17 Mart 2017 Cuma

Düşmanlığa neler borçluyuz?

Gündelik hayatımızdan siyasete, hemen her alanda genelde hep karşılaştığımız iki temel duygulanım şekli olduğunu ileri sürebiliriz. Ya kederliyizdir, ya da sevinç dolu. Çevremizde bulunan nesnelerle, insanlarla, giderek dünyayla ilişki kurma tarzlarımızı da belirleyen bir sarmaldır bu.
Yine de çoğumuz hoşlanmaz düşmanlıklardan, özellikle bize karşı serdedilen düşmanlıklara biz de aynı şekilde karşılık vermek zorunda kalınca. Düşmanlık genelde sevilen bir konu değildir, yine de herkesin günün birinde onunla meşgul olması icap eder. İncir çekirdeğini doldurmayan meseleler bile zaman zaman dostlukları, düşmanlığa dönüştürebilir rahatça çünkü.
Peki, düşmanlığın olması şart mıdır? Hayatlarımız “düşman” addettiğimiz, husumet duyduğumuz kişiler olmaksızın sürdürülebilir değil midir?
Hınç fenomeni
Düşmanlık konusunu detaylıca inceleyen Alman felsefeci Wilhelm Schmid’e kalırsa, “Bir insan düşmanlığın ayartısından kendini sakınabilse de, hiç kimse başkalarını kafasına göre bundan alıkoyamaz.” Çünkü düşmanlık fenomeni son derece inatçıdır. Düşmanlık fenomenindeki bu inatçılığın sebeplerini sorgulayan Schmid, “Hayatı zıtlıklara dayalı yapısının bir unsuru mudur bu? Dünyanın sadece dostlardan ibaret olamayacağı açıktır, peki ama düşmanlara herhangi bir anlam atfedebilir miyiz?” sorularını yöneltiyor.
Schmid’e göre, hayatlarımızı sürdürürken düşmanlığa da borçlu olduğumuz bir şeyler, hatta önemli bir şeyler vardır. Pekala düşmanlıklardan da bir anlam devşirebiliriz: “Ötekilerle husumet, belirli ilişki türlerine daha fazla değer vermemize yol açar. Anlayış, arkadaşlık ve sevgi gibi hoş deneyimler, kızgınlık, hiddet ve bazen de nefret gibi nahoş deneyimler sayesinde kendilerini daha iyi gösterirler. Bir düşmanlık hayatta sürekliliği sağlar ayrıca, belki başka ilişkilerden daha da iyi yapar bunu, insanın tutunabileceği ve yönünü tayin edebileceği bir sabit noktadır.”
Özellikle düşmanların varlığı kişiye hayatta arzuladıklarını gerçekleştirmeye dönük bir şevk ve hırs da kazandırabilir. Bir anlamda Nietzche’nin ve Scheler’in olumsuzlayarak analiz ettikleri Türkçe’ye “hınç” olarak çevirebileceğimiz ressentimente fenomeninden tamamen koparmadan, onunla ilişkili kısımları boz bulanık bırakarak düşmanlığı irdeleyen Schmid, insanların yaratıcı güçlerinin “…sadece düşmanlığı derinleştirmenin gitgide daha alçakça yöntemlerine değil, tarihin akışı içinde onu aşmanın çok daha vaatkâr olan imkânlarına da yönelmesinin sonuçları”nın da önemli addedilebilecek boyutları olduğunu göstermeye girişiyor.

13 Mart 2017 Pazartesi

Dini araçsallaştıran ‘ara dönem’ pratikleri

Sadece Türk modernleşmesinin değil, genel olarak hemen bütün modernleşme süreçlerinin en temel tartışma konularından biridir din ve dünyevileşme/sekülerleşme. Dinin gündelik hayatın tanziminden yönetim süreçlerinin şekillenişine kadar hemen her toplumsal kademede inkâr edilemeyecek etkisi, bu etkiyi değiştirme, dönüştürme ya da kanalize etme çabalarına da yol açar.
Genel olarak tek partili ve çok partili hayat dönemlerini esas kabul etmek üzere, başta İstiklal Mahkemeleri, Takrir-i Sükun dönemi ve farklı gerekçelendirmelerle tanımlanan bir dizi müdahalenin (27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980), son olarak da 28 Şubat 1997’de gerçekleştirilen uzun soluklu olacağı daha baştan anlaşılan bir inisiyatif kullanımının Türkiye’de dini hayatı ne yönde etkilediği ve ortaya çıkan sonuçların tipik bir dindarın maneviyatını nasıl biçimlendirdiğini ele almak ve incelemek gerektiğini düşünen Necdet Subaşı, kitabında modern Türkiye’de din politikalarını ara dönemler üzerinden tartışmaya çalışıyor. Modernleşmenin özünde gündelik hayatı tanzim etmenin yanı sıra araçsal öğe olarak dinin de maneviyatın dünyevileştirilmesine ilişkin her düzeydeki girişimle tek taraflı ve tek boyutlu olarak yüzleştirilmesinin yattığını vurgulayan Subaşı, Türk modernleşmesinde de bir din olarak İslam’ın, gündelik hayatın yeniden tanzimiyle birlikte nasıl bir statüye kavuşturulacağı konusunun sürekli gündemde yer aldığına işaret ediyor. Ara dönem din politikalarında, araştırmasının merkezine devletin dine değgin yönelimlerini yerleştiren Subaşı, özellikle ara dönemlerde resmi ideolojinin siyasal mobilizasyonunun bu dönemlerde genellikle tek bir merkezden sağlandığını belirtiyor.
Gericiler-ilericiler
Türkiye’deki ara dönem rejimlerinde etkinleşen siyasal iktidar mekanizmaları ve siyasal pratik, genelde biri “laik” ve “mutedil”, diğeri ise “gerici” iki tür İslâm’ı birbirinden ayrıştıran bir habitusa yaslanır. Sözgelimi 1960-61’de Milli Birlik Kurulu, Kemalizm’e derin bağlılığıyla birlikte, aslında İslâm’ın Türk karakterinde yaşamsal bir bileşim olduğunun da farkındaydı. Dine yönelik düşmanca bir tutum benimsemek yerine, onun “dar kafalılar” ve “gericiler” tarafından istismar edilmemesi için devletin kontrolünde tutmayı daha rasyonel buluyordu. Güdülen amaçlara destek sağlayacak ilerici ve laik imamlarla devlet memuru statüsündeki diğer din görevlilerini yetiştirmeye özen gösteren askerlerin, bu konuda suni olduğu kadar pragmatik de olan kaygılarla davrandığı görülebilir. “Çağa uygun İslam” arayışıyla komünizme ve “dinsel yobazlığa” karşı da bir panzehir aranıyordu aslında. Ara dönemlerin dine yükledikleri araçsal rolün milli birlik ve beraberlik duygusu çerçevesinde ülkenin bir ve bölünmez bütünlüğünü sağlamak amacıyla yönetime el koyan TSK’nın temel stratejisi olduğunu, ancak bu tercihin, İslâmi bir oluşuma yol verecek her tür beklentiyi dumura uğratacak bir laiklik temasının kendine özgü niteliğini dışlamaksızın gerçekleştirildiğini vurgulayan Subaşı’nın kitabı Cumhuriyet dönemindeki din uygulamalarına bakışımıza yeni bir perspektif kazandırıyor.

1 Mart 2017 Çarşamba

Foucault’un ‘özne’si Freud’un ‘özne’sine karşı

MODERN kültür ve siyasetin en netameli konularının başında gelir öznellik ve kendilik sorunu. Fransız filozof Jacques Derrida’nın deyişiyle modern toplumları sıkıştıran kaygıların başında ‘özne’ ve ‘kim’in yaşadığı sorunu önceliklidir.

Modern benlik tasavvurları bir yandan son derece biçimsel ve son derece soyut kavramlarken bir yandan da çok canlı ve yoğun duyguların buluştuğu bir kavşak noktası işlevini görür. Modern ve postmodern kültürün merkezi temalarından birini hem yaşanmış deneyimler hem de öne çıkan anlamların buluştuğu bu ‘kendilik’ tasavvurlarının bu kültürlerdeki tanımlanabilir ve tanımlanamaz bileşenlerinin doğurduğu sorunlar oluşturur.

Özellikle postmodern dönem duygularımızı ifade etmekte tutarlı kalmaya zorlandığımız bir dönem olarak karakterize edilebilir. Ne istediğimizle ilgili magaziner anket formaları doldurmamız, beğendiğimiz politikacılarla ilgili inceleme ve araştırmalara girişmemiz, reklam kampanyalarından nasıl etkilendiğimizi araştırmak üzere oluşturulmuş denek gruplarına dahil olmamız, bütünüyle duygularımızı tahrik etmek üzere tasarlanmış ve görselleştirilmiş suç, kaza, savaş ve spor program ve haberlerine dikkat kesilmemiz beklenir bizden.

Havuzdan şampiyon olarak çıkan olimpik yüzücüler, kazadan sıyrık bile almadan kurtulan kazazede, depremde kardeşini, oğlunu ya da kızını kaybeden vatandaş, penaltıya sebebiyet veren ya da kırmızı kart gören futbolcu kamera ve mikrofonlara o an ne hissettiğini söylemek zorunda bırakılır.

Kendilik ve öznellik
Kendilik ve öznellik sorunları bugün bütün bu deneyimler tarafından Baudrillard’ın nitelemesiyle ‘kişinin artık Ben diyebildiği noktaya değil, tersine Ben demesinin ya da dememesinin öneminin olmadığı bir noktaya doğru’ savrulmuş ve özellikle son 30 yıldaki etkili düşünürler arasındaki yoğun tartışmalara sebebiyet vermiştir.

Nick Mansfield, özellikle Batı düşüncesinde Freud’dan günümüze öznellik ve kendilik tasavvurlarındaki değişim ve görüş farklılıklarını incelediği kitabında özneyi iktidar, bilim ya da teknolojinin bir etkisi olarak düşünen Nietzsche, Foucault, Heidegger gibi düşünürlerle cinsellik ve toplumsal cinsiyet tartışmalarından feminist argümanlara kadar bir dizi konu ve düşünür etrafında Foucault’cu ‘soykütükçü’ bir tavırla irdeliyor.

Kitabında Mansfield anlaşılır bir dille 1960 ve 1970’lerde düşünceleri öznellik tartışmasına egemen olmuş kuramcıları kuşatarak aynı şekilde 1980 ve 90’larda tartışmanın odağında yer alan önemli sorunlara yöneliyor.

Mansfield bütün bu tartışmaları Freud, Lacan, Foucault, Irigaray, Kristeva ya da Deleuze ve Guattari’nin eserleri aracılığıyla yapmak yerine cinsellik, cinsiyet, etnikçilik ve teknoloji konuları ve sorunlarına odaklanarak inceliyor.

Düşüncenin kampları
Mansfield’ın kitabında öne sürdüğü temel sav, bu tartışmaların ve özne kuramlarının iki ana kampa ayrılmış ve edebi/kültürel kuram ve araştırmalar alanında hakim duruma gelmiş olduğudur. Bu iki yaklaşım ve ana kampın başlarını Freud ile Foucault çeker.

Freud’un ve takipçilerinin kuramı öznel bir Özne kuramıyken Foucault ve ona benzer düşünceler ileri sürenlerin kuramları ise karşı-öznel bir Özne yaklaşımı oluşturur.

Mansfield’a göre bu iki düşünce okulunun ortak olarak yaptıkları şey, Aydınlanma’nın mirası olan özne modelinden ayrılmalarıdır.

Her iki düşünce okulu da bunun büyük bir yanılgı olduğunu ve öznenin bir toplumsal inşa olduğunu göstermeye yönelir.

Masnfield’ın kitabı bütün bu konu ve tartışmaları düşünürlerin eserlerine sık sık başvurmadan, sade okurun da anlayabileceği tutarlı bir dille aktarıyor

Hepimizin kaseti var!

Panoptikon, Michel Foucault’un modern gözetim toplumlarını tasvir ederken Bentham’dan ödünç alıp işlediği ve dönüştürdüğü bir kavramsal mekanizma. İktidarın modern toplumları disipline ederken başvurduğu bütün yol ve yordamları özetleyen bu kavramsal aygıtı yeni bir düzeye taşıyan ise modern toplumlardaki yeni gelişmeler. Yeni toplumsal akışkanlık içinde gözetim mekanizmalarının da incelerek akışkanlaştığı bir süreçten geçiyoruz. Hayatımızın her ayrıntısı hiçbir zaman olmadığı kadar çok yakından izleniyor, kaydediliyor ve üstelik gözetim altındakiler genellikle gözetleyenlerle gönüllü bir işbirliği içinde. Londra’dan New York’a, Yeni Delhi’den İstanbul’a, bütün büyük kentlerde kameralar artık kamusal alanların alışıldık, itiraz edilmeyen parçası haline geldi. Uçağa binecekseniz, bedeniniz boydan boya taranıp biyometrik kontrole tabi tutulur; arama motorları ve kredi kartı okuyucuları bütün alışkanlıklarımızı, ilgilerimizi ve tercihlerimizi kaydedip sessizce piyasanın hizmetine sokar. Günümüz dünyasında, günlük hayatımızın işleyişini esneklik ve hareketlilik belirliyor. Ulusal sınırları geçmek sıradan bir etkinlik haline gelirken, sosyal medya herkesin her an elinin altında. Mekanın sabitlikten uzak ve zamanın sınırsız olduğu bu dünyada, hiçbir hareketimiz yok ki kaydedilmesin. Gözetim, modern hayatın bu akışkan doğasına uyum sağlayarak, hiçbir zaman olmadığı kadar hızlı bir şekilde, erişemediği hiçbir alan bırakmamak üzere yayılıyor.
İktidarın içselleştirilmesi
Akışkan Gözetim’de, akışkan modern dünyayı en ince ayrıntısına kadar gözler önüne seren Zygmunt Bauman’la, gözetim ve kontrol mekanizmaları konularında dünyanın en önde gelen analistlerinden David Lyon bir araya geliyor ve çok hayati sorunları birlikte masaya yatırıyorlar. Her anımızın gözetlendiği karanlık bir gelecek mi bekliyor bizi? Özgürlüğe ve umuda yer kalmadı mı artık? Gündelik hayatın koşuşturması içinde kaybettiğimiz insan olma sorumluluğumuza nasıl sahip çıkabiliriz? Akademik çevreler kadar genel okuru da ilgilendiren bu soruları, iktidar, teknoloji ve ahlak çerçevesinde irdeleyen kitap, bugün gözetlenmenin ve gözetlemenin ne anlama geldiğini soruşturuyor. Panoptikon metaforuyla başlayan bu süreçte iktidarın birtakım disiplinler aracılığıyla içselleştirilmesi, akışkanlaşan gözetim mekanizmalarıyla birlikte iktidarın da akışkanlaştığı yeni toplumsallığı anlamak bakımından önem taşıyor.

28 Şubat 2017 Salı

Uluslararası terör örgütlerinin motivasyonu

Irak’ta 1916’da İngiliz kuvvetlerinin Kut-ül Amare’de Osmanlı kuvvetleri tarafından kuşatılması ve ardından Nisan 1917’de de teslim alınmasının akabinde, 17 gün sonra Osmanlı devletinin İngilizler ile Fransızlar arasında paylaştırılmasını öngören gizli Sykes-Picot anlaşmasının yüzüncü yılındayız. 2001’de yaşanan 11 Eylül İkiz Kuleler saldırısı sonrası küreselleştiği iddia edilen cihadçı-selefi yaklaşımların şimdiye dek birçok şemsiye örgütü zikredilegeldi. El Kaide’den başlayıp DEAŞ ve El Nusra’ya kadar uzanan bu örgütler silsilesinde Sykes-Picot anlaşmasının modern Ortadoğu’yu nasıl bir kan banyosu içine soktuğunu da yakından müşahede ediyoruz.
Haldun Bayrı’nın Fransız yazılı basınından 2015’in Ağustos ayından beri düzenli bir şekilde çevirip yayınladığı makale ve söyleşilerden seçerek derlediği kitabı DEAŞ’ı, cihadçılığı ve içinde yaşadığımız dehşetengiz dengeleri kavrama noktasında ilginç ipuçları sunuyor.
Kitap DEAŞ’ın sadece askeri operasyonlarla yok edilemeyeceğini her fırsatta tekrarlayan, BM Güvenlik Konseyi’ne bu konuda bir sunum da yapmış Amerikalı-Fransız antropolog Scott Atran’ın yazısıyla başlıyor. Bölge dışından Suriye ve Irak’a giden çoğunluğu Avrupalı gençler üzerine araştırmacıların (özellikle de Olivier Roy, Alain Bertho ve Ferhad Hüsrevhaver) yazı ve söyleşileri, DEAŞ’ın ve El Nusra’nın savaşçı havuzunun nasıl değişik kanallardan beslendiğini gösterirken Batı toplumlarındaki bir-arada-varolma bunalımının yol açtığı sorunları da yeterince açık bir şekilde örnekliyor.
Toplum ve laiklik
Alain Badiou ve Edgar Morin gibi Fransız filozofların toplum ve laiklik gibi konulara dair taşıdıkları felsefi görüşleri içren yazılarının ardından kitap Agamben’in “Hukuk Devletinden Güvenlik Devletine” başlıklı yazısıyla son buluyor. Agamben, terör meselesinin sadece askeri ve polisiye yöntemlerle halledilmek istenmesinin hem Türkiye’de hem Batı’da toplumlara demokrasi kaybı yaşattığını iddia ediyor. Terör meselesinin sadece askeri ve polisiye yöntemlerle halledilemeyeceği elbette bariz bir şey, lakin teröre karşı “askeri ve polisiye tedbirleri” de uygulamanın doğrudan “demokrasi kaybı” olarak algılanmasında önemli bir sorun ortaya çıkıyor.
Terörü engellemek için askeri ve polisiye tedbirlerin yanı sıra başka bazı tedbirlerin de uygulanması elbette doğru olacaktır. Ama “askeri ve polisiye tedbirleri” ıska geçmenin neticede insanlardaki varoluş kaygısını derinleştireceği ve onlardaki can kaybı korkusunu artıracağı göz önüne alınırsa “can kaybı”nın yanında “demokrasi kaybı”nın ne ifade ettiği sorulabilir pekâlâ. Yine de Bayrı’nın derlediği kitap DEAŞ vb. küresel ölçekli, uluslararası terör örgütlerinin motivasyonlarını anlama konusunda önemli bilgiler içeriyor.

21 Şubat 2017 Salı

Şeyleştirmeye karşı bir sosyoloji pratiği

Türk toplumu uzunca bir süredir, handiyse Cumhuriyetle birlikte sürekli aynı “şey”leri tartışmak zorunda kalıyor. Ulus-devlet formasyonundan kimlik siyasetlerine, Alevi-Sünni geriliminden hayat tarzı farklılıklarına, “mahalle baskısı” olarak tipolojileştiren toplumsal denetim mekanizmalarından “siyasal vesayet”e t toplumumuzun neredeyse son yüzyıllık tarihine egemen hale gelmiş tartışma gündemlerine şekil veren konuların bir tür “yerli-yabancı” ayrımına dayanan algılar, anlayışlar, kavramlar ve kavramlaştırmalar dizisi olduğu ileri sürülebilir. Yerli ile yabancının birbirinden nasıl ayrıldıkları, hangi tür ilişki kalıpları içinde nasıl farklılaştıkları ya da karşıtlaştıkları, ne zaman “öteki”, yani düşman addedildikleri, ne zaman “bizden”, yani “dost” sayıldıkları gibi sorular aslında yüzyıldır bu topraklarda sürdürülegelen tartışmalar dizisinin merkezi izleklerini aydınlatmaya yarayabilir.
George Simmel’den Everett C. Hughes’e uzanan ve genelde Chicago Ekolü olarak adlandırılan belli bir sosyoloji pratiği içinde üretilmiş önemli metinlerden bazılarını derleyip Türkçe’ye çeviren Levent Ünsaldı, “Bir kişi veya grubu ‘öteki’ kategorisine sokan şeyin bizatihi kendisi bir ilişki biçimidir; siyasal, ekonomik, kültürel veçheleri üzerinden bir tahakküm formunu da içinde barındıran bir ilişkiler bütününde yuvalanmış bakış açısıdır, tipleştirmelerdir” ifadelerine yer verdiği Yabancı adlı derleme kitap, özellikle Türkiye’deki sosyal bilim pratiğini vasatlaştıran teorisist atalete ve “şeyleştirme”ye karşı ezber bozan bir sosyoloji pratiğini gündeme taşıyor.
Yerliyi de kuran yabancıdır
Sosyolojik tipoloji analizlerindeki teorisist sapma ve yanılgılardan, kategorik ayrımların dondurulmuş, kaskatı kılınmış biçimlerine kadar “yabancı”yı ya da “yerli”yi sabit örnekler olarak ele alan yaklaşımların dışında bir yaklaşım öneriyor kitaptaki metinler. Yabancı ya da “öteki” bir “ilişki biçimi”dir; yani neyin yabancı olduğunu kendi inşası içinde vazeden yerli kadar, “yerli”yi de “kuran” yabancıdır. Daha doğrusu, “yerli” ile “yabancı” arasındaki ilişki, ilkini “yerli” ikincisini “yabancı” kılmaktadır. Kitapta özellikle Harold Garfinkel’in “Başarılı Bir İtibarsızlaştırma Töreninin Koşulları” şeklinde Türkçe’ye çevrilmiş makalesi 100 yılı aşkın bir süredir Türk düşünce hayatına hakim olmuş tartışmaların gündelik hayatımızda aldığı şekilleri çözümlemek bakımından da ayrı bir değere sahip. “Ahlaki infial”in paradigmasını itham etme olarak belirleyen Garfinkel, “Kişileri birbirine bağlamayan utançtan farklı olarak, ahlaki infial grup dayanışmasını perçinleyebilir. Piyasa ve siyasette itibarsızlaştırma, mezhepleşmenin seküler bir formu olarak ele alınmalıdır” diyor. Çeşitli idrak düzeylerinde kavranan yerli ve yabancı tipolojileştirmelerinden “toptancı” bir bakışa geçilen evreyi anlatmaktadır Garfinkel’in bahsettiği “itibarsızlaştırma” ya da “seküler mezhepleşme” kavramı.

10 Şubat 2017 Cuma

Murat Güzel Şiiri

-Casus Belli

Özne Mitolojileri

Şimdi yalnızca kül ve tozum
       oysa senin yılların gelir gider
Senin rüzgarların üfürür beni
       İlyas’ın telli kavakları gibi
          Telli Bağ’ın kayısıları
Akşehir’in napolyon kirazları gibi

Murat Güzel. 1971’li. Neo-epiğin bilinç- bulunç birleşimi olduğuna örnek şiirleri olan bir şairdir. Daha doğrusu, bilinçle buluncun kopuşu üzerine kurulu şiirler yazıyor. Batı dünyasında bir tespite göre 17, bizde ise 19. Yüzyılda aralarındaki kadim bağdan kopan bilinç ve bulunç şiirin iki ana akım tarafından da temsil ediliyor denebilir. Romantizm buluncu, realizm bilinci merkez alan şiir akımlarıdır denebilir. Murat Güzel’in ‘ironik realizm’i önermesi boşuna değil. İronik realizm, gerçekçiliği felsefi olarak tam sayan, zihnin mükemmel hali veya dilin mükemmel ifadesi sayan anlayışa tanıdık gelmeyecektir. Bunun modernizme inançsızlık olduğu düşünülecektir. Zaten öyledir.

                             (Hakan Arslanbenzer, Türk Şiiri 2006 Yıllığı)
                                         


Kesik kesik solur
Avcının ela gözlü nesnesi
Kaybettiğin divit- kırdır
Faniliğindir o ağaç ki
Zekeriyya onda saklıydı
            (İlhami Çiçek, Santraç Dersleri)


Hakan Arslanbenzer Murat Güzel şiirini veya dünyasını temelde üç şey üzerine oturtuyor. Birincisi ‘ironik realizm’ ikincisi ‘modernizme inançsızlık’ üçüncüsü de ‘bilinç ve bulunç.’  

Bilinç ve bulunç, aşağı yukarı bütün iyi şiirlerde içkindir. Bildiğin kadar bulursun. Ve bulduklarını bildiğin derecede idrak edersin. Bilinç ve bulunç gibi şeyleri felsefi, edebi terim gibi kavramlaştırmanın bir manası olduğunu düşünmüyorum. Böyle bakıldığı takdirde Yunus’un yirmi kelimesinden birini Mevlana’nın on beş sözüğünden tekini kavramlaştırmak zorunda kalırsınız. Oysa kavramlar daha seçkindir, sözcüklere kürsüden konuşan lider kelimelerdir.  Batı edebiyat ve siyaset ilminin 17.yüzyıldan itibaren neredeyse her kelimeyi kavram haline sokma çabası vardır. Bulunç ve bilinç, bunlardan ikisidir. Zeka göstermeye yarar, bu yol. Aylak sınıf teorilerinde görülür. Thorsteın Veben’likvari şeylerdir ya da.   

Murat Güzel şiirindeki ironik realizme gelince, bu zaten modernizme olan inançsızlığı  peşinden sürükler. Ama bu inançsızlık kayıtsız bir reddiye değildir. Çünkü modernizme imansızlık klasik ironiden, ironik realizme varmıştır.  Ve nihayetinde çanlar da çalmıştır.

Düz ironide köklü bir endişe yoktur; çünkü içinde hala konfor kırıntıları ve aylaklık bulunur. Özellikle  daha çok soyut, hayati olmayan şeylerin belki ti’ye alınmasıyla vücud bulur, klasik ironi. Ama realizmin ironi olarak şiirde işlenmesi, yani ironik realizmin toplumda konuşması tehlikenin yaklaştığını, kadim ya da güncel gerçeklerin kişiyi bunaltacak, sarsacak kadar baskı altına alındığını bildirir.  Hem biçim hem içerik olarak tehlikeye işarettir insan için. 

Niçe’nin fıtrat intiharı öncesi yaptığı realizm ironileri buna örnektir. Sahibi tarafından dövülen bir atın gözyaşlarında boğulup,  hayattan kopmaya varmıştır olay. Bu, sadece Avrupa’ya has değildir. Bu rüzgar,  tüm kıtalar için farklı zamanlarda ortak kaderdir. Buna cevap üslupları farklı olabilir. Avrupa’dan Niçe’yi anmam, bizden de metnin girişinde müntehir şair İlhami Çiçek’ten alıntı yapmam Murat Güzel şiirinin zannettiğiniz kadar tekin olmadığını göstermek içindi. Murat Güzel şiirini okurken size doğru esen soğuk rüzgarların son raddeden sıcak ve aydınlığa evrilip gelmesi nedensiz olamaz. Şairdeki kırılma anını gösterir. Bu durumlarda şairlerimizde yürekten bir karşı koyuş ve  mücadele önemli hale gelir. Şiirinde öldürücü soğukları bir anda sıcak eden yani derin umutsuzlukları bir muştuyla deviren Yunus’tur, Akif, Necip Fazıl, Sezai Karakoç’tur. Murat Güzel, bunu günün araçlarını kullanarak gerçekleştiren bir şairdir. Çünkü bu mesele insan ve toplum açısından bir ölüm kalım bahsine işaret eder. Sade şairler değil ülkeler de yakın bir zamanda bu sınavdan geçmiştir. On küsur yıl öncesine kadar halkımızın sopalanan atın boynuna sarılıp ağlayan Niçe’den ne farkı vardı. İronik realizm döneminden sonra ya kötürüm kalmaya adaysınız ya da kurtulmak için mücadele etmelisiniz.  Murat Güzel şiiri en çok böyle bir şeydir.


Yeprem Türk