV. Rükneddin Kılıçarslan, 1249 yılında kardeşi II. İzzeddin Keykavus’un azlini ve sultanlığın Moğollar tarafından kendisine verildiğini, ayrıca vezirlik makamına da Bahaeddin Tercüman’ın tayin edildiğini bildiren bir yarlığ göndererek Sivas’ta hüküm sürmeye başlar. Buna karşın, Celâleddin devlet idaresinde meydana gelebilecek karışıklıklara engel olarak IV. Rükneddin Kılıçarslan, II. İzzeddin Keykavus ve II. Alâeddin Keykubad’ın birlikte sultan ilan edilmelerini sağlamak için devreye girer. IV. Rükneddin Kılıçarslan tarafından elçi olarak gönderilen Hotanlı Cemaleddin, saltanatın yarlığ hükmüne göre Rükneddin’e ait olduğunu öne sürmüştür, ancak Karatay, bir plân hazırlayarak “Sizin arzunuz gerçekleşecek ve Rükneddin, Han’ın emri mucibince büyük sultan olacaktır. Bunun için onu alınız ve Aksaray’a götürünüz. İzzeddin de gelsin ve kardeşi ona ne verirse onu kabul etsin” diyerek üç kardeşin Konya-Aksaray arasındaki Kılıçarslan Kervansarayı’nda toplanmasını sağlar. Burada topladığı mecliste ise “Büyük kardeş dururken küçüğün sultan olmasının şeriat ve örfe uygun olmadığını, üç kardeşin birlikte tahta çıkarılmalarının ve Rükneddin Kılıçarslan ile birlikte gelen iki bin Moğol askerinin geri gönderilmesinin gerektiğini” ilan eder. Kadının bu teklifi kabul etmesi üzerine, 1249 yılında üç kardeş adına hutbe okunur, sikke kestirilir ve kitabeler yazılır. Karatay, böylece devleti büyük bir bunalımdan kurtarır. Karatay’ın icat ettiği bu “ortak saltanat” usulünün Türk devletlerinde ilk ve bir kez görüldüğünü de geçerken ifade edelim.
Bu üç sultanın atabeyliğini üstlenerek Vezir Şemseddin İsfahânî’den sonra devlet içinde en güçlü kişi konumuna yükselen Celâleddin Karatay, bu gücü kötüye kullanmaz ve makamının verdiği yetkilerin de dışına çıkmaz. Celâleddin Karatay bu yönetimi boyunca, Moğolları kuşkulandırmadan Anadolu Müslümanlığının geleceği için Moğolların hakimiyeti altına girmemiş, aynı zamanda İslam dünyasıyla ilişkileri sürdürme ve geliştirmenin yollarını aramıştır.
Bu amaçla olsa gerek, 1245’te çıkarılmasına katkıda bulunduğu af yasasıyla hapisteki Ahi Evren ve diğer ahilerin salıverilmesini sağlayan Celaleddin Karatay, ahilere yakın duran, dürüst, faziletli Kadı İzzeddin’in vezirliğe getirilmesine de imkan oluşturur. Ölümünden sonra devletin içine düştüğü iç kavgalar ve acziyet Moğol baskısını derinleştirir, devlet yavaş yavaş parçalanır, 1300’lü yıllarda İlhanlıların yıkılmasıyla birlikte de Anadolu’da “tavaif-ül müluk” (Beylikler dönemi) dediğimiz fetret dönemi başlar.
Yine de Karatay’ın geleceğe kalıcı tesiri sürer kurduğu medreseyle. Şeyh Edebali’den Yunus Emre’ye birçok şahsın yetiştiği Karatay Medresesi kurulduğu 1251’den sonra Anadolu’daki tüm dini ve ilmi zümrelerin gözbebeğidir çünkü. Sadece siyasetle ayakta kalınamayacağının en önemli göstergesidir Celaleddin Karatay’ın vakfiyeleri ve oralardan yetişen kişiler. Karatay medresesinin hemen bütün dini-siyasi zümrelere aynı yakınlık (dolayısıyla aynı uzaklıkta) bulunması buradaki ilmi-irfani meclisleri de bereketlendirir. Başka türlü konuşamayan kişiler, Karatay medresesi aracılığıyla konuşur birbirleriyle. Rıfai dervişlerden kalenderilere, ahilerden Mevlevilere hemen her zümreye kapısı açıktır medresenin. Başka hiçbir şey yapmamış olsa bile sırf, bu medresenin varlığı bile Celaleddin Karatay’ı Anadolu Müslümanlığı’nın mümtaz şahsiyetlerinden biri kılmaya yeter.

Müstakil Gazete

13 Şubat 2016 Cumartesi

Farabi’nin alternatif siyaset kuramları

Mantık alanında yaptığı çalışmalarla İslam felsefesinde Hace-i Sani olarak bilinen (Hace-i Evvel, Aristo’dur) ve el- Kindi ile başlayan Meşşailiğin gerçek kurucusu olarak niteleyebileceğimiz Farabi’nin yazdığı 100’e yakın eserden yalnızca 43’ü günümüze ulaşabilmiştir. Farabi’nin siyaset felsefesi alanında iki temel eseri bulunur: Medine-i Fazıla (Erdemli Şehir) ve Siyaset-il Medeniyye (Medeni Siyaset.)
Özellikle geliştirdiği Medine-i Fazıla öğretisi ile Hilmi Ziya Ülken’e göre bir ütopist olarak ele alınabilecek Farabi, buna karşın reel durumları da ıskalamaz; o durumları da tasnif edip açıklamaya ve Erdemli Şehir ölçeğinde değerlendirmeye girişir. Farabi’nin Erdemli Şehir’i dil, din, ırk farkına bakılmaksızın içinde yer alabilecekleri bir “dünya şehri”dir bir bakıma. Eski site devletlerinin oluşturduğu bakış açılarını İslam’ın evrensel öğretisi sayesinde aşan bir felsefi bakışı vardır Farabi’nin.
Mantık, psikoloji ve siyaset alanlarında önemli bir otorite olarak görünen Farabi, özellikle Yahudi Meşşai filozof İbn Meymun, İbn Rüşd ve diğer Endülüslü düşünürler aracılığıyla Batı dünyasında da tanınır. Ancak, İbn Sina ve İbn Rüşd’ün Farabi’den daha çok bilindiğini de söylemek gerekir. Hilmi Ziya Ülken’e göre Farabi’nin eserlerinin bir kısmı 11. ve 12. yüzyıllarda Latince’ye çevrilir. Bu çevirileri yapanların en bilinenleri Johannes Hispalensis ve Dominicus Gundissalinus’dur. Ortaçağ düşünürlerinden Albertus Magnus onun psikolojisinden etkilenmiştir. Yine Thomas Aquinas, Allah’ın varlığına dair bazı kanıtlarını Farabi’ye borçludur.
Atina-Kudüs karşıtlığı
20. yüzyılda Claude Leo-Strauss’un yorumlarıyla siyaset felsefesinde tekrar önem kazanan bir filozoftur Farabi. Leo-Strauss, özellikle, Atina-Kudüs karşıtlığı zemininde ele aldığı siyaset felsefesinde Farabi siyasi hermenötiğin önemli bir figürü olarak görünür. İbn Meymun üzerinden ulaştığı Farabi hakkında çeşitli kitaplar ve yazılar kaleme almış Leo-Strauss’un Amerikan Neo-Con’ların ilk felsefi başvuru kaynağı olduğunu da bu vesileyle zikredelim.
Farabi’nin siyaset felsefesini ele alan çalışmasında Şenol Korkut, İslâm düşüncesinde siyaset ilmi ve felsefesini bir ilim olarak inşa eden düşünürün aynı zamanda Atina odaklı Grek felsefesinin siyasal düşüncesine de bir nevi alternatif siyaset kuramlar dizisinin peşinde koştuğunu ileri sürüyor. İslâm’ın vahiy öğretisinin getirdiği siyasal unsurlarla antik Grek siyaset felsefesi arasında kendine özgü bir siyaset felse≠fesi oluşturan Fârâbî bir yandan siyaset felsefesine yeni problem alanları kazandırırken öbür yandan İslâm düşüncesine erdemli ve erdemsiz şehirler öğretisi ile yeni bir ufuk kazandırmıştır. Filozofun felsefe, mille ve medîne zemininde geliştirdiği erdemli ve erdemsiz şehirlerle ilgili bakış açılarını siyaset felsefesine dair irdelediği bütün problem öbeklerinde görebilmenin mümkün olduğunu ifade eden Korkut, kitabında bir yandan erdemli felsefe, erdemli din ve erdemli şehrin idealize edilmiş felsefî serüvenini irdelerken öbür yandan da bozuk felsefe, bozuk dinler ve erdemsiz şehirlerin Farabi’nin felsefî süzgecinde eleştirip kötülenen hikâyesini ele alıyor.

5 Şubat 2016 Cuma

Felsefe kendini eleştirmeye mecbur

Theodor W. Adorno (1903-1969) 20. yüzyılda etkili olmuş “Frankfurt Okulu” ya da “Eleştirel Kuram” olarak anılan düşünce hareketinin en önemli üyelerindendir. “Auschwitz’den sonra şiir yazılamaz” deyişiyle ünlü olan filozofun toplum üzerine teorileri genel bir karamsarlığı da yansıtır.
Negatif Diyalektik, fikri yönelimleri, Franfurt Okulu’nun epey ötesine giden düşünürün temel eserleri arasında yer alır. Arkadaşı Max Horkheimer ile birlikte kaleme aldıkları Aydınlanmanın Diyalektiği, Estetik Teori ve Minima Moralia ile birlikte Adorno düşüncesinin kalbini teşkil eden Negatif Diyalektik, “sav-karşı sav” ikilisiyle ifade edilen çelişki ile bu çelişkinin çözümlenme uğrağını gösteren “sentez”le oluşturulmuş “diyalektik model”i hedef olarak seçer. Adorno’ya göre sentez özdeşliği, tez ve antitez ise çelişkiyi ifade eder. Sentez ise çelişkinin bir başarısı değil, aksine günahı ve ayıbıdır.
Adorno kitabın amacını şöyle ifade ediyor: “‘Negatif Diyalektik’ tabiri, geleneği ihlal eder. Diyalektik, daha Platon’da bile, bir düşünme aracı olan olumsuzlama aracılığıyla olumlu bir şey üretme amacı taşırdı; sonraları bu olumluluk ‘olumsuzlamanın olumsuzlanması’ tanımında kısa ve kesin ifadesini bulmuştur. Bu kitap belirlenimden ödün vermeden diyalektiği bu olumlayıcı esastan kurtarmayı amaçlamaktadır”. Kitabın giriş bölümünde felsefi deneyim kavramı açımlanırken, birinci bölüm, Almanya’da hüküm süren ontolojinin durumunu ele alıyor. Üçüncü bölümdeyse “negatif diyalektik modelleri” ayrıntılı olarak geliştiriliyor.
Adorno’nın “negatif diyalektik”le amaçladığı esasen Hegel’in ünlü “sav-karşı sav-sentez” üçlüsüyle ifade edilen ve bir son ya da olumlama noktasını hedefleyen diyalektiğine karşıt olarak geliştirir. Adorno’daki Negatif diyalektiğin hem başı ve sonu bağlı değildir hem de özdeşlik düşüncesini kabul etmez. Negatif diyalektik sürekli bir olumsuzlamaya dayanır; böylece tümel olanın, evrenselin tikel üzerindeki baskısını da kırmaya çalışır.
Adorno’ya göre “Bir zamanlar miadını doldurmuş gibi görünen felsefe bugün hala yaşıyor çünkü onu gerçekleştirme fırsatı kaçırıldı. Felsefenin dünyayı yorumlamaktan başka bir şey yapmadığı, gerçekliğe teslim olduğu için kendi içinde sakatlandığı yolundaki yüzeysel yargı, dünyayı değiştirme çabasının tamamen boşa çıktığı bir dönemde, aklın yenilgisinin kabulüyle aynı kapıya çıkar... Belirsiz bir zamana ertelenen pratik de halinden memnun spekülasyona karşı başvurulacak bir temyiz mercii olmaktan çıkmış, dönüştürücü bir pratiğin gerektirdiği eleştirel düşünceyi beyhude olduğunu ileri sürerek zapt etmek isteyen yetkili kişilerin bahanesi görevi görmektedir çoğunlukla. Felsefe, gerçeklikle bir olma veya gerçeklik üretmenin hemen arefesinde olma vaadini yerine getiremediği için kendini acımasızca eleştirmeye mecburdur.”
Yazımının üstünden 50 yıl sonra Türkçe’de yayınlanan Negatif Diyalektik, 20. yüzyılın önemli felsefe klasiklerinden sayılabilir.
STAR/AÇIK GÖRÜŞ
http://haber.star.com.tr/acikgorus/felsefe-kendini-elestirmeye-mecbur/haber-1084356

Dünyayı ancak mutlu olarak değiştirebiliriz

Felsefe ile niçin uğraşırız ya da niçin felsefe yapılır? Bu sorunun cevabı esasen Platon’dan beri hep aynı şekilde verilegelmiştir: Felsefe gerçek mutluluğu kazanma sanatıdır. Her felsefe bu açıdan ya mutluluk metafiziğidir ya da bir saat bile uğraşmaya değmez.
Felsefe arzusunun hemen her zaman daha iyi bir dünya tasavvuruyla baş başa olduğunu ifade eden çağdaş Fransız filozof Alain Badiou, günümüz felsefesinin savunmaya çekilmiş bir felsefe olduğunu ileri sürerek felsefi arzunun son derece geniş anlamıyla ve ilk elde bir “başkaldırma arzusu” olduğunu ve bu arzunun tatminden oluşan mutluluk görünümünden tamamen farklı bir gerçek mutluluğa yöneldiğini söylüyor. Ancak felsefenin dünyanın adaletsizliğine baş kaldırısını bir mantıksal örgü çerçevesinde ifade ettiğini de ekliyor.
Felsefi arzunun dört bileşeni
Mallarme’ın “Her düşünce bir zar atımıdır” aforizmasından yola çıkan Badiou, felsefenin temel arzusunun evrenseli/tümeli düşünmek ve değiştirmek olduğunu, çünkü evrensel olmayan, diğer insanlar tarafından paylaşılma imkanını dışlayan bir mutluluğun gerçek mutluluk olamayacağını savlıyor. Ancak bu felsefi arzunun illa zorunlulukla ortaya çıkmayabileceğine, onun tehlikeli bir angajman olarak kavranabilecek bir hareket içinde ortaya çıktığını ve bu bakımdan risk boyutu içerdiğini de ileri sürüyor.
Felsefi arzunun dört bileşenini “başkaldırı, mantık, evrensellik ve risk” olarak belirleyen Badiou, bu haliyle felsefi arzuya çağdaş dünya içinde baskı uygulayan dört engelin odluğunu savlıyor: Her şeyden önce çağdaş dünya kendi içsel, derinden gelen özgürlüğünün eşiğine geldiğini ileri sürüyor. Kendisini bize mutluluk konusunda ondan daha iyi tavsiyeler ve güçlü teminatlar bekleyebileceğimiz bir dünya olarak sunuyor. Oysa bu teklifin kendisinde daha baştan gizli bir yozlaşma şüphesi var.
Felsefi aruzunun evrensellik boyutuna karşın çağdaş felsefeye hakim üç yaklaşımın bulunduğunu söylüyor: Heidegger ve Gadamer’in yolunu izleyen fenomenolojik ve hermenötik akım, Carnap ve Wittgenstein’ın ustası olduğu analitik akım ve bu ikisinin yolunu izleyen postmodern yaklaşım. Bu üç akımın da temelde dil felsefeleri olduğuna dikkat çeken Badiou, ancak “koşulsuz bir dayanak noktası bulunduğunda” dil oyunlarının çoğulluğu ve heterojenliğinin aşılabileceğini düşünüyor.
Her felsefenin “döneme dair teşhis, hakikat kavramının bir inşası ve hakiki yaşama ilişkin varoluşsal bir deneyim”den mürekkep olduğunu öne süren Badiou dünyayı değiştirmenin yolu için de bir öneri getiriyor. Dünyayı ancak mutlu olarak değiştirebiliriz, hakiki yaşama ilişkin hakiki seçimimizi yaparak!
Star/Açık Görüş
http://haber.star.com.tr/acikgorus/dunyayi-ancak-mutlu-olarak-degistirebiliriz/haber-1085849

Anadolu’nun ruh kökü: Burne-i Pişegan

Ünlü Selçuklu vakanüvisi İbn Bibi’nin anlatımlarından öğreniyoruz ki, Haçlı Seferleri’ne karşı kılıcıyla mücadele eden ve Selçuklu ülkesinde asayişi temin eden Sultan II. Kılıçarslan, ülkesini 11 oğlu arasında paylaştırarak ahir ömründe başkent Konya’da istirahata çekilir. Onun 11 oğlu arasında bu yazı boyunca bizi şimdilik ilgilendirenler elbette Kılıçarslan’ın gözdesi Gıyaseddin Keyhüsrev ile abisi Tokat meliki Rüknettin Süleymanşah’tır. Çünkü diğerleri, hırs ve tamaha kapılmamış ve Konya’daki Selçuklu tahtı üzerinde hak iddia etmeye kalkışmamışlardır. Babalarının kendilerine tahsis ettiği bölgelerde “meliklik”lerinin keyfini sürmüşlerdir.
Onların aksine, Kılıçarslan vefat ettiğinde Konya’da bulunan en küçük oğul ve Veliaht Şehzade Gıyaseddin Keyhüsrev, vezirler, şehir eşrafı, yiğitbaşılar ve esnaf tarafından Selçuklu tahtına oturtulur ve kendisine de biat edilir. Tokat meliki olan ağabey Rüknettin Süleymanşah ise şehrin bu kararını kabullenmez; Tokat, Samsun ve civarından topladığı ordu ile gelir, Konya’yı kuşatır. Konyalılar bir kez Gıyaseddin’e biat etmişler, onun kanını ve malını korumaya söz vermişlerdir ve Rüknettin Süleymanşah’ın kuşatmasına karşı şedit bir direnişle sultanlarını savunurlar. İbn Bibi’nin, biraz da abartılı anlatımıyla her gün 50 bin okçu çıkartabilecek bir güce sahip şehir uzun bir süre direnir Süleymanşah’ın ordusuna (1191'de Konya'yı 3 günlüğüne işgal etmiş Fredrich Barbarossa'nın Haçlı ordusunun Köln’e benzettiği Konya, Prof. Dr. Tuncer Baykara hocanın tespitiyle 12. yüzyıl sonu ile 13. yüzyıl başlarında yaklaşık 30 bin nüfusa sahip bir şehirdir.) Buna karşın Süleymanşah’ın askerleri de Konya’nın sur dışında kalan bağ ve bahçelerini tarümar eder, şehre huzur vermez. Epey uzun sürer bu kuşatma. Konyalılar şehirden çıkıp bağ ve bahçelerinde çalışamaz, ama aynı şekilde Süleymanşah’ın çerisi de surları aşarak şehre giremez.
Ancak kuşatma sebebiyle şehrin artık yavaş yavaş takati tükenmekte, iflahı kesilmektedir. İbn Bibi’nin “burne-i pişegan” diye vasfettiği, bizim bugünkü Türkçe’ye “şehrin kelek kesenleri” olarak da tercüme edebileceğimiz şehir eşrafı, yiğitbaşılar ve esnaf bir araya gelir, meseleyi aralarında tartışırlar ve Rüknettin Süleymanşah’la anlaşma cihetine gidilmesi kararlaştırılır. Elçi gönderilir Süleymanşah’a, “Konya’yı kuşatmak üzere çıktığın seferdeki bütün mesarifini yol bahası olarak karşılayalım. Var git geri dön Tokat’a. Bizim kardeşine sözümüz var, ne olursa olsun onu sana karşı savunacağız. Biz sözünü çiğneyenlerden değiliz” derler. Kabullenmez Rüknettin şehir ahalisinin vereceği “yol bahası”na kuşatmayı kaldırıp sultanlıktan vazgeçmeyi. Bunun üzerine direnmeyi sürdürür şehir Süleymanşah’a. Fakat öyle bir noktaya gelinir ki artık çaresizleşmiştir şehir. Tüm erzak tükenmiş, açlık raddesine gelinmiştir.
Yine oturur, aralarında tartışır burne-i pişegan. İstemeye istemeye Gıyaseddin’e varırlar: “Sultanım bizim size sözümüz baki. Lakin sizi savunacak takatimiz de kalmadı. Kuşatma iflahımızı kesti. Müsaade buyurursanız abinizle aranızı bulalım” derler. Ne diyebilir ki Gıyaseddin? Kabul eder. Bunun üzerine yine Rüknettin’e bir elçi daha gider ve der ki, “Tamam, şehir sana teslim olacak, tahta oturacaksın. Ancak bizim kardeşinin canını ve malını koruyacağımıza dair, asla dönmeyeceğimiz bir sözümüz var. Bu sözümüzün gereğini kabul edersen ancak o zaman şehre girebilirsin. Gıyaseddin şehirden güvenle çıkacak ve onu 3 bin okçumuz da salimen yoluna iletecek.”
Konya’nın bu teklifini kabullenir Rüknettin ve kardeşi Gıyaseddin güven içinde şehirden çıkar, yanında sonraki dönemlerde bu şehrin kaderinde belirleyici roller üstlenecek İzzettin ve Alaaddin adlı şehzadeleriyle birlikte. Sıhren (kan bağı olmadan) akraba olduğu Bizans’a doğru yola koyulmuştur. Lakin Gıyaseddin’in kervanı Konya’nın civarında bir belde olan Lâdik yakınlarında, o dönemlerde Ladik’te yuvalanmış çapulcuların saldırısına uğrar, kervan dağılır, şehzadeler kaybolur. Gıyaseddin bahtına küskün, yolunu Ermenek’e doğru yüz seksen derece çevirir. Kahır dolu, sitemkâr bir de mektup kaleme alır abisine karşı. Anlatır başına gelenleri ve “Sen sözünü böyle mi tutarsın?” demeye getirir.
Mektup eline ulaşınca, Anadolu Selçuklu tahtının gördüğü belki de en dindar sultan olan Rüknettin Süleymanşah küplere biner. Tellallar çıkartır çarşı pazara: “Sultanımız, Gıyaseddin’in kervanını basıp mal alanları ödüllendirmek istemektedir. Her kim ki çapula katıldığını ispatlayan bir nesneyle huzura vara, ödüllendirilecektir!” Geleni cellâda gönderir Sultan, ödülleri cellattır çağrıya icabet edenlerin. Bununla dinmez kızgınlığı Süleymanşah’ın, askerlerini gönderir Lâdik’e ve yaktırır Lâdik’i. Uzunca bir süre Lâdik bu utançla anılır, bu utançla yaşar; çapulculuk dolayısıyla yakılmış olmanın utancıyla.
Karaman, Ermenek, Maraş, Elazığ, Sinop derken Gıyaseddin uzun bir dolanışla Bizans’a vasıl olur. Rüknettin Süleymanşah altı yıl sonra vefat eder Konya’da. Konya’nın, Selçuklu tahtı üzerinde belirleyici güce sahip burne-i pişeganı bu kez de Rüknettin’in 14 yaşındaki oğlunu tahta çıkarır, onun kanını ve malını korumaya ahdederler.
Bizans’tayken ağabeyinin vefatını haber alan Gıyaseddin ise hemen yola çıkar, Uluborlu’daki melikliği döneminde kendisine bağlılığıyla bilinen çerisini toplar, Konya’yı bu kez o kuşatır. Kaderin ne büyük cilvesidir ki 9 yıl önce oturduğu tahta tekrar oturabilmek için, kendisini o yıllarda ağabeyine karşı savunanlara, şehirden sağ salim çıkmasını sağlayanlara karşı savaşa koyulur Gıyaseddin. Dün kanına ve malına halel gelmemesi yolunda verdikleri söze sadık olan şehir halkı ise bu kez Gıyaseddin’e karşı yeğenine verdikleri söz için mücadele etmekte ve çarpışmaktadırlar. Abisinden daha şedit bir şekilde Konyalılar’ın bağ ve bahçelerini tarümar ettirir Gıyaseddin. Ama Konya ahalisi, sözlerinin gerçek erleri; pabuç bırakmazlar Gıyaseddin’e, tek bir çeri bile suru aşıp giremez şehre. Fakat kuşatma altında bir şehir olmanın zorluğu yapışır yine Konyalılar’ın yakasına. Dayanma güçleri azalmakta, erzak şehre artık yetmemektedir. Yine otururlar meselenin halli için meşverette bulunurlar. Elçi gönderirler Gıyaseddin’e, “Abine önerdiğimizi sana da öneriyoruz. Abin sana nasıl davranmışsa sen de yeğenine öyle davranacak, hatta dizine oturtup onu seveceksin” demişler. Bir uzlaşma yolu bulunmuş böylelikle ve yıllar önce kalkmak zorunda kaldığı tahta kılıç zoruyla yeniden oturmuş Gıyaseddin. Ancak Konyalılar’a yeğeninin canına dokunmayacağı konusunda verdiği sözü tutmadığı ve Konya’dan ayrılan yeğenini öldürttüğünü de aktarır İbn Bibi, vebali onun boynuna.
Bu tarihi olaylar salt bir saltanat öyküsü olarak değerlendirilemez elbette. Tahta oturacak olanı bile belirleyen “rıza”dır bu olayların temel saiki, şehir ahalisinin gönül ortaklığıdır. Ahali, kişilere değil, soylara değil, Selçuklu’nun çift başlı kartalıyla simgelenen “din ü devlet”e bağlıdır her şeyden önce. Bu bağlılık sayesindedir ki, Gıyaseddin Keyhüsrev vefat ettiğinde, 1211’de tahta oturan I. İzzeddin Keykavus saltanat mücadelesi esnasında galebe çaldığı kardeşi Alaeddin Keykubat’ı ortadan kaldırmak istemesine karşın, başta Mecdüddin İshak, esnaf, vezirler ve şehir ahalisinin muhalefeti sebebiyle, kardeşinin Malatya’da gözetim altında yaşamasına müsaade etmiştir. 1218 ila 1237 arasında, Selçuklu tahtının “Uluğ Sultanı” olarak Anadolu’yu bayındır hale getirecek Alaeddin Keykubat, burne-i pişegan tabir edilen eşhas sayesinde hayatta kalmıştır. Şehzadeler arasındaki saltanat kavgalarında kavi duran, adaleti ve sözün erdemini koruyan bir ruhtur bu.
Moğol istilası sebebiyle türlü gaileler yaşayan Anadolu’da yine de dimdik ayakta kalmayı başarmışsa Konya, bunu şehrin ileri gelenlerinin o sözünün eri kimliklerine borçludur. Şehir, Karamanoğulları ile Osmanoğulları arasında süren yaklaşık 200 yıllık mücadelede epey zarar görmesine karşın bütün bunların üstesinden gelebilmişse sebebi yine aynı gönül ortaklığı ve ruhtur. Necmeddin Erbakan, 1969’da bağımsız girdiği seçimden 3 milletvekili çıkartabilecek kadar bir oy almışsa Konya’dan, sebebi bu “gönül ortaklığı”nda aramak gerekir. Erbakan’ın seçim çalışmalarını organize etmek için bir araya gelen o 30 kişilik ekipte şehrin reis-ül kurra’sının, eski siyaset adamlarının, esnaf ve iş adamlarının varlığıdır bu başarının asli sebebi. Konya’nın en zor zamanlarında bile desteklediği Erbakan’ı ve partisini 3 Kasım 2002’de desteklemeyerek büyük bir oy oranıyla AK Parti’nin yanında yer almasını da buna binaen açıklamak mümkün.
1990’lı yıllarda Bosna’ya, şimdilerde Suriyeli, Afrikalı, Asyalı mazlumlara, yetimlere verilen o muazzam maddi ve manevi desteğin ruh köküdür burne-i pişegan. Hakk’ı, adaleti ve sözün erdemini koruma mücadelesinin gerçek erleridir onlar.

Müstakil Gazete
http://mustakilgazete.com/anadolunun-ruh-koku-burne-i-pisegan/

1 Şubat 2016 Pazartesi

MURAT GÜZEL İLE KONYA TARİHİNE SERİNKANLI BİR BAKIŞ DENEMESİ

TAKDİM: Konya, Anadolu Selçuklu Devletinin başkenti. Ve şehrin bilinçaltı, kadim başkent olma özelliğinden olsa gerek tam olarak hiçbir zaman Osmanlı ile ya da Cumhuriyet ida-resiyle barışık olmadı. Öte yandan Konya vazgeçilmez bir “merkez şehir” olarak tarih boyunca ilginç misyonlar yüklendi. Ayrıca özellikle 1400’lü yıllara kadar din-sanat-siyaset alanında bir çekim merkezi oldu. Mevlana ile özdeşleşmiş olsa da Konya, Ahiler ve Mevleviler ekseninde çok gün yüzüne  çıkarılmayan bir tartışmanın odak noktası. Moğol istilasından ‘bir şekilde’ kurtulması, Gıyaseddin ve Süleymanşah arasında yaşanan taht kavgasında toplumda farklı boyutlarda oluşan travma Konya tarihine dair hâlâ tam olarak tartışılmayan konular. Konya siyasi ve dini tarihi hususunda uzmanlık derecesinde bilgi sahibi olan Konyalı şair-yazar Murat Güzel ile Konya’yı, Mevlana’yı, Selçuklu’yu, Moğolları konuştuk. 

ERTUĞRUL FINDIK

Eski bir başkent olarak Konya’nın bilinçaltı Osmanlı’yı tam olarak kabullenememiş ve çok uzun süre Osmanlı ile sorunlu bir ilişki olmuş aralarında. Ben bu sorunlu ilişkinin Cumhuriyete kadar taşındığını ve hâlâ devam ettiğini düşünüyorum. Abartıyor muyum? 

Doğrusu Konya'nın muhafazakar bir damarının olduğunu düşünüyorum. Bu söylediğin, muhafazakar bilinçaltıyla ilgili. Başkent oluşun bir şehir olarak Konya'nın karakte-rine kattığı çok şeyler var hiç kuşkusuz. Başkent olmaktan çıkmanın bu noktada kendiliğinden bir karakter erozyonuna yol açması, buna tepki olarak insanların yeni durumu kabullenmek istememeleri söz konusu.

İstanbul’u mu kabullenemiyorlar? 

Konya, Fatih Sultan Mehmed'in şehri kesin olarak Osmanlı topraklarına katmasıyla oluşan ‘kayıp’ hissini şimdiye dek pek telafi edemedi. Sözgelimi Konya Valiliği yapan Sultan Cem'in abisi Bayezid'le girdiği saltanat mücadelesinin içinde Konya halkı belli bir s-re bu umutla yer almış. Aleaddin Tepesi'nde bulunan köşke, uzunca bir süre ‘Cimcime Köşkü’ denmiş, Cumhuriyet yıllarında bile böyle anılmış o köşk. Demek ki halk Cem Sultan'ı çok sevmiş. Cem Sultan'ı mı çok sevmiş yoksa onun İstanbul karşıtlığını mı, orası meçhul. Belki de İstanbul'a karşı direndiği için sevmişlerdir, kim bilir? Öte yandan, Osmanoğulları ile Konya arasında yaşanan kavga, halk ile Osmanlı idaresi arasında değil, Karamanoğulları ile Osmanlı arasında yaşanan bir kavgadır. Halk bu kavgalardan dolayı zarar görmüş olduğu için onu bilinçaltında taşıyor. Diğer yandan başkent oluşun yitirilmesiyle ortaya çıkan o "kayıp hissi" belli bir melankoliyi getirmiş şehre. O hüznü yaşamak hâlâ mümkün bu şehirde. İçine kapanmış uzunca bir süre.

Değeri azalmış mı peki? 

Hayır. İçine kapanmış uzunca bir süre ama önemsizleşmemiş, bilakis önemini hep korumuş. Şehir, dışarıdan herhangi bir yardım almadan kendi kendine yetmeyi öğrenmiş. Yani Osmanlı, şehre hakim olmuş; lakin bu hakimiyet fiziki bir haki-miyet olmaktan öteye geçememiş uzunca bir süre. Ta ki demiryolunun Konya'ya gelişine dek. Demiryolu ile birlikte tahıl ürünlerinin pazara aktarımından gelen rant şehrin zaten kendine yeterli ekonomisini şaha kaldırmış. Düşünün; Müze-i Humayun, İstanbul'dan sonra ilkin Konya'da açılıyor 1899'da. Aynı şekilde İstanbul'dan sonra ikinci baro Kon-ya'da kuruluyor. Ticaret Odası hakeza öyle, İstanbul'dan sonra kurulmuş ikinci oda. Yani bir nevi rekabet diyebilirsin sen buna. Gizli, üstü örtük bir rekabet. Ve sanırım hâlâ alttan alta süren bir rekabet.

Konya, Osmanlı tarihinin yükseliş dönemi de dahil olmak üzere Anadolu tarihinin merkezinde duruyor. Üstelik sadece siyasi değil kültürel, dini bir merkez. Katılır mısın bu görüşe? 

Sahiden öyle. Siyasi merkez olmanın kendiliğinden dini, kültürel ve ekonomik açıdan da merkez olmaya katkıları vardır esasen. Ancak Konya'nın Selçuklu başkenti olmasının yanı sıra 4 bin yıllık tarihinden getirdiği başka tür değerleri de var. Selçuklu başkentliği bu dört bin yıllık tarihte Konya'nın Anadolu'daki ilk başkentliği değildir söz gelimi. Eski çağ tarihçisi Prof. Dr. Hasan Bahar'ın verdiği bilgilere göre, Konya ya da antik dönemdeki adıy-la ‘İkkuwaniia’ bir Hitit başkenti... Hitit imparatoru başkent Hattuşaş'ın kuzeydeki barbar kavimler tarafından yağmalanmaması için devletin evrakını, tüm hazinelerini ve devlet adamlarını milattan önce 1285 yılında, daha güvenli olan Konya'ya taşır. Ve böylelikle Konya, Hitit İmparatorluğu'na da 10 yıl boyunca başkentlik yapar. Bu olayın bir benzerini Çanakkale Savaşı esnasında da yaşadık. Osmanlı Devleti, Çanakkale Boğazı'nın itilaf devletleri tarafından geçilmesi ve payitaht İstanbul'un işgali ihtimaline karşı devletin kıymetli evrakını Konya'da sakladı.

Ya dini ve etnik özellikleri bakımından? 

Anadolu'da Sivas-Tokat mihverinde Danişmendoğulları ile simgeleyebileceğimiz akılcı-Mutezilî damarla, Malatya ekseninde simgeleyebileceğimiz nakilci-selefi damar arasındaki kültürel-dini rekabette Konya eşine ender rastlanacak türden bir sentezi temsil eder. Türk, Rum, Arap, Acem, Ermeni, Yahudi, Kürt, Rus, Gürcü, Abhaz, Moğol, Haçlı seferlerinin kılıç artığı Avrupalılar, dominiken rahip savaşçılarla karşılaşırsınız söz gelimi 12-13. yüzyıl Konya'sının sokaklarında. Bütün bu akvam Konya'nın tescil ettiği ruhta bir aradadır; elbette zaman zaman çatışmalı bir birlikteliktir bu. Ama Kösedağ'da Selçuklu ordusuna komutanlık yapan kişinin Abhaz olması ya da yine o orduda bir dominiken şövalyenin ya da Kürt komutanın bulunması şaşırtmaz bizi. Selçuklu sultanı II. Gıyaseddin'in Türkmen isyancılara karşı Frenk şövalyeleri, ordusuna kiralık asker olarak katmasına da aynı şekilde bakabiliriz. Konya Mevlevilik, Ekberilik, Bektaşilik, Ahilik, Evhadilik, Kalenderilik gibi farklı dini gruplaşmaların da merkezidir 13. yüzyılda. Kalenderiliğin, Haydariliğin şeyhlerinin merkez lengerleri Konya'dadır. Bektaşiliğin piri Hacı Bektaş-ı Horasani ile Ekberiliğin büyük üstadı Sadreddin Konevi, Hacı Bektaş'ın Konya halifesi Pir Ebi aracılığıyla mesajlaşır, Konevi fırsat buldukça Kırşehir'e gider Hacı Bektaş'la, Ahi Evren'le görüşür. Evhadüddin Kirmani'nin bağlısı ve sonra onun ölümüyle Evhadiliğin başına geçen Zeynüddin Sadaka, Konevi ile hemderstir; Konevi'nin oğlu Sadüddin Çelebi'nin de mürşididir aynı zamanda. Yine eser telif edecek kadar yeterli Farsçası bulunmayan Konevi'nin eserlerini Farsça'ya çeviren Ahi Evren'dir. 13. yüzyıl Konya'sı nereden nasıl bakarsanız bakın İslam medeniyetinin bütün seçkin simalarının bir şekilde uğrak yeri olmuştur: Muhyiddin İbn-i Arabi, El-Mevakıf yazarı ve fütüvvet teşkilatının kurucusu Şeyh Şihabüddin Ömer es-Sühreverdi, Lemaat müellifi Fahrüddin Iraki, Heyakilu-n Nur müellifi Şihabüddin Sükreverdi el-Maktul, Necmeddin Daye, Fütüvvet Teşkilatı'nın Anadolu sorumlusu, yani Şeyhu'ş Şuyuhu'r-Rum Evhadüd-din Kirmani, Ahi Evren, Baba İlyas-ı Horasani bağlıları, Hacı Bektaş-ı Horasani bağlıları, Şeyh Edebali, Kalenderiliğin büyük şeyhi Ebubekir Niksari, Haydariliğin büyük şeyhleri Ömer-i Girîhi ve Hacı Mübarek-i Haydarî gibi isimlere Konya'da rastlamak mümkündür.
Diyeceğim o ki siyasi ve sosyal hayatın yanı başında medreseleri, tekkeleri, dergah ve lengerleriyle can-lı bir geleneğin, sürekli yenilenen tartışma gündemlerinin mekanıdır Konya. Anadolu'daki varoluşumuzun ruh köküdür.

Mevlana 1230’larda Konya’ya geldiğinde Alaeddin Keykubat tahtta. Sonrasında 2. Gıyaseddin tahta geçiyor. Mevlana ile devlet erkanının arası nasıl o dönemler?

Mevlana babası Bahaüddin Veled'le birlikte 1228'de Konya'ya geldiğinde 21 yaşında bir delikanlıdır. Döneme ait vekayinamelerde, Mevlevi kaynaklarda rastladığımız şey şudur: Mevlana, Şems'in gelişine kadar, yani 1243 tarihine dek Konya halkı tarafından sevilen, saygın bir müderristir. Halkın sevdiğini devlet erkanının sevmemesi düşünülemez elbette. Ancak tarihi vesikalarda pek bahsedilmese de 1241'de patlak veren Babailer İsyanı öncesinde Ahiler ile Mevlana bağlıları arasında bir münakaşanın var olduğuna dair kuvvetli izler var. Ahi Evren'in, II. Gıyaseddin'in vergileri artırması sonucu zor duruma düşen Türkmenlere yakın durması neticesinde hapsedilmesi ve ardından 1241'de Babai isyanının patlak verip II. Gıyaseddin'în Malya ovasında kiralık Frenk askerleri marifetiyle isyancı Türkmenleri kılıçtan geçirtmesiyle sonuçlanan olaylara ilişkin Mevlana'nın doğrudan herhangi bir açıklamasının olmaması kafalarda soru işaretleri oluşturuyor. Fakat bunları tarihi kaynaklara dayandırmadan ifade etmek güç.

Şems’in Mevlana’nın hayatındaki rolünün abartıldığını belirten kaynaklar var. Şems’in siyasi bir misyonu var mıydı o dönemde? 

Şems'in siyasi bir misyonu olduğunu düşündüren karineler var elbette. Ancak bazılarının Şems'i dedesinden dolayı Hasan Sabbah ve Alamut Kalesi'yle bağlantılı düşünmeye çalıştıklarını görüyoruz. Doğrusu bu tür konularda her zaman şüpheci davranılması gerektiğini ve spekülasyondan kaçınmanın her zaman bizi yanlıştan koruyacağını düşünüyorum. Bize yakışan da budur. Diğer yandan Şems'in gelişi, Mevlana'nın Şems ile muhabbeti ve Moğol istilası gibi etkenler Konya ahalisi ile Mevlana arasındaki sıcaklığı bir tür küskünlüğe dönüştürmüş gibidir. Özellikle Mevlana’nın Şems'in öldürülmesiyle birlikte o dönem devlet ricaliyle epey gerginlikler yaşadığını biliyoruz. Şems'in ölüm emrini dönemin Adliye nazırı vermişken Mevlana, Ahi Evren'i suçlar. Hatta, Ahi Evren'in vezirlikten ayrılıp Kırşehir'e yerleşmesinde Moğollar'ın baskısı kadar Mevlana'nın ona karşı sergilediği muhalefetin de önemli bir yer tuttuğu söy-lenebilir.

Mevlana’nın Moğollara karşı takındığı “diplomatik” tavra tam olarak nasıl bakmalıyız sence? 

Kösedağ savaşının ardından Selçuklu devletinin bir nevi Moğol vassalları eliyle yönetilmesi ve Mo-ğollara her yıl ödenen yüksek haraçlar, halkın sırtındaki vergi yükünü artırmış, toplumsal buhran derinleşmiştir. Fahreddin Razi'nin Konya'daki öğrencilerinden Kadı İzzeddin, Emir Şerefeddin Herevi gibi zatların Moğollara isyanlarının da kanlı şekilde bastırılışı, birçok ahi pirinin yanısıra, Zeyneddin Sadaka gibi Evhadüddin Kirmani'nin halifesinin şehit edilişi, bu isyanlara karşı Mevlana'nın tutumunun menfi oluşu gibi durumlar da Mevlana ile Konya halkının arasını açmış görünür. Ancak Mevlana özellikle 1255'lerden sonra devlet ricaliyle ilişkilerini hızlı bir şekilde düzeltmiş, halkın muhalefetine karşın özellikle Moğol kumandan Nureddin Caca, Emir Pervane gibi devlet adamı müridleri aracılığıyla bu ilişkilerdeki etkisini artırmıştır. Mevlana'nın Moğollarla ilişkisi elbette sık sık tartışmalara konu olur. Doğru ya da yanlış, Mevlana bir karar vermiştir ve o kararının gereğini yerine getirmiş, sonraki dönemlerde de onun olumlu meyvelerini almıştır. Diplomatik ya da değil. Ya da şimdiki deyimle "real-politik." Bunu tartışmak bizim o dönem yaşananları daha iyi kavramamıza yol açacaksa ancak mümkün ve gereklidir. Mevlana'nın tutumunu eleştirmek gerekli mi? Ne işimize yarayacak? Bugünümüzü ve geçmişi daha iyi kavramamızı mı sağlayacak? Bu konudaki tartışmaların bu soruları ıskalamaması en büyük dileğim.

Sadreddin Konevi’nin üvey babası İbn-i Arabi’nin yolu da Konya’dan geçmiş dedin. İbn-i Arabi, Sadreddin Konevi ve Mevlana arasında sarsıcı bir ilişki var mı? 

Sadrüddin Konevi'nin babası Mecdüddin İshak ile İbn Arabi, Endülüs'ten arkadaştırlar. Hicri 618, miladi 1221'de Mecdüddin İshak vefat ettiğinde Konevi 13 yaşında bir çocuktur. Annesi Gevher Sultan, Muhyiddin Arabi'nin taht-ı nikahına geçer ve İbn Arabi Konevi'ye "oğlum" der. Sadreddin Konevi 19 yaşına geldiğinde kendisine el-Fakih, el-Alim, el-Hafız dedirtecek kadar da bilgedir. Bir yandan üvey babası İbn Arabi'den diğer yandan Kirmani'den tasavvuf dersi ve terbiyesi almaktadır. Sadreddin Konevi ile Ahi Evren'in de iki sıkı dost olduğunu söylememiz gerekir. Tarihi kayıtlarda Mevlana ile İbn Arabi'nin karşılaştığına dair herhangi bir kayıt yok. Moğol işgali sonrası Anadolu'da Ahi Evren, Sadreddin Konevi ve Mevlana arasında kuracağımız ilişkiler matrisinde iki temel parametre belirlemek mümkün. Bu parametrelerden ilki siyasi iken ikincisi tasavvufidir. Buna göre Sadreddin Konevi ile Ahi Evren siyasi bakımdan müttefikken, tasavvufi bakımdan aralarında ihtilaf vardır ve zaten bu konu devamlı aralarındaki tartışmaların temel meselesidir. Diğer yandan Mevlana ile Konevi siyasi olarak ihtilaflıyken tasavvufi anlayışları birbirlerine yaklaşır. Mevlana ile Ahi Evren'in hem siyasi bakımdan hem de tasavvufi anlayış bakımından muhasım olduklarını gözlemleriz. 1262'de Kırşehir'de oğlunun Mevlana’nın müridi olan komutan tarafından öldürülmesinden sonra Konevi'nin epey karamsarlaştığı, o tarihten sonra sadece hadis okuduğu, fazladan bir şeyler yazmadığı, okuduklarına notlar düştüğünü biliyoruz. Yine Mevlana'nın cenaze namazını kıldırmak istememiş, onun yerine Siracüddin Urmevi Mevlana'nın cenaze namazını kıldırmıştır.

Bazı kaynaklar Mevlana’nın dönemin -senin de yazılarında çok sık bahsettiğin- Burne-i Pişe-gan'ı ile arasının çok iyi olmadığını söyler. Kimdir bu Burne-i Pişegan? O dönemi anlatır mısın biraz?

Burne-i pişegan dönemin vakanüvisi İbn Bibi'nin eserinde kullandığı bir deyim, bugünkü Türkçe'ye anlamını "kelek kesenler" olarak çevirmek mümkün. Vakanüvisimiz ahi babalar, yiğit başılar, ulema, suffa, umera ve vüzera gibi bir şehirde yerleşik farklı zümrelerin hepsini birden kastediyor bu deyimle. Sosyal, iktisadi, siyasi, dini ve kültürel hayatta da etkin bir roldedir bu zümreler. Ahiler, yani esnaf, dini kanaat önderleri, komutanlar, vezirler ve diğerleri, yani cümle baldırı çıplaklar… Sultan, saltanatını koruyabilmek için bu zümrelerin onayını almak zorundadır. Bir yerde kimin sultan olup kimin sultan olamayacağına karar veren bir danışma meclisi gibidir burne-i pişegan. Konya'da en zor dönemlerde ortaya çıkan bir gönül ortaklığıdır yani. Konya esnafı ile Mevlevilerin arasının pek iyi olmadığını biliyoruz. Esnafın Ahi Evren bağlısı oluşu, Sadreddin Konevi'nin çocukluk arkadaşı Zeyneddin Sadaka'nın Moğollarca şehit edilmesinin kabahatlisi olarak Mevlana'yı görmesi, yine Konevi'nin oğlu Sadüddin Çelebi'nin Mevlana'nın müridi Nu-reddin Caca'nın komuta ettiği ordu tarafından şehit edilişi gibi konular da işin içindedir elbette. Ki, Ekberiler ile Mevleviler'in 700 yıl boyunca Konya'da karşılaştıklarında selamlaşmadıkları bile vakidir. 1920'li yıllarda Konya'da 2. Or-du Müfettişi olarak bulunan Fahreddin Altay hatıralarında Konya ahalisinin Mevlevi dedelere soğuk baktığını yazar. Az önce de söylediğim gibi kökleri Horasan'a dek uzanan bir münakaşanın devamıdır Ahilik ile Mevlana arasındaki tartışmaların özü. Moğol istilasına karşı benimsenen farklı tavırlar da elbette buna tuz biber ekmiştir. Hatta kanlı çatışmalar vuku bul-muştur.

Dönemin tek hakim dini önderi Mevlana, sonrasında tek “hakim dini damar” Mevlevilik midir? Ne anlatırsın bu konuda? 

Mevlevilik elbette Mevlana sonrasında kurulmuştur. Bu açıdan Mevlana dönemi Konya'sında "hakim dini damar"ın Mevlevilik olduğunu tabii ki söyleyemeyiz. Hanefi fıkhının yaygınlaştığı bir dönemdir bu dönem üstelik. Yine de farklı medreselerde farklı fıkıh ekolleri vardır. Siracüddin Urmevi Şafii fıkhını temsil eder. Sadreddin Konevi, Mağripli sayılır ve Maliki'dir. Yine de Hanefiliğin giderek Konya'da yaygınlaştığını görürüz. En azından saltanat üyelerinin amelde mezhebi Hanefilik'tir. Daha da önemlisi Mevlevilik Konya'da hiçbir zaman "hakim dini damar"ı teşkil etmemiştir. 14. yüzyıldan beri Konya'da etkin olan tasavvufi zümrelerden Bektaşilik, Vaka-i Hayriye ile bu gücünü yitirmiştir. Ekberi damar, diğer tüm tasavvufi akımlara fikir babalığı yapan seçkinci bir konumda olmayı yeğlemiştir. 17. ve 18. yüzyıllardan itibaren Nakşibendilik kolları Konya'da kitlesel bir dayanak bulmuş ve zamanımıza kadar da bu gücünü korumuştur. Mevlevilik ise reaya zemininde değil, devlet ricali arasında hakim konumdadır.

Konya’da hâlâ gün yüzüne çıkmamış tekke ve mezarlardan bahsediliyor...

Şunu düzeltelim: Konya'da gün yüzüne çıkmamış mezarlar değil, belki bilinen ve fakat yerleşime açmak için yok edilmiş mezarlar ve mezarlıklar vardır. Cumhuriyetin ilk yıllarında işgüzar Mevlevi muhibbi bazıları tarafından ortadan kaldırılmaya çalışılmış Ahilik yanlısı kişilerin türbeleri vardır. 1924'te dönemin belediye reisi Muhlis Koner, Şerefeddin Herevi'nin, Ulvi Sultan'ın, Kadı İzzettin'in türbelerini dinamitle havaya uçurmuştur. 1924'te Aziziye Camii'ni park yapmak için ortadan kaldırmaya karar veren Fahreddin Altay'ı cuma namazlarını bu camide kılan Naci Paşa engeller. Fakat Fahreddin Altay, caminin doğu kısmında bulunan mezarları ortadan kaldırır ve bölgeyi park haline getirir. En acısı ise Şerefeddin Camii'nin güney batısındaki mezarların başına gelir. Mezarlar kaldırılır ve yerine hela yapılır. Neyse ki son dönemde o hela oradan kaldırılıp bölge parka çevrildi. Konya'nın dört bir yanı mezarlıktır. Bu normaldir, en az 4 bin yıllık bir yerleşim bölgesinden bahsediyoruz.

Müstakil Gazete

14 Ocak 2016 Perşembe

Milliyetçi, muhafazakar ve İslamcı bir üstat

Cumhuriyet dönemi İslamcılığı’nın muallim-i evveli saydığımız Necip Fazıl Kısakürek, imza olarak, şair, düşünür ve eylem adamı veçheleriyle ele alınabilecek çok yönlü bir kişiliğe ve metinler toplamına işaret eder. Gerek şiirleri, gerek Büyük Doğu dergisi olmak üzere çeşitli yayın organlarında dile getirdiği siyasi-ideolojik görüşleri ile 1940’lardan itibaren ülkede şekillenen toplumsal, fikri, siyasi ve ideolojik tartışma ve çatışmalara doğrudan müdahil olabilmiş; hatta bu tartışmalarda “merkezi figür” olarak bile ele alınmıştır.
Özellikle 1960 sonrasındaki milliyetçi-muhafazakar anlayışların her çeşidinin üzerinde uzlaştığı bir isim olarak görünür, bu anlayışların birbirleriyle Necip Fazıl Kısakürek üzerinden konuştuğu, onun fikirleri aracılığıyla hayata baktıkları düşünülebilir. Milliyetçi, muhafazakar, İslamcı yaklaşımların her birinin farklı yönlerden kendisine üstad bellediği Necip Fazıl Kısakürek’in fikri yönüyle ilgili kapsamlı çalışmaların yapılmamış olması, var olan çalışmaların da büyük ölçüde hissi kalışı kültür ve düşünce dünyamız açısından önemli bir eksiktir.
Necip Fazıl Kısakürek’in doğumunun 110. yılı münasebetiyle 31 Mayıs 2014’te Zeytinburnu Belediyesi’nin düzenlediği bir sempozyumda sunulan tebliğlerle Necip Fazıl’ın hayatını, edebi, fikri ve siyasi yönlerini ele alıp çözümleyen yazılardan oluşan Necip Fazıl Kitabı’nı İsmail Kara, Asım Öz ve Aykut Ertuğrul yayına hazırlamış. Kitap, sosyal bilimlerin farklı alanlarında Türkiye’nin temel siyasi, kültürel ve fikri tartışma konuları muvacehesinde Necip Fazıl Kısakürek’in fikri mirasına daha iyi nüfuz etmemizi sağlayacak makaleler içeriyor.
Üç bölümden oluşan kitabın ilk bölümü Necip Fazıl Kısakürek’in hayatını ele alıyor. Hayatı hakkında bilinen bazı yanlışları düzeltmeyi de amaçlayan bu bölümde onun çıkardığı dergilerin ve eserlerinin kronolojik sıralaması da yer alıyor. İkinci bölümdeki yazılarda ise Necip Fazıl Kısakürek’in sanat ve edebiyatı, şiir, tiyatro ve hikaye anlayışı tartışılıyor.
Necip Fazıl Kısakürek’in fikri-siyasi mücadelesini inceleyen yazıların yer aldığı üçüncü bölümde ise onun tartışmalarını, polemiklerini, yönelimlerini, uzak ve yakın geçmişle kurduğu etkileşimi irdeleniyor. Özellikle Necip Fazıl Kısakürek’in fikriyatının yer yer birbirine taban tabana zıt bir biçimde yorumlayan yazıların yer aldığı bu bölüm, Necip Fazıl Kısakürek’ten bugüne kalanın ne olduğunu da tam anlamıyla ele almamıza imkan sağlayacak farklı bakış açılarının oluşturulmasına elveriyor.