10 Şubat 2017 Cuma

BİÇİMSEL VE TEMATİK AÇIDAN 'BENİM ÖLÜMÜM' ŞİİRİ

Ali Celep, Murat Güzel'in Fayrap'ta [2009, sayı:29] yayınlanan 'Benim Ölümüm' adlı şiirini biçimsel ve tematik bir okumaya tabi tuttu.

ŞİİR DEYİNCE – 24

[2009] [Fayrap] [Benim Ölümüm] [Murat Güzel] [22.sayı]
‘Onu düşünüyorum, benim ölümüm,
     benzeyecek mi sözgelimi, babamın
sözgelimi kronik bronşiti, söz gelmez mi
     onu düşünürüm, halkın ölümü
Bakın, değişiyor değil mi, düşünmek
     ten düşünmek geçiyor sözgelimi,
Kant gibi, saatini ayarlıyor ölüm de
     sokaktan geçerken, düşünceli biri’

a.(biçim)

‘Benim Ölümüm’ düşünsel düzeyde kurulmuş bir şiir.
Düşünsel düzeyde kurulan bir şiir derken, düşünce yolundan şiir yazmayı anlamıyoruz.
Bir düşünceyi şiirsel düzeyde işleyip geliştirmeyi, sözgelimi felsefi şiiri de kastetmiyoruz.
Akılla çalışan bir şiirden, çok dar anlamda, ama sınırları ancak bütünüyle okunduktan sonra belirginleşen, üzerine usulünce giydirilmiş form gibi görülebilecek bir nitelikten söz ediyorum.
Düşünce, şiire giydirilmiş, sahibinin görüntüsünü veren bir forma olarak üstünde duruyor.
Bir başka deyişle forması düşünsel düzeyde dikilmiş bir şiir.
Bu anlamda düşünsel düzeyde kurulu bir şiir, genellikle anlamın bağlamı üzerine yoğunlaşarak ilerler.
Böyle olunca da dizeler çok kez istiskal edilir. Giderek dizeden bahsetmek bile güçleşebilir.
Anlam yeri gelince iki cümlede ve fakat çok kez şiirin bütününde ya da sonunda toparlanır.
Anlam bağıntıları ise sürekli kaydırılarak, hem başka anlamlara kapı aralanır hem de yeni anlam bağıntılarının keşfi yolunda zemin hazırlanır.
İkinci Yenilerden özellikle Edip Cansever’in şiirlerinde örneklerini gördüğümüz gibi. 
Keza, Hölderlin’de, Rilke’de, Eliot’ta da sıkça müşahede ediyoruz; anlam bağıntılarıını kaydırma/hareketlendirme tekniğini.
Bu tekniğin olumlu yanı, bizi, bilincimizi zenginleştirmeye elverişli yeni okumalara yönlendirmesidir.
Olumsuz yanı, hisle düşünce arasındaki boşluğun bazen biri bazen de diğeri aleyhine ve fakat genellikle ikisinin de aleyhine, anlamın züppece tahrip edilmesidir.
Anlama yenilik kazandırma isteği, ustaca düzenlenmiş söz oyunlarına dönüşür ya da şiiri salt retoriğe, giderek deformasyona mahkûm eder.
Benim Ölümüm’de de deformasyon var, ama dozunda.
Tekrarlar, sözcük kırmalar var, ama yerinde.
Anlam bağıntılarını kaydırma tekniği var, ama züppece değil.
Onun için duruyorum ben de bu şiirin üzerinde, bu düzey bir şiiri ancak iyi bir şair yazabilir.
İyi şairlerin çoğu da Hüseyin Cöntürk’ün dediği gibi, sade akıldan, yoğun histen maada ikisi arasında bağdaş kurmuş soy yaşantıdan gelirler.
Murat Güzel de bir som inanç, bir soy yaşamadan gelen bir şair.
Onun şiirlerinde saf duygusal davranışlara pek rastlanmaz bu yüzden.
Kendi kişisel yaşantısını verdiği bu tarz şiirlerinde bile, gerçeğin içinden konuşur.

b.(tem)

Benim Ölümüm, ölüm temi üzerinden gelişen bir şiir.
Tasavvuf literatüründe ‘tefekkür-i mevt’ deneyimini anımsatan bir havası var gibi görünüyor.
Fakat okudukça şiirin bu havasının dağıldığını net olarak görebiliriz.
Bir kere sade kendi ölümüne odaklanmıyor şair, hemen üç cümle sonra, önce halkın ölümü, ikinci bölümün ortalarına doğru babasının ölümü, nihayetinde de şairlerin ölümü işe karışıyor.
Bu, sufi deneyime ters olsa gerek.
İkincisi; Kant, Puşkin var işin içinde, demek felsefe ve şiir de var bu deneyimin özünde.
Demek ölüm üzerine saf düşünme mevzu bahis değil.
Şair, düşünürken, düşünmenin kendisinin elan değişmekte olduğunun farkındadır.
Sadece düşünmenin kendisi değişmiyor, şair de düşünürken değiştiğinin bilinciyle konuşuyor.
Şair düşünürken başkalarının ölümüyle kendi ölümü arasında benzerlik ve bağıntılar kurmak istiyor.
Bu çaba, onu kaygılandırmakla birlikte, sonunda kendi ölümünü anlamlandırma yolunda bir beklenti içine sokuyor.
‘halk
Benim ölümümü uyurken hatırlayacak’
Burada kendi ölümüyle halkın ölümü, babasının ölümüyle şairlerin ölümü arasında biçim yönünden benzerlik (keder birliği) kurulurken, beklenti yönünden ya da elan değişen dönüşen düşünceler yönünden dile getirilememiş kontrastlara başvurulmuş.
Şiir temelde yok olmama arzusuyla şairin var olma azmi arasında gelişen bir gerilim hattında kurulmuş diyeceğim.
Şair, genelde ölümü, özelde kendi ölümünü düşünürken, kendi ölümünden sonra geriye kalacak şeyi kurtarma derdindedir desem yeridir.
Öte yandan kendini, bu derdine derman olabilecek halkına karşı bir suçluluk hali içinde hissettiğinden olacak (battaniyelere sarıp uçuruma attığımız halk) görünmez ölümün yanı başında kederli arayış/ihale kendine kalmıştır.
Şair ölüm gerçeği dışında her şeyin değişip dönüştüğünü, kendi ölümünü düşünürken, halkın ölümüne, babasının ölümüne, nihayet şairlerin ölümüne her şeyin birden nasıl değiştiğini, düşünmenin içinden geçen düşünmenin de değiştiğini mevzuyu nesnel düzleme çekerek açıklamaya çalışıyor.
Ama bu açıklama çabalarının da nafile olduğunu biliyor.
Sözdizimindeki kopukluk bunun en kederli yanıtı olsa gerek.
Hal böyle olunca, şair kendi ölümü üzerine derli toplu konuşma gücünü tüketip ‘söze/dile gelmez olan’ın derinliğiyle karşılaşınca, yani şair kendi ölümüne geri dönmekle halkın ölümüne açılmak arasında veya babasının ölümüyle kendi ölümü arasında ölümün geliş anı dışında bir ayrım olmadığı gerçeğine ulaştığında, o kopuk konuşma nihayet bulacaktır.
Ölümden kurtuluş yok.
Fakat ölümün elinden kurtaracağımız şeyler olabilir.
Belli sınırlar içinde geçen yaşamımız son bulduktan sonra bu şiir, kurtarabildiğimiz bir şey olabilir mi?
Ya da bu şiir yolundan öğrendiğimiz gerçek, bu dünyada gerçekten yaşadığımızın kanıtı olabilir mi?
Yahut ölüm bize geldiğinde artık onu göremeyeceğimize göre, onun etkisiyle dönüşmeye açık bir yaşam alanı açmaya kendimizi hazırlamak mümkün olabilir mi?
Görüyorsunuz, ölümün yaşama dönük yüzü, soruları birbiri ardına nasıl da canlandırıyor.
Murat Güzel’in şiiri de bu canlılığın devindiği kaynaktan besleniyor olsa gerek.
‘Uzak Koku’nun geldiği yerden.
[Poetik Haber, 05.02.2017]   

Kurumlar ve toplumsal hayatiyet

Bir otobüste tesadüfen yan yana gelmiş insanları ya da gelişigüzel bir kalabalığı değil de kendine özgü normları, değerleri, kuralları olan insan kümelerini ‘topluluk’ ya da ‘toplum’ olarak adlandırırız genelde. Birbirine yakın inanç, değer yargıları olan insanların birlikte anılacağı farklı tasnifler de yapabiliriz. Bu birlikteliklerin temeline sadece “rasyonel seçimlerde bulunma yetisine sahip bireyler” modelini yerleştirebilir miyiz peki? Bir topluluk ya da toplum olmakla ortak kanaat, inanç ya da düşüncelere sahip olmak arasındaki ilişkiler nedir?
Modern sosyoloji teorisinde ‘dayanışma’ ve ‘işbirliği’ dendiğinde akla ünlü Fransız sosyolog Emilé Durkheim’ın ve takipçilerinin gelmemesi imkânsızdır. Sosyal antropolog Mary Douglas’ın kurumlar ve bireyler, beşeri bilişsellik ile kurum teorileri arasındaki bağları ‘dayanışma’, ‘işbirliği’, ‘ret’, ve ‘güvensizlik’ temalarını kendine leit-motif olarak seçen eseri “Kurumlar Nasıl Düşünür?” 1985’te Abrams Konferansları’nın altıncısı olarak Syracuse Üniversitesi’nde verilmiş seminerlere dayanıyor.
Eserinde öncelikle Durkheim’ın “birey ve toplum” arasındaki çatışmayı incelemek üzere geliştirdiği yolu irdeleyen Douglas, onun sosyolojik epistemolojisinin gelişemeden kaldığını tespit ediyor. Douglas’a göre, Durkheim, bir yandan örgütleyici düşüncede toplumun rolünü artırıp bireyin rolünü azalttığı için rasyonalist ve radikal addedilerek eleştirel saldırılara hedef kılınmıştı; diğer yandan da sosyal gruba mistik bir hava ve doğaüstü, kendi kendini idame ettiren bir işlev bahşettiğini düşünenler, onu yeterince akılcı bulmayıp, ona irrasyonel, tutucu bir sosyal teorisyen muamelesini layık gördüler.
Yine başka bir Fransız araştırmacı olan Ludwik Fleck’in bilim felsefesi üzerine olan çalışmalarını Durkheim’in yaklaşımını detaylandırıp geliştirir. Douglas, Durkheim ile Fleck’in ‘işlevselci’ yaklaşımları eşliğinde kurumların hangi şartlar altında ortaya çıktığını, geliştiğini ve birer otorite haline dönüştüğünü; bireysel kararlarımızı ne ölçüde kendimizin aldığını ve ne ölçüde “düşünme faaliyeti”ni kurumlara devrettiğimizi ve kurumların toplumsal hayattaki etkin rollerini gizleme yollarını irdeliyor.
Kurumların özdeşlik kazandırdığını, kurumların hatırlayıp unuttuğunu, ölüm kalım gibi önemli kararları kurumların aldığını dile getiren Douglas, kurumlar sosyolojisini Durkheim-Fleck’in yaklaşımları doğrultusunda sosyolojik bir epistemolojiye yol açacak şekilde ayrıntılandırıyor.
Önemli kararların her zaman etik ilkelerle ilgili olmadığını, bu kararları “meşrulaşmış kurumlar”ın aldığını ileri sürüyor Douglas. Modern sosyoloji ve siyasal teorinin dip sularında gezinen ve Durkheim-Fleck’ten, Weber, Mannheim, Rawls ve Sandel’e kadar birçok sosyal ve siyasal teorisyeni tartışmasında söz almaya davet eden Douglas, okurlarına şu uyarıyı yapmayı da ihmale etmiyor: “Bireyler temel adalet konusunda aynı fikirde olmadığında yaşanılan en çözümsüz çatışmalar, bağdaşmayan prensipler üzerine kurulmuş olanlar arasında gerçekleşir. Çatışma ne kadar ciddiyse düşünme işinin çoğunu kurumların yaptığını anlamak da o kadar kolaylaşır. Uyarı fayda etmeyecektir. Ayrımcılığa karşı yasalar çıkarmak fayda etmeyecektir… Kadına uygulanan şiddete v çocuk istismarına karşı vaaz vermek, alkol veya uyuşturucu istismarına, ırkçılık veya cinsiyetçiliğe karşı vaaz vermekten daha etkili değildir. Sadece kurumları değiştirmek işe yarayabilir. Bireylere değil kurumlara hitap etmeliyiz ve sadece kriz anlarında değil, sürekli olarak.”

9 Şubat 2017 Perşembe

Sosyal Bilimler: Modern Toplumu Anlama Kılavuzu

Sosyal bilimlerin ortaya çıkışıyla modern toplumların oluşumu arasında görülen paralellik nasıl yorumlanmalı? Sosyal bilimler modern toplumların kendilerine yönelik bilişsel kapasitelerine ve kendi üzerlerine düşünme yeteneklerine nasıl bir katkıda bulunuyor? Bu katkının modern toplumsal yapıları etkileme biçim ve tarzında ne tür sorunlarla karşılaşılıyor? Yıldırım Bayezid Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mazhar Bağlı, Modern Bilinç ve Mahremiyet adıyla kitaplaştırdığı doktora tezinde modern bilginin oluşum sürecinin nasıl bir bilinç doğurduğunu araştırarak bu bilincin toplumsal yapılar üzerindeki etkilerini tartışıyor. Bir inanç formuna rahatça bürünebilen bir bilginin insan hayatında nasıl değişimler doğuracağına, toplumsal yapının belirlediği iddia edilen bir bilgi bedeninin başka bir toplumsal alanı kendine konu edinmesindeki paradoksu irdelemek ve bilgi sosyolojisinde hakim olan iki eğilim haricinde bir üçüncü yolun olabilirliğini tartışmak Bağlı’nın kitabının en önemli amaçları arasında.
Aristo’dan beri teoria ve historia olarak ikiye ayrılmış bilginin, modern bilimin “yöntem” keşfiyle birlikte “modern bilgi”ye nasıl dönüştüğünü kitabının ilk bölümlerinde tartışan Bağlı, bilme tarzlarından birini oluşturan ‘modern bilgi’nin gelişim sürecinde hep toplum eksenli bir seyir izlemesine rağmen yer yer toplumun sahip olduğu değer bağlamını da ihmal ettiğini ileri sürüyor. Bağlı’ya göre ihmal edilenler arasında ‘mahremiyet’ ve ‘özel alanlar’ da yer alıyor. Modern bilginin ne tür aşamalardan geçerek bir bilinç oluşturduğunu, bu modern bilincin insan hayatında belirleyici olan ve temelde bilgiye konu olamayacak değerler ve sistemler üzerinde ne tür etkiler oluşturduğunu tartışan Bağlı bu tepkilerin toplumsal sonuçlarını da ortaya koymaya uğraşıyor.
Kutsallık halesi yitiriliyor mu?
Modern toplumlarda bilginin bireylerin davranış ve düşünüşlerini değiştirip onları hem kendilerine hem de bireyin dışında olan ama bireyin doğasında içkin değerlere yabancılaştırmadığını söyleyen Bağlı, değerlerin bilgiye konu edilmesiyle birlikte haiz oldukları kutsallık halesini de irdeliyor. Bağlı ulaştığı sonucu şöyle özetliyor: Bilginin elde ediliş tarzı ve metodolojisi ile ele aldığı nesne arasındaki ilişkide ilki ikincisini ‘çok az da olsa’ değiştirebilir pekala. Bu değişimin boyutu ve etkisi ise ele alınan konu ve bilgi sistemini kabul edenlerin anlayışıyla yakından ilişkilidir. Aydınlanma, modernleşme ve küreselleşme gibi süreçlerde bilginin oynadığı öncü roller, kültürel ve ahlaki atmosferdeki değişimlerin de en önemli müsebbibi arasındadır. Bu ise modernleşme yolunda çaba sarf eden toplumların asla sarf-ı nazar edemeyeceği bir husustur. Aristo, Marx, Dilthey, Gadamer,Saussure, Freud, Foucault gibi isimler kadar sanat, din ve mahremiyet alanlarını da tartışması esnasında ziyaret eden Bağlı’nın kitabı “bilgi sosyolojisi” disiplini bakımından dikkate değer bir çaba olarak okunuyor.

27 Ocak 2017 Cuma

Türkiye’de sosyoloji geleneği ve toplumsal tiplere yaklaşım sorunu

Toplumu konuşmak esasen toplum içinde yaşayan insanları konuşmak demektir. Toplumsal gerçeklik dediğimiz kurgunun aktörleri bu gerçekliği yaşayan ve eyleyen insanların faaliyetleri ile zuhur eder; onların eylemlerinin izlerini taşır, karakterlerine dair ipuçları sunar. Bu insanlardan yola çıkarak da toplumsal gerçekliği resmetmeye çalışmak mümkündür.
Bir anlamda toplum gerçeğini insan yüzlerinde ve toplumsal tiplerde daha belirgin çizgilerle görmek mümkün olabilir. Toplumu meydana getiren her yapının, kurumun, durumun kendine özgü aktörleri vardır. Öyle ki bu aktörler olmaksızın öyle bir kurum, yapı veya durumun varlığından söz etmek mümkün olmaktan çıkar. Aslında bütün bu yapı, kurum ve durumlara hayatiyet kazandıran bu insanlardır, bu toplumsal tiplerdir.
Bir yerde Ulus Baker’in deyişiyle “Sosyolojinin ortaya çıkışı toplumsal tipleri tarif etme ve hatta icat etme kapasitesinden ayrı düşünülemez”. Durkheim’ın intihar tipleri, Marx’ın burjuvası ve proleteri, Weber’in çileci dindarı ve rasyonel insanı, Pareto’nun seçkinleri, Veblen’in aylak ve gösterişçisi, Baudrillard’ın tüketicisi, Mills’in beyaz yakalıları, Gofman’ın damgalısı, Bouirdieu’nun varisleri Batılı sosyoloji geleneğinde toplumsal tiplerin çeşitlenişine birer örnek olarak verilebilir. Fark edilecektir ki, büyün bu sosyologların temel teorik ilgilerinin ve temel tezlerinin oluşumunda çözümledikleri toplumsal tipler hayati bir rol oynar.
Gofman’ın damgalısı Marx’ın proleteri
Türkiye’de gelişen sosyoloji geleneği içinde toplumsal tiplere dair çalışmaların varlığından söz etmek neredeyse mümkün değildir. Bu alandaki çalışmalar son derece az, çoklukla da sığ ve cılızdır. Oysa yaşadığımız hayatların çözümlenmesi, özneler arası etkileşimlerin tespiti, bir topluma ya da topluluğa has karakteristik özelliğin açığa kavuşturulması, ya da toplumsal bir olguya dair çözümleyici değişkenin belirlenmesi gibi sosyolojik niyet ve yönelimler toplumsal tipleri analitik anahtarlar olarak anlamayı gerekli kılar. Belki de bilimsel bir disiplin olarak Türkiye’de sosyolojinin Türk toplumunu Batılı kavramsal çerçevelerin dışında, kendine has var olma şekliyle kavramakta ve teorileştirmekte çektiği zorlukların başlıca sebebi Türk toplumuna ait toplumsal tipleri yeterli ve tutarlı bir şekilde çözümleyememiş, teorilerinde ve alan araştırmalarında bu çözümlemeye fazla yer ayırmamış olmasıdır.
Editörlüğünü Yrd. Do. Dr. Mehmet Ali Aydemir’in yaptığı Toplumsal Tipler kitabında 25 makale ve editörle birlikte 23 yazar yer alıyor. Kitabın ilk beş makalesi toplumsal tiplere dair teorik bir çerçeve çizerek toplumsal tiplerin incelenmesine dair bir zemin oluşturmayı amaçlıyor. Geri kalan 20 makalede ise birbirinden farklı ve Türk toplumuna özgü toplumsal tipler kendi özgün bağlamlarında, hayat dünyalarında çözümlenmeye çalışılıyor. Türkiye’de özgün bir sosyolojik gelenek mümkün olacaksa bu tür çalışmaların çoğalmasıyla mümkün olacaktır büyük ölçüde.

16 Ocak 2017 Pazartesi

Muhafaza ve yeniden üretim arasında hafıza

Toplumsalı toplumsalla açıklamaya önem veren Durkheimcı sosyolojinin hafıza çalışmaları alanındaki en önemli ve klasik ismidir Maurice Halbwachs. İlk kez Durkheim’ın yeğeni Marcel Mauss’un yönettiği “Travaux de L’Année Sociologique” dergisinde yayınlanan Hafızanın Toplumsal Çerçeveleri sosyologun en önemli eseri.  Durkheim’ın Sosyolojik Yöntemin Kuralları’nda geliştirdiği bakış açısından davranma, düşünme, hissetme biçimleri, ancak ve ancak başka toplumsal olgularla ilişkileri bakımından açıklanmalıdır ve bundan dolayı da toplumsal olanın açıklanması sadece sosyolojiyi ilgilendirir; bu sosyolojik olgular psikolojik ya da fizyolojik değerlendirmelere indirgenemez. Aslında Durkheim’ın bu yaklaşımı akıl ve bilgiye dair yeni bir araştırma programı anlamına da gelir. Halbwachs’a göre Durkheim, “tümüyle zihinsel yaşama dair yeni bir anlayış” geliştirir böylelikle. Gerçi Durkheim’ın bu “yeni anlayışı” epey tartışılmışır ama Halbwachs, onun izlenmesi gerekli tek yol olduğu konusunda ısrarcı davranır.
Grupların toplumu
Hafızanın Toplumsal Çerçeveleri’nde Halbwachs’ın ispatına gayret gösterdiği tez, “hafızanın, geçmişe ait dönemlerin bireysel olarak muhafazası değil, bunların bir yeniden üretimi olduğu”dur. Diğer bir ifadeyle Halbwachs, geçmişin, yaşanan an içerisinde, bireyin ait olduğu gruplara bağlı toplumsal çerçevelerin yardımıyla yeniden üretildiğini ortaya koymaya çalışır. Bu şekilde toplumsal, bireyselliği oluşturan şeyin kalbine kadar gömülüdür. Daha geniş bir perspektiften, toplumsalı sadece bireylere dayatılan bir kısıtlama olarak görmek yanıltıcı olabilir: “İnsanların toplamı bizden daha güçlü bir hakikat, bizden tüm bireysel tercihlerimizi kurban etmemizi isteyen bir tür spritüel Moloch değildir sadece: Burada duygusal yaşamımızın, deneyimlerimizin ve düşüncelerimizin kaynağını görürüz.” Halbwachs elbette tamamen Durkheim’ı takip ediyor da değildir kitabında. Ona göre hafızaların tekrar inşa edilmesini sağlayan çerçeveler bizzat anılardır, ama şu ya da bu toplumsal gruba ait anılardır. Yani Halbwachs’a göre “Verili olan, eşsiz bir toplum değildir, grupların toplumudur.” Bu bakış açısı Halbwachs’ın topluma yönelik düşüncesini bir ileri aşamaya taşır; ona göre bir yandan her toplum, toplumsal grupların birleşimiyken diğer yandan her bireyin bireysel özgüllüğü, nihai olarak farklı gruplar içindeki senkronik ya da diyakronik aidiyetleriyle açıklanmalıdır. Hafızanın Toplumsal Çerçeveleri’ni  “asıl eseri” olarak değerlendirir. Bireyi toplumsal çerçeveler aracılığıyla açıklama girişimini en ileri safhaya taşıyan Fransız sosyoloğu belki de Halbwachs’tır.
Türkiye’den Ömer Lütfi Barkan ve Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu gibi klasik tarihçi ve sosyologların da öğrenciliğini yaptığını bildiğimiz Halbwachs’ın teorik meselelerinin sadece “bilimsel” olmadığına da işaret edelim. Durkheimcı bütün sosyologlar gibi (bunlar arasında Türk sosyologları da vardır) “mutluluk arayışını toplumsal biçimlerde düzenleme” tutkusu Halbwachs’a da egemendir.

Aristoteles’in en önemli yorumcusundan Metafizik şerhi

Aristoteles’in en önemli yorumcularından biri olarak bilinir İbn Rüşd. Onun hemen her eserine küçük, orta ve büyük şerhler yazan İbn Rüşd’ün bu şerhleri erken dönemlerde Latince ve İbranice’ye de çevrilmiştir. Avrupa felsefesi içinde Aristoteles’in keşfinin İbn Rüşd’ün şerhleri sayesinde olduğu açıktır. Avrupa, Aristoteles mirasını İbn Rüşd’ün eserlerinin 12. yüzyılda Latince’ye çevrilmesiyle fark etmiştir. Böylelikle hem Ortaçağ Avrupa felsefesini hem de Yahudi felsefesini derinden etkilemiştir. Hatta Avrupa’da İbn Rüşd’ün etkisi, İbn Rüşdçülük akımı altında bütün Avrupa’yı sarmıştır. Dante’nin üstadı Cavalcanti’nin amore (aşk) anlayışından Rönesans sonrası Avrupa’da din üzerine belirmeye başlayan siyasi tartışmalara kadar birçok alanda ve kişide İbn Rüşd’ün etkisi görülür. Yer yer İbn Rüşd ve İbn Rüşdçülük Papalık ve Katolik kilisesine karşı maske olarak bile kullanılır Avrupalı “laik” yazarlar tarafından. 
Kayıp halka
Modern dönemlerde de Aristoteles’in eserlerine İbn Rüşd tarafından yapılan şerhler etkili olmayı sürdürmüş; hatta bu şerhler felsefe tarihindeki kayıp halkayı açığa çıkarmada kullanılmıştır. Aristoteles’i, sisteminin bütünlüğü içinde yeniden inşa eden ve günümüzde de Şarihler Şarihi unvanıyla bilinen İbn Rüşd’ün sayesinde orijinal Aristoteles’i ya da daha doğru bir deyişle bugünkü geçerli Aristoteles’i tanıdığımız bile iddia edilebilir. En azından İbn Rüşd’ün Aristoteles’in eserlerine yazdığı şerhler, onun eserlerinin okunup anlaşılmasının da önünü açar. İbn Rüşd’ün Aristoteles üzerine çalışmaları 30 yıllık bir dönemi kapsar ve bu dönem içinde İbn Rüşd, erişemediği “Politika” eseri haricinde Aristoteles’in bütün eserlerine şerhler yazar. Ona göre yegâne filozof Aristoteles’tir. İbn Rüşd’ün Aristoteles’in Metafizik’ine yazdığı büyük şerhin ilk kısımlarının ne Arapça çevirisi ne de şerhi elimizde bulunmaktadır. Bunun yanında, Latince ve İbranice çevirilerinde de büyük şerhin eksik kısımlarına henüz rastlanmamıştır. İslam felsefesinin Antik Grek mirasının modern dönemlere intikalinde sadece aracı bir rol oynadığı ve öneminin sadece bu olduğu şeklinde özetlenebilecek oryantalist söylemlerin şematikliğini de kavramamıza el veren bu şerhler modern felsefenin oluşum şartlarını da yeniden gözden geçirmemize imkan veriyor. 

7 Ocak 2017 Cumartesi

Toplumu nesneleştirmekten "süreç sosyolojisi"ne

Almanca ilk basımı 1939’da iki cilt halinde yapılmış Uygarlaşma Süreci adlı şaheseriyle 20. yüzyılın önemli sosyologları arasında yer alan Norbert Elias, ancak 1960’lardan sonra etkili bir düşünce figürüne dönüşür. Geç gelmiş bu şöhreti gösteren olay ise 1977’de verilmeye başlanan Theodor W. Adorno ödüllerini ilk kez alan Elias’ın 80 yaşında olmasıdır.
Uygarlaşma Süreci’nin 1969’da İngilizce’ye çevrilerek yayınlanmasının ardından 1970’lerden sonra akademik dünyada sosyolojiye kattığı özgün yaklaşımıyla ekili olmaya başlar. Elias’ın 1970’te Sosyoloji Nedir adında bir kitap daha yayımlar. Bir anlamda 20. yüzyıl sosyolojisine giriş kitaplarından biridir, belki de ne önemlisidir.  Elias’ın sosyolojiyi, birey ve toplumu nasıl kavradığına ilişkin çok önemli bir metindir aynı zamanda.
Yahudi bir aileden gelme bir Alman vatandaşı olarak Birinci Dünya Savaşı’nda Alman ordusunda savaşan Elias’ın savaştan duyduğu dehşetin onu savaş sonrası dönemde birey, toplum, devlet ve bunlar arasındaki ilişkileri, bu ilişkileri yöneten dinamikleri incelemeye yönlendirdiğine hiç kuşku yok. Sosyolojiyi esas itibariyle “süreç” kavramı etrafında ve üzerine kuran Elias, birey-toplum, sınıf-statü vb. klasik sosyolojinin analitik kavram ve araçlarını bu temel kavram etrafında yeniden yorumlar.
Avrupalılık habitusu
Ona göre sosyoloji biliminin bir “nesnesi” olacaksa bu nesne, birey, toplum vb. katılaştırılmış kavramlarla ifade edilemez. Çünkü bizatihi sosyolog da toplumun bir üyesidir; içinde yaşadığı toplumu “nesne”leştirip katılaştırması, dahil olduğu toplumsal ilişkiler sebebiyle mümkün olmayacaktır. Toplumsal ilişki ve süreçleri kendisine özgü “karşılıklı bağımlılık” ve “figürasyon” kavramlarıyla ele alıp irdeleyen Elias böylelikle “süreç sosyolojisi” diyebileceğimiz son derece özgün bir sosyolojinin de temellerini atar.
Elias’ın sosyolojisinde odak noktası seçtiği kavramlar ‘güç’, ‘davranış’, ‘duygu’ ve ‘bilgi’dir. Uygarlaşma Süreci’nin ilk cildinde Avrupalılık habitus’undaki tarihsel akış ve değişimleri ele alır. Şiddet, cinsel davranış, bedensel işlevler, konuşma formlarında vb. konulardaki standartların ortaçağ sonrası Avrupa’sında nasıl utanç ve iğrenme formlarına dönüştüğünü irdeler.
Sosyoloji Nedir’de ise Elias, sosyolojiye kendi yaklaşımının yol haritasını bize sunmaktadır. 1970’lerden sonra sosyolojinin en önemli ustalarından biri addedilen Elias’ın süreç sosyolojisinin temel kavramlarına bakışını ortaya koyan eser Türkçe’deki sosyoloji kitaplığının temel eserlerinden biri olmaya namzet.