16 Ocak 2017 Pazartesi

Aristoteles’in en önemli yorumcusundan Metafizik şerhi

Aristoteles’in en önemli yorumcularından biri olarak bilinir İbn Rüşd. Onun hemen her eserine küçük, orta ve büyük şerhler yazan İbn Rüşd’ün bu şerhleri erken dönemlerde Latince ve İbranice’ye de çevrilmiştir. Avrupa felsefesi içinde Aristoteles’in keşfinin İbn Rüşd’ün şerhleri sayesinde olduğu açıktır. Avrupa, Aristoteles mirasını İbn Rüşd’ün eserlerinin 12. yüzyılda Latince’ye çevrilmesiyle fark etmiştir. Böylelikle hem Ortaçağ Avrupa felsefesini hem de Yahudi felsefesini derinden etkilemiştir. Hatta Avrupa’da İbn Rüşd’ün etkisi, İbn Rüşdçülük akımı altında bütün Avrupa’yı sarmıştır. Dante’nin üstadı Cavalcanti’nin amore (aşk) anlayışından Rönesans sonrası Avrupa’da din üzerine belirmeye başlayan siyasi tartışmalara kadar birçok alanda ve kişide İbn Rüşd’ün etkisi görülür. Yer yer İbn Rüşd ve İbn Rüşdçülük Papalık ve Katolik kilisesine karşı maske olarak bile kullanılır Avrupalı “laik” yazarlar tarafından. 
Kayıp halka
Modern dönemlerde de Aristoteles’in eserlerine İbn Rüşd tarafından yapılan şerhler etkili olmayı sürdürmüş; hatta bu şerhler felsefe tarihindeki kayıp halkayı açığa çıkarmada kullanılmıştır. Aristoteles’i, sisteminin bütünlüğü içinde yeniden inşa eden ve günümüzde de Şarihler Şarihi unvanıyla bilinen İbn Rüşd’ün sayesinde orijinal Aristoteles’i ya da daha doğru bir deyişle bugünkü geçerli Aristoteles’i tanıdığımız bile iddia edilebilir. En azından İbn Rüşd’ün Aristoteles’in eserlerine yazdığı şerhler, onun eserlerinin okunup anlaşılmasının da önünü açar. İbn Rüşd’ün Aristoteles üzerine çalışmaları 30 yıllık bir dönemi kapsar ve bu dönem içinde İbn Rüşd, erişemediği “Politika” eseri haricinde Aristoteles’in bütün eserlerine şerhler yazar. Ona göre yegâne filozof Aristoteles’tir. İbn Rüşd’ün Aristoteles’in Metafizik’ine yazdığı büyük şerhin ilk kısımlarının ne Arapça çevirisi ne de şerhi elimizde bulunmaktadır. Bunun yanında, Latince ve İbranice çevirilerinde de büyük şerhin eksik kısımlarına henüz rastlanmamıştır. İslam felsefesinin Antik Grek mirasının modern dönemlere intikalinde sadece aracı bir rol oynadığı ve öneminin sadece bu olduğu şeklinde özetlenebilecek oryantalist söylemlerin şematikliğini de kavramamıza el veren bu şerhler modern felsefenin oluşum şartlarını da yeniden gözden geçirmemize imkan veriyor. 

7 Ocak 2017 Cumartesi

Toplumu nesneleştirmekten "süreç sosyolojisi"ne

Almanca ilk basımı 1939’da iki cilt halinde yapılmış Uygarlaşma Süreci adlı şaheseriyle 20. yüzyılın önemli sosyologları arasında yer alan Norbert Elias, ancak 1960’lardan sonra etkili bir düşünce figürüne dönüşür. Geç gelmiş bu şöhreti gösteren olay ise 1977’de verilmeye başlanan Theodor W. Adorno ödüllerini ilk kez alan Elias’ın 80 yaşında olmasıdır.
Uygarlaşma Süreci’nin 1969’da İngilizce’ye çevrilerek yayınlanmasının ardından 1970’lerden sonra akademik dünyada sosyolojiye kattığı özgün yaklaşımıyla ekili olmaya başlar. Elias’ın 1970’te Sosyoloji Nedir adında bir kitap daha yayımlar. Bir anlamda 20. yüzyıl sosyolojisine giriş kitaplarından biridir, belki de ne önemlisidir.  Elias’ın sosyolojiyi, birey ve toplumu nasıl kavradığına ilişkin çok önemli bir metindir aynı zamanda.
Yahudi bir aileden gelme bir Alman vatandaşı olarak Birinci Dünya Savaşı’nda Alman ordusunda savaşan Elias’ın savaştan duyduğu dehşetin onu savaş sonrası dönemde birey, toplum, devlet ve bunlar arasındaki ilişkileri, bu ilişkileri yöneten dinamikleri incelemeye yönlendirdiğine hiç kuşku yok. Sosyolojiyi esas itibariyle “süreç” kavramı etrafında ve üzerine kuran Elias, birey-toplum, sınıf-statü vb. klasik sosyolojinin analitik kavram ve araçlarını bu temel kavram etrafında yeniden yorumlar.
Avrupalılık habitusu
Ona göre sosyoloji biliminin bir “nesnesi” olacaksa bu nesne, birey, toplum vb. katılaştırılmış kavramlarla ifade edilemez. Çünkü bizatihi sosyolog da toplumun bir üyesidir; içinde yaşadığı toplumu “nesne”leştirip katılaştırması, dahil olduğu toplumsal ilişkiler sebebiyle mümkün olmayacaktır. Toplumsal ilişki ve süreçleri kendisine özgü “karşılıklı bağımlılık” ve “figürasyon” kavramlarıyla ele alıp irdeleyen Elias böylelikle “süreç sosyolojisi” diyebileceğimiz son derece özgün bir sosyolojinin de temellerini atar.
Elias’ın sosyolojisinde odak noktası seçtiği kavramlar ‘güç’, ‘davranış’, ‘duygu’ ve ‘bilgi’dir. Uygarlaşma Süreci’nin ilk cildinde Avrupalılık habitus’undaki tarihsel akış ve değişimleri ele alır. Şiddet, cinsel davranış, bedensel işlevler, konuşma formlarında vb. konulardaki standartların ortaçağ sonrası Avrupa’sında nasıl utanç ve iğrenme formlarına dönüştüğünü irdeler.
Sosyoloji Nedir’de ise Elias, sosyolojiye kendi yaklaşımının yol haritasını bize sunmaktadır. 1970’lerden sonra sosyolojinin en önemli ustalarından biri addedilen Elias’ın süreç sosyolojisinin temel kavramlarına bakışını ortaya koyan eser Türkçe’deki sosyoloji kitaplığının temel eserlerinden biri olmaya namzet.

28 Aralık 2016 Çarşamba

Batıcı aydınların Felsefe Mecmuası

Türkiye’de kökleri Tanzimat reformlarına kadar giden Batılılaşma hareketlerinin beraberinde yeni bir fikri hareketlenmeyi getirdiği de kuşkusuzdur. İlkin kurumsal, bürokratik, askeri ve eğitsel düzeylerdeki reformlarla başlayan Batılılaşma hareketlerinin Batıcı aydınlar eliyle topluma nüfuz etmeye başladığı bu fikri hareketlenme, tartışma ve müzakereler özellikle II. Meşrutiyet döneminde birbirinden farklı toplumsal düşünme yordam ve akımlarına da yol açmıştır. İslamcılık, Türkçülük, Osmanlıcılık gibi akımlar Batıcı fikir akımlarının hegemonize ettiği bu tartışma bağlamı içinde Osmanlı devletinin çöküşüne engel olma amacıyla formüle edilmiş farklı çözüm yollarını temsil eder.
Türkiye’de Batı tarzı felsefi düşünme yordamlarının uç vermesi ve hatta bu yordamlara uygun felsefi kavram ve söz dağarının da gelişmesi aynı döneme tekabül eder. Osmanlı’nın yıkılışı sonrasında Türkiye Cumhuriyeti yılları boyunca hemen her dönem farklı kılık ve kıyafetlerle karşımıza çıkan tartışmalarda da farklılaşmaların soykütüğünü II. Meşrutiyet döneminden yola çıkarak oluşturmak ve yine hatta Cumhuriyet döneminde gelişen fikri cepheleşmelerdeki tarafları ilkin II. Meşrutiyet döneminde süregelen tartışmalarda teşhis etmek gayet mümkündür.
Osmanlı Batıcılığı
Osmanlı Batıcılığı içinde fikri etki bakımından ön plana çıkan Beşir Fuad, Abdullah Cevdet gibi isimlere ek yeni fikirleri topluma tanıtma ve bunların propagandasını yapma gücü bakımından da önemsenmesi gereken başka simalar vardır. Ahmed Nebil, Baha Tevfik, Suad Eldem gibi isimler bunların başında gelir.
İbrahim Edhem’in Réné Descartes’dan çevirdiği Usul Hakkında Nutuk kitabıyla başlayan Batı felsefi geleneğinden yapılan çevirilerle yeni düşünceleri Osmanlı toplumunda tanıtma, Batı tarzı felsefe yapma sürecinde bu isimler temsil ettikleri “materyalizm” mesleğiyle de dikkat çekerler. Louis Büchner’den çevirdikleri Madde ve Kuvvet eseriyle yoğun bir protestoyla ve reddiyelerle karşılanmış bu isimlerin II. Meşrutiyet sonrasındaki tüm tartışmalarda en azından fikri bakımdan belirleyici bir rol oynadıklarına hiç kuşku yoktur.
“Din gayrı ihtiyari bir felsefe, felsefe gayrı ihtiyari bir dindir” sloganı ve “Muarızlara hürmet, lakayıtlara merhamet” alt başlığıyla yayınlanan Osmanlı’nın isminde felsefe geçen ikinci mecmuasıdır Baha Tevfik ve arkadaşlarının yayınladığı Felsefe Mecmuası.
Her ikisi de “materyalizm” mesleğini benimsemiş Ahmed Nebil ile Baha Tevfik’in birlikte kurduğu Teceddüd-i İlmî ve Felsefî Kütüphanesi aracılığıyla yayınlanan 11 kitapla Osmanlı devletindeki Batıcı düşüncelerin II. Meşrutiyet devrindeki seyrini izlemek de mümkündür. Dergi Abdullah Cevdet, Subhi Eldem, Baha Tevfik ve diğer Batıcı aydınların kaleme aldığı ya da çevirdiği yazılarla bu devirdeki tartışma gündemlerine ışık tutuyor.

13 Aralık 2016 Salı

Gündeliğin içindeki sınırlar ve özgürleşme fırsatları

Hegel’in söyleyişiyle “En aşina olduğumuz, ama illa ki bilinen” bir şey değildir gündelik hayat. Tüm bireysel ve toplumsal aktivitelerin “ortak zemini” ya da “bağlayıcı dokusu” gündelik hayattır. Gündelik hayat her insan tekinin bir diğeriyle, doğayla, kurumlarla karşılaştığı, karşılıklı etkileşime girip dönüştüğü ya da dönüştürdüğü, iletişimsel becerileri edinip geliştirdiğimiz, çeşitli kuralları ve kavramları formüle edip uyguladığımız, birbirinden farklı ve çok çeşitli arzuları, acıları, mutluluk ve hüzünleri hissettiğimiz ve böylelikle bütün bunlarla birlikte insanlar içinde bir “insan” olduğumuz bir ortamdır.
Michael Gardiner, Gündelik Hayat Eleştirileri adıyla Türkçeleştirilen kitabındaki amacının gündelik hayatı ele alan sosyolojik çalışmalara bir giriş yapmak ya da modern gündelik hayatın farklı veçhelerinin özsel bir değerlendirmesini sunmak gibi genel amaçlar olmadığına işaret ediyor. Onun amacı teorik açıdan daha özgül: Anglo-Amerikan akademik dünyasında sıkça göz ardı edilen, gündelik hayat literatürüne ilişkin “gizli” bir geleneği gün yüzüne çıkarmak ve buna dair kapsamlı bir izah denemesi geliştirmek.
Dada ve Sürrealizm
Gündelik hayat eleştirilerindeki bu “gizil” ya da “karşı geleneği” Gardiner, yapısalcı yaklaşımların nesnelciliğiyle, konvansiyonel hermenötik yaklaşımların öznelci eğilimleri arasındaki dikotominin üstesinden gelmeye çalışan eleştirel bir yaklaşım olarak konumlar. Bu kapsamda kitabında ayrıntılı bir şekilde ele aldığı isim ve akımlar Dada ve Sürrealizm, Mikhail Bakhtin, Guy Debord ve Raouil Vaneigem ile temsil edilen Sitüasyonist Enternasyonal, Agnes Heller, Michel De Certeau ve Dororthy E. Smith’dir.
Gardiner’e göre, gündelik hayat her ne kadar rutinleşmiş, durağan ve düşünümsel olmayan öge ve özellikler sergilese de aynı zamanda son derece şaşırtıcı bir dinamizme, içsel bir kavrayış ve sınırsız yaratıcılık anlarına da sahiptir. Gündelik hayat zannedildiğinin aksine çok boyutlu, akışkan, kırılgan ve değişkendir.
Gardiner, açığa çıkarmayı umduğu isimlerin asıl derdinin gündelik hayatı sorunsallaştırmak olduğunu ileri sürer. Bu yüzden bu teorisyenlerin asıl muratlarının, gündelik hayatın çelişkilerini ortaya koymak, gizli kalmış potansiyelini gün yüzüne çıkarmak ve aleladelik anlayışımızı eleştirel bilgi seviyesine yükseltmek olduğunu ileri sürebiliriz.
Ele aldığı teorisyenlerin (post)modern sosyolojik teori ve düşüncelerden farklılıklarını ve bu karşı gelenekte egemen olmuş ana temaları eseri boyunca irdeleyen Gardiner’in kitabı gündelik hayatın dayattığı sınırların ve aynı zamanda sunduğu özgürleşme fırsatlarının da izini sürüyor.

23 Kasım 2016 Çarşamba

Yazmak hem zehir hem de bir tedavidir

20. yüzyılın en çok tanınan filozoflarından biridir Jacques Derrida. Heidegger ve Husserl ile başladığı felsefe serüveninde Batı tarzı felsefe geleneğine dönük kapsamlı sorgulamalarıyla tanıdığımız filozof, özellikle 1960’lı yılların ortalarında fenomenolojiye (Husserl), psikanalize (Lacan), dilbilime (Saussure) ve yapısalcılığa (Levi-Strauss) yönelik yaptğı çığır açıcı önemdeki eleştirel okumalarıyla Batı tarzı felsefe yapmaya içkin logosentrizmin (sözmerkezciliği) ve mevcudiyet metafiziğinin kavramsal dikişlerini sökmeye girişir.   Heidegger’i şehirlileştirdiği söylenen hermenötik üstadı Gadamer’i sağ Heideggerci olarak niteleyen Amerikalı filozof-teolog John D. Caputo, Derrida’yı sol Heideggerci olarak niteler bu sebeple. Bir “açıklık” filozofudur bir bakıma Derrida. Anlamın, metnin, dünyanın, sözün, kimliğin kapatılamazlığını konu edinir hep. En ünlü eseri Of Grammatology’de Batı’nın mevcudiyet metafiziğine içerik veren şeyin söz ve yazı karşıtlığı olduğunu savunur ve bu karşıtlığı çözüştürür. Heidegger’den ödünç aldığı “mevcudiyet metafiziği” kavramıyla Derrida mevcudiyetin hem olanaklı hem de olanaksız olduğunun farkında olmamayı düşündürür.   
Yazı-söz karşıtlığı   
Derrida’nın çığır açıcı çalışmalarını yaptığı ilk döneminin bir ürünü olan Platon’un Eczanesi, özdeşliğin, kimliğin, aklın, logos’un temas ettiği ve hakim olma mücadelesi verdiği gerçek’in temel olarak akışkan, anlaşılmaz ve muğlak olduğunu öne sürer. Platon’un en önemli diyaloglarından biri olan Phaedrus’tan yola çıkan Derrida yazı-söz karşıtlığına dayalı tartışmaya yeni bir boyut kazandırır. Platon’un kullandığı ve hem zehir hem panzehir anlamına gelen pharmakon kavramını devreye sokan ve Phaedrus’u bu kavramla birlikte yeniden okuyan Derrida yazmayı ve okumayı esasen görünmeyen ve geri çekilenle yüz yüze gelmeden bir temas, onun yokluğunu, bıraktığı boşluğu anlam üreterek doldurmaya meyleden bir akış olarak düşünür. Yazmak/konuşmak bu anlamda hem bir zehir, hem de bir tedavidir. Platon’un yazının kökenine dair Phaedrus’ta aktardığı eski Mısır mitinden başlayarak yazı ve söz karşıtlığının Batı tarzı felsefe yapma geleneğindeki meziyet ve kusurlarını yine kendine özgü, parlak ve parlak olduğu kadar da anlaşılması güç bir üslupla sorguluyor Derrida.    
Okunması epey zor bir filozof Derrida. Buna rağmen, Derrida’nın genel okur için zor anlaşılır dilini yaptığı tercümeyle gayet okunaklı ve anlaşılır bir Türkçe’ye çeviren Zeynep Direk’in eserin anlaşılırlılığına yaptığı bu katkının da değerli olduğunu ayrıca belirtmek gerekiyor.   

Modernleşme tarihimizin en sert tartışmaları

Tanzimat döneminin oluşturduğu siyasal ve kültürel iklim içinde ve Batılılaşma çabalarının önemli evrelerinde siyasal, kültürel ve eğitsel çalışmalarda bulunmuş bir Osmanlı aydınıdır Münif Paşa. Arapça, Farsça, Fransızca, Almanca, İngilizce, Rumca gibi Batı ve Doğu dillerine aşinadır ve ilgi alanları arasında coğrafya, tarih, edebiyat, hikmet, hikmet-i tabîiye, hukuk, devletler hukuku, ilm-i servet vb. disiplinler de yer alır. Ulemaya mensup bir aile içinde yetişerek hem medrese ve hem de modern Batı eğitimi alması, eğim hayatının önemli bir bölümünü Mısır’da tamamlaması ve Osmanlı Devleti’nin Batılılaşma döneminde etkin roller üstlenmiş Tercüme Odası deneyimi Münif Paşa’nın fikri macerasının ana hatlarını belirler.
Münif Paşa’nın Mekteb-i Hukuk’tan öğrencisi Sâbit Efendi tarafından yayıma hazırlanmış hukuk felsefesi ders notları olan Hikmet-i HukukTürkçe’de Batı tarzı felsefe usulüyle yapılmış ilk “hukuk felsefesi” çalışmasıdır. Münif Paşa Hikmet-i Hukuk’ta tabii hukuk kavramına özel bir vurgu yapar. Ona göre hikmet-i hukuk, esasen tabii hukuktur. Düello hukuku gibi meselelere de yer veren eserin geniş ölçüde Batı kaynaklarına dayanılarak hazırlandığı söylenebilir. Metinde Kant, Montesqieu, Bentham ve Fichte gibi filozoflara atıflar yapılır. Münif Paşa’ya göre hukuk felsefesi, hukuk biliminin “zahir”ini oluşturan “kanunlar ile kanunlar kuvvetinde olan örf ve âdetler ve teamüller”e nispetle onun bâtın halini temsil eder. Yani mezkûr kanun, örf ve adetlerin sebeplerini ve illetlerini beyan eder. Bütün kanuni hükümlerin ortaya çıkışının sebebi ve illetini açıklayan hukuk felsefesi bu açıdan bir çeşit doğal hukuku da ortaya koyar.
Peder-i müşfik
Sözgelimi Münif Paşa için “hürriyet, umûr-ı meşrû‘ada keyfe mâ-yeşâ hareket etmektir…” Bir anlamda liberal özgürlük anlayışlarına yakın durur Münif Paşa. Hürriyet, her türlü terakkiyâtın, ilerlemenin kaynağıdır ve hür olmayan insanın ilerlemesi ve şahsiyet kazanması mümkün değildir. Bir insanın kendini gerçekleştirmesi için hür olması gerekir. Ancak bu hürriyet, diğerlerinin hürriyetleriyle sınırlıdır. İnsanın güttüğü amaçlara göre hürriyetin çeşitlenen biçimleri olabilir: Hürriyet-i akliye, hürriyet-i sınaiyye, hürriyet-i şahsiye, hürriyet-i ticâriyye vb. Münif Paşa’ya göre bir toplumda hürriyet ancak insan kendini toplumun varlık sebebi olarak görürse gelişebilir ve ancak böyle bir vizyona sahip olan insan “toplumun faydasının kendi faydasında olduğunu” bilebilir. Bu idrake sahip olabilmek için insanın da talim ve terbiye edilmesi gerekir ki bunu da ancak peder-i müşfik makamında olan hükümetler yapabilir. Osmanlı Devleti’nin son yüzyılında yapılmış Batı tarzı felsefe çalışmalarını içeren ve yaklaşık 50 ciltlik küçük bir kitaplık boyutuna erişmiş Osmanlı Felsefe Çalışmaları dizisinin en önemli kitaplarından birini oluşturan Hikmet-i Hukuk150 yıllık modernleşme tarihimize egemen olmuş birçok tartışma konusunu yeniden düşünmek bakımından son derece önem arz ediyor. Bu düşünüme katkı sağlayacak eserlerin başında gelen Hikmet-i Hukuk’un günümüzdeki tartışmaların arka planını da aydınlatacağını söyleyebiliriz.

4 Kasım 2016 Cuma

Parlamentarizm ve başkanlık tartışmaları

Tanzimat dönemine dek uzanan Türk modernleşme tarihinin en gözde ve sürekli gündemde olan konusudur idari ve siyasi reformlar. Hemen her 10 yıllık dönemde bir krize giren bir idari ve siyasi sistem, beraberinde istikrarsızlık korkuları kadar bu korkulardan uzak kalmayı umut etmemizi sağlayacak reform beklentilerini de körükler.
Osmanlı döneminde ıslahat, Cumhuriyet döneminde idari reform ve 1980 sonrasında devlet reformu adıyla anılan idari reform tarihini iki ana döneme ayırarak ele alan Hüseyin Yayman, 1980 öncesindeki reform pratiklerini idari aygıtı Webergil anlamda yasal-ussal bir yapıya kavuşturmayı amaçlayan “idari reform” girişimleri, 1980 sonrasında küreselleşmenin etkisiyle sadece idari aygıtı değil devletin her kademesini dönüştürmeyi amaçlayan pratikleri ise “devlet reformu” girişimleri olarak niteliyor. Bu tarihe ilişkin Yayman’ın kitabında dikkatimizi çektiği en önemli nokta bütün bu reform süreçlerinin Türkiye’nin kendi iç dinamiklerinden çok uluslararası aktörlerin ve konjonktürel gelişmelerin hinterlandında yürütüldüğü, reformun bu süreçlerde “toplumsal bir talep” olarak ortaya çıkmadığıdır. Türkiye’deki mevcut düzenin 10 yılda bir darbenin olduğu, ülkenin kimileyin 70 cente muhtaç bir hale geldiği, IMF ile defalarca stand by anlaşması imzalamak zorunda kalındığı, neredeyse bir- bir buçuk yılda ortaya çıkan siyasi ve idari krizlerle, ekonomik ve toplumsal sorunlarla boğuşan bir düzen olduğu söylenebilir.
Sözün tükendiği yer
15 Temmuz’da yaşanan FETÖ’cü darbe girişiminin Türkiye’de 200 yılı aşmış modernleşme-yenileşme çabalarında sözün tükendiği yere işaret ettiğini belirten Yayman, bu çabaların maalesef temel toplumsal, idari ve sistemik soruna herhangi bir çözüm sunamadığını ifade ediyor.
Türkiye’nin mevcut halde “demokratikleşme-askeri darbe” sarmalından kurtulmasının mümkün olmadığını düşünürsek, yapısal bir reformun kaçınılmazlığına ikna olmamız zor olmayacaktır. Türkiye’de başkanlık sisteminin 45 yıldır tartışıldığını vurgulayan Yayman, Necmettin Erbakan, Alparslan Türkeş, Turgut Özal ve Süleyman Demirel gibi sağ liderlerin parlamenter rejimi eleştirip başkanlık sistemine geçilmesi gerektiğini savunduklarını ifade ederek aslında çok önemli bir hatırlatmada da bulunuyor. Zaman zaman birbirleriyle de kıyasıya mücadele etmiş bu siyasi figürlerin üzerinde hemfikir oldukları tek konunun “başkanlık” olması yeterince dikkat çekiciyken farklı perspektiflere sahip bütün bu siyasi figürlerin parlamentarizm eleştirilerinin de ciddiyetle el alınması gerekiyor.
Sorunun kişilerden çok sistemden kaynaklandığına değinen Yayman’ın eseri gerek devlet reformu konusunda gerekse başkanlık tartışmalarıyla ilgili olarak ufuk açıcı analiz ve iç görülere sahip.