2 Aralık 2022 Cuma

Osmanlı hukukunun temelleri

 Osmanlı'dan günümüze yaşanan zihniyet değişikliğinin bazı kavramsal temeller üzerinde gerçekleştiği hiç kuşkusuzdur. Sözgelimi bazen Osmanlı devletinin şeriatla yönetilirken günümüzde bu yönetimin buna mugayir olduğu söylenir. Yine Osmanlı tarihçiliğinde bazı amatör kalemlerden sık sık Osmanlı'daki şerî hukuk-örfî hukuk ayrımıyla ilgili analizler okuruz.

Osmanlı hukuk düşüncesinin tarih idrakinden nasıl beslendiğini, kanun dili ve tasnifini nasıl yaptığını inceleyen Osman Cengiz, Hukuk Düşüncesi adıyla yayınlanan kitabında temelde birbiriyle bağlı iki meseleyi ele alıyor. Bu meselelerden ilki on dokuzuncu yüzyıldan günümüze kadar gelen bazı Osmanlı hukuk terimlerinin önceki yüzyıllarda aynı anlamda kullanılıp kullanılmadığı iken ikinci mesele de bununla bağlantılı olarak "hukuk-ı şer'iyye" ya da hukuk-ı örfiyye dendiğinde kastedilenin ne olduğu, Osmanlı'nın hukuk tasnifi ve uygulamasında "özel hukuk-kamu hukuku" ayrımını hatırlatacak uygulamaların olup olmadığı.

Mistik padişah kimliği

Kitapta Osmanlı kanun ve hukuk geleneğinin daha iyi anlaşılması amacıyla Cengiz, Osmanlıların hukuk tasnif mantığı ve bu mantığın temelleri üzerinde yükselen bazı kavramları ele alıyor. Yazar Osmanlı devletinin şeriata göre mi yoksa örfe göre mi yönetildiği sorusuna cevap aramıyor.

Kavram dünyasını hayata yansıdığı şekliyle aktarmaya çalışan Osman Cengiz çeşitli kanunname, fetva ve sicillerde geçen şer', şer'iat, bid'at, cürm, günah gibi kavramları örnek veriyor. Kanunnamelerde geçen "günah" kavramını örnek veren Cengiz bu kavramın kanunnamelerde 'kusur' anlamında kullanıldığını belirterek "dinen Tanrı'ya karşı işlenen hata" anlamında olmadığının altını çiziyor. Bu kullanımın "galiz günah"ı da "ağır kusur" olarak karşılamaya imkân verdiğini ifade eden Osman Cengiz, reâyânın önceden askerî olmayan bütün kesimler için kullanılırken 19. yüzyıldan itibaren sadece gayrimüslimleri ifade eden bir anlama gelmeye başladığını belirtiyor. Benzeri şekilde cürüm günah, suç; örf de adet, kanun anlamına gelirken kanunnamelerde yerine göre ilki "para cezası" ikincisi ise "işkence" anlamına gelebiliyordu. Bugün şer'î hukuk dendiğinde örfî hukuk olarak nitelendirilen bir alanın karşısında konumlanan topyekûn bir hukuk sisteminin ifade edildiğini belirten Osman Cengiz, Osmanlılarda kanunname ve fetvalarda geçtiği şekliyle çoğu kez söz konusu terkiple halkın yerine getirmekle yükümlü olduğu ve sipahiler için vergi hukukuyla ilgili bir kavram olarak hak ettikleri "yasal maaş"ın ya da "yasal pay"ın kastedildiğine işaret ediyor.

Şer' ve şeri'at kavramının Osmanlılarda üç anlama geldiğine dikkat çeken Osman Cengiz bu anlamları şöyle ifade ediyor: din, yasa ve mahkeme. Şer'î hukuk-örfî hukuk ayrımına ilişkin dinî hukuk ve yasa geleneği tarafından aktarılan hukuk şeklinde yapılan ayrımın hukukun kaynağını gözetmesi bakımından doğru bir ayrım olduğunu belirten Cengiz, yine de bu ayrımın kapsam bakımından yapılmış bir tasnif olabileceği sorusunu soruyor. Ebussuud Efendi ve Pîr Mehmed Üskübî'nin bazı fetvalarında Osmanlı dünyasındaki fıkıh müdevvenatında yer almayan vergilerin dine uygun görüldüğüne değinen Cengiz, şerî hukuk ve örfî hukuk tasnifinin Roma Hukuku'ndaki özel hukuk (ius privatum) ve kamu hukuku (ius publicum) ayrımına dair tatbikin ayrı bir türü sayılabileceğini belirtiyor.


18 Kasım 2022 Cuma

Soyut aklın sınırları

 İslam dünyasının önde gelen düşünürleri arasında sayılan Faslı dil, mantık ve Ahlak filozofu Taha Abdurrahman, çağdaş Arap entelektüellerin İslam düşünce geleneğiyle ilişki kurma noktasında yaşadıkları başarısızlıkların ve İslam dünyasındaki fikri ve yapısal sorunların temelinde modernliğe yönelik taklitçi tutumun yattığına dikkat çeker. Batı düşüncesini taklit etmenin bedeli Müslümanlar için ağırdır; çünkü onlar bu yolla hem geleneklerine yabancılaşırlar hem de çarpık bir Müslüman benlik tasavvuru üretirler. Dahası Taha Abdurrahman'a göre günümüzde Müslümanların karşılaştığı sorunların tamamı İslam'dan değil dış güçler ve etkenlerden kaynaklanmaktadır; özellikle bu sorunların ortaya çıkışında Müslümanların Batı'nın baskın bilgi biçimlerine bağımlılığı inkâr edilemez.

Taha Abdurrahman Türkçeye Dini Amel ve Aklın Yenilenmesi ismiyle çevrilen kitabında dini akıl ve amelin nasıl yenileneceğine ilişkin düşüncelerinin felsefi ve metodolojik ilkelerini ortaya koyarken amaçladığının da son 50 yıldır yaşanan İslami uyanışa fikri bir dayanak sağlamak olduğunu kaydediyor. Dini uyanışın teyakkuza geçirilebilmesi için gereken bütünlük ve yenilenme şartlarının ortaya çıkarılmasına katkı sağlamayı amaçlayan Taha Abdurrahman'a göre İslami uyanışta bütünlüğü temin etmenin yolu iman tecrübesinin derinlerine dalarak son noktaya gidebilmekten geçiyor. Bu yolculuktan nasiplenen kişinin ahlaki yüceliklerle donanacağına ya da dürüstlüğe gönül vereceğine kani Abdurrahman. İslami uyanışın yenilenmesinin ise derin iman tecrübesinin en yetkin akli yöntemler kullanılarak çerçevelenmesini, düzenlenmesini ve kurulmasını elverişli duruma getirmekten geçtiğini belirten Taha Abdurrahman, İslami uyanışa muhalefet edenlerin karşılarında yetkin ve kendileriyle yüzleşebilen kişiler bulamadıkları için bu uyanışa musallat olduklarını düşünüyor.

Yeni akıl kavramı

Manevi tecrübenin akli bilgiyle asla çelişmediğini, aksine bu bilgiyi zenginleştirdiğini ve derinleştirdiğini ifade eden bakış açısıyla Taha Abdurrahman, İslam dünyasındaki çarpık akıl anlayışlarını eleştiriyor. İslam düşünce geleneğinden yararlanarak yeni bir akıl teklifinde bulunan Abdurrahman, bu yeni akıl kavramıyla hem İslam geleneğindeki çeşitli eksikleri gideren hem de modern akılcılık anlayışlarını ve bilhassa araçsal aklı aşan farklı bir öznellik geliştiriyor. Her biri üç ayrı bölüm içeren üç kısımdan oluşan kitabında soyut akıl, rehberlik edilmiş akıl ve desteklenmiş akıl kavramları ile modernliği ve modernliğin ruhunu tartışacak kapsamlı bir ahlaki-akli eylem teorisi geliştiren Abdurrahman'ın kendi projesini üzerine bina ettiği vukufların sadece günümüz Müslümanlarının durumlarının eleştirisiyle ilgilenmediğini, aynı zamanda onun eleştirilerinin kapsamına bilhassa Batılı-modern fikri geleneklerin de girdiğini görmek gerekiyor. Bilgi ile eylemi, ilim ile ameli iç içe geçiren bir epistemoloji çerçevesinde kelam, fıkıh, felsefe, mantık ve tasavvufun da aralarında olduğu pek çok disiplinin söz dağarından yararlanan Abdurrahman kitabının birinci kısmında soyut aklı ve onun sınırlarını tartışıyor. Soyut aklın özlerden bir öz değil, fiillerden bir fiil olup kimisi özel kimisi genel birtakım sınırları bulunduğu ilkelerine dayanan Abdurrahman, soyut aklın özel sınırlarını İslami düşünce sistemindeki teori geleneğine yoğunlaşarak izah ederken soyut aklın mantıki, olgusal ve felsefi anlamdaki genel sınırlarını da bilimsel pratiğe temas ederek açıklıyor. Kitabının ikinci kısmında rehberlik edilmiş aklı ve sorunlarını, üçüncü kısımda ise desteklenmiş aklı ve yetkinliklerini ele alan Taha Abdurrahman böylelikle derece derece aklın olduğunu ve en olgun akılcılığın ise canlı iman tecrübesini esas aldığını savlıyor.

12 Kasım 2022 Cumartesi

Küreselleşme sürecinin felsefi söylemi

 Yirminci yüzyılın son çeyreğinde sanat ve edebiyattan şehirleşme ve mimariye felsefe ve dinden sosyoloji, siyaset ve ahlaka kadar hemen hemen bütün beşerî faaliyet alanlarında etkili olan bir tartışmaydı postmodernizm ve elbette onun türevi sayılabilecek diğer tartışmalar. Felsefede ilkin bir talep üzerine "son derece gelişmiş toplumlarda bilginin durumunu ortaya koymak" amacıyla Fransız filozof Jean-François Lyotard'ın hazırladığı ve 1979'da yayınlanan raporda işaret edilen postmodernite ya da postmodern durum deyişi bu toplumlarda ortaya çıkan meşruiyet krizini niteleme girişimi olarak görülebilir. Lyotard aşırı bilgisayarlaştırılmış toplumlarda toplumsal bilginin meşruiyeti probleminin oluştuğunu; bu toplumlarda her türlü bilginin geçerli sayılmayıp ancak bilgisayar diline aktarılan bilginin geçerli kabul edileceğini ileri sürmüştü. Lyotard'ın tasvir ettiği şekliyle postmodern durum modernist dönemde etkinlik kazanmış meta-anlatıların inanırlılıklarının olmadığı bir dönemi ifade ediyordu. Eşitlik, adalet, hümanizm, ilerleme, özgürlük vb. kelimelerle işaret edilen meta-anlatıların (bir bakıma üst bir bakıma büyük anlatılardır bunlar) çevresinde, onlara dayanarak geliştirilen kapsamlı kitle ideolojilerinin de postmodern durumda eski önemlerinin kalmayacağını öngören Lyotard belki bu bakımdan sosyalizmin 1989'daki çöküşünü önceden haber vermiş sayılabilirdi.

Kavşaklar ve seçenekler

Felsefe ve sosyolojide postmodernist söylemin ikinci dönemiyle Wittgenstein ve Heidegger, Foucault, Lyotard, Richard Rorty, Gilles Deleuze, Jacques Derrida, Roland Barthes,Pierre Bourdieu gibi isimlerin eserlerinde ön plana çıktığını söylemek mümkün. Batılı hümanizme, Avrupamerkezcilikle malul dünya algısına ve daha genel anlamda aydınlanma ve modernlik düşüncesine yönelik köklü eleştiriler geliştiren bu isimlerin "dil oyunları, söylem, ideoloji, doxa, habitus" vb. kavramları kullanarak bu eleştirilerini dile getirdikleri görülür. Postmodernizmin özellikle Nietzsche ve Heidegger gibi iki Alman düşünürü kök sayan yaklaşımlarıyla 1960'lardan sonraki Fransız felsefesinin önemli isimleri arasında yer alan Lyotard, Foucault, Derrida, Deleuze gibi isimlerin önayak olduğu ve modern özne tasavvurlarının kapsamlı bir eleştirisinin gerçekleştiği bir mecra olduğu iddia edilebilir. Bu eleştirileri dile getirenlerin önemli bir kısmının geçmişlerinde Cezayir tecrübesinin bulunduğunu da eklemek gerekir. Buradan yola çıkarak Fransız işgali altındaki Cezayir tecrübeleri modernliğin kavramsal iddialarının geçerliliğini nihai kertede çürütmüş addedebiliriz.

Postmodernizmin küreselleşmeyle aynı zamanlarda geliştiğini hatırlatarak onu bir anlamda küreselleşme sürecinin felsefi ya da siyasi söylemi addedebileceğimizi söyleyen Prof. Dr. Yasin Aktay, Postmodern Kavşakta Din ve Sivil Toplum adlı eserinde din sosyolojisi, modernizm, postmodernizm, sekülerleşme ve sivil toplum tartışmaları etrafında yazdığı makaleleri bir araya getirerek kavşakların genelde farklı seçenekler sunduğunu, modernitenin aksine postmodernitenin farklı yol ve güzergahlardan gidilebileceğine dair açık alanlar bıraktığını vurguluyor ve ekliyor: "Görecelik postmodernitenin sadece keşfettiği bir hakikattir, bu hakikat, insanın insanlığını, faniliğini, sınırlarını, yani aslında yerini ona öğreten bir etki de yapıyor. İnsanı tanrılaştıran ve bütün hakikatlerin tek ölçüsü haline getiren modernizmin hümanizminin, bizi alıştırdığı kesinlik duygusunun kendisinde bir maraz olduğunu bugün anlamaya bu sayede daha fazla yaklaşmış bulunuyoruz."

Gerçek hayat ve felsefe aynı şey!

 Yirminci yüzyılın en çok tanınan Fransız filozofu olan Jean Paul Sartre, bu ününü elbette sırf felsefi görüşleriyle değil edebi, siyasal, kamusal etkinlikleriyle de pekiştirmiştir. Varoluşçuluk dendiğinde ilk akla gelen isim olmasının dışında oyun yazarı ve romancılığının yanısıra aktif siyasi hayatı ve "kamusal entelektüel" olarak Bernhard-Henry Levy'nin deyimiyle "kamuoyuyla birlikte felsefe yapması" ile bilinen Sartre bir bakıma varoluşçuluğun papası sayılır. İnsan için varoluşun özden önce geldiğini ileri süren varoluşçuluk tanımıyla varoluşçuluğu bir hümanizma olarak sunan Sartre fenomenolojiye getirdiği yeni soluk ve Marksist felsefeyle ilginç ilişkisi sebebiyle de dikkat çekti. İdeolojik açıdan Sartre'ın Marksistlerle uyuşmazlık içinde olduğunu belirten Simone de Beauvoir onun Marksistler tarafından idealizmle ve gençleri Marksizm'den soğutmakla suçlandığını da ekler.

Yazdıklarını yaşadı

Sartre'ın yaşadıklarını yazan, yazdıklarını yaşayan edebi kişiliğine uygun bir biçimde bireysel tecrübelerinden evrensel sonuçlara ulaşmaya çalışan bir filozof niteliği taşıdığı da söylenebilir. Varoluşçuluğunun ruhuna uygun bir tarzda felsefesi ile hayatını korumaya çalışmaz, lakin gerçek hayat ile felsefenin aynı şey olduğunu düşünür. Bir bakıma Sartre geleneksel anlamda akademik bir filozof olmaktan öteye geçer; Marksist, solcu, yazar, aydın, anarşist, eylemci vb. sıfatların hemen hepsini ihtiva eden bir tutum benimser.

Yılda iki kez yayınlanan Özne dergisinin Bahar 2022 tarihini taşıyan 36. Kitabının dosya konusunu Sartre ve onun temsil ettiği Varoluşçuluk oluşturuyor. Dergide Sartre'ın ihmal edildiği ve hak ettiği felsefi değeri görmediği düşünüldüğü için Sartre'ın konu edinildiği belirtiliyor. Romanları hâlâ ilgi görmesine karşın Sartre'ın felsefi düşüncesini ele alan çalışmaların azlığı vurgulanarak onun bu bakımdan önemli bir haksızlığa uğradığı da ifade ediliyor. Sartre ve onun düşünceleri olmadan yirminci yüzyılın anlaşılmasının epey zor olacağının belirtilerek içinde bulunduğumuz yüzyılla geride bıraktığımız yüzyıl arasındaki felsefi hattın mahiyetine ilişkin yapılacak yorumların eğer Sartre düşüncesini ihmal ederlerse eksik kalacağı vurgulanan sunuş yazısında Sartre'ın yaşadığımız dünyaya söyleyecek sözünün hâlâ kaldığına da işaret ediliyor. Ali Osman Erdoğan ile Sadık Erol Er'in birlikte yazdığı sunuş yazısında Sartre düşüncesinin 1970'lerde postyapısalcılığın ortaya çıkışıyla birlikte etkisini kaybettiği noktasında felsefe tarihçilerinin mutabık oldukları vurgulanarak o zaman dan bu yana Sartre'ın argümanlarının eski moda ve hatta esrarengiz göründüğü belirtiliyor. Dergide hem bu algıyı yerle bir etmek hem de Sartre'ın düşüncelerinin hak ettiği ilgiyi görmesi için hazırlanan kapsamlı dosyada salt onun felsefi eserleri değil sinema, edebiyat ve siyaset meseleleriyle ilgisi de ele alınıyor.

Dergide Sartre'ın Augustinus, Kant, Marx, Nietzsche, Heidegger, Brecht, Camus, Fanon, Foucault, Deleuze ve Lacan'la etkileşimlerini ele alan ve genelde çeşitli yazarlardan tercüme edilen makalelerin yanı sıra Özgür Taburoğlu, Ali Osman Gündoğan, Hüseyin Aydoğdu, Uğur Köksal Odabaş, Seçil Özdemir gibi isimlerin de makaleleri yer alıyor.

19 Ekim 2022 Çarşamba

Tiksinmenin, utanmanın sosyolojisi

 Duygular genelde ölçülemez, tartılamaz, tartışılamaz, hesaba kitaba gelmeyen keyfiyetlerden sayılageldiği için pozitivizmin yoğun etkisi altındaki son yüzyılda bilimler tarihinde pek ele alınmamıştır. Nicellenebilir, genelleştirilebilir, tekrarlanabilir olgularla uğraşan doğa bilimleri bir yana toplumsal bilimlerde de etkisi yoğun hissedilen pozitivizm sebebiyle duygular kolaylıkla ele alınan, tartışılan konular arasında değildir. Yer yer sosyal bilimcilerin edebiyatla, güzel sanatlarla uğraştığını görsek de genellikle çalıştıkları disiplinle uğraş konularını ele almaya pek yaklaşmazlar.

Toplumsal bilimlerin başlıcasını oluşturan sosyolojinin de duyguları ele almaya yeterli yer ayırdığı kolayca söylenemez. Buna mukabil sosyologların duygu verimlerine büsbütün bigâne kaldıkları da söylenemez. Sözgelimi sosyolojinin gözde kurucu babalarından Durkheim ilkel toplumlardaki dini ritüelleri ele alırken "coşku"yu, toplumsal eylemi çözümleyişinde Weber "anlam"ı, Marx'ın din için "kalpsiz dünyanın kalbi" derken duygularla kendi düşüncelerine bir dolayım aradıklarını görürüz. Erwin Goffman'ın sosyolojik çözümlemelerinde "utanç" ve "onur" kavramlarını yeri pek tartışılmaz; Goffman onların toplumsal hayatta edindikleri merkezi yeri açığa çıkartır çünkü.

Sosyal hareketlerde etkili

Bütün bunlara karşın 1970'li yıllara kadar duyguların sosyoloji içinde yeterince yer bulduğunu söylemek mümkün değildir. Sosyoloji içinde bugün gördüğümüz azımsanamayacak külliyatın son elli yılda, özellikle sembolik etkileşimci sosyolojinin mikro analizleri sayesinde oluştuğunu vurgulamak gerekir.

Baş editör olarak Köksal Alver'in yerini Ahmet Koyuncu'ya bıraktığı altı aylık sosyoloji Divanı dergisi 19. sayısında "Duygular Sosyolojisi"ni ana konu başlığı olarak belirlemiş. Bu konu etrafında yazılan yazıların hemen hepsinde duygunun sosyolojik imkanlarından çok, birbirinden farklı duyguların yerini araştıran bir ortaklık bulunduğunu belirtmek gerekiyor. Tiksinti, utanma, mutluluk, ağıt gibi çeşitli duyguları ele alan makaleler ayrıca kimlik, din, ekonomi, tüketim, sosyal hareketler gibi farklı alanları kimileyin duygular sosyolojisiyle ilgili literatürü kimileyin de bir roman ya da filmi çözümlemeleri için çerçeve olarak belirliyorlar. Dergide Asım Yapıcı din alanında duyguların ne tür toplumsal kategoriler oluşturduğunu çözümlerken İbrahim Halil Yılmaz, sosyal hareket teorilerinden hareket ederek duyguların sosyal hareketlerin oluşumu ve gelişimine etkilerini irdeliyor.

Sertaç Timur, Bahattin Cizreli, Alkan Üstün, Merve Betül Üçer, Hatice Budak, Aynülhayat Uybadın, Ekrem Saltık, Atakan Durmaz, Süheyla Ayvaz da yazılarıyla dosyanın tekamülüne katkı sunanlardan. Bu makalelerde endüstriyel mutluluk çağrısının eleştirisinden sinemaya dair tarihyazımında sözlü belgeler ve duygulara, 1980'li yıllarda Elele gibi popüler dergiler eliyle orta sınıfın hayat tarzı pratiklerinde yaşanan değişimlerden travmatik yas süreçleri ve Osmanlı devletinin çöküşünde bu tür bir sürecin duygular düzleminde neler anlatabileceğine kadar birçok ilginç konu ele alınmış. Sayı editörlüğünü ise Ali Zafer Sağıroğlu üstlenmiş.

Pembe Hıristiyanlar ve Rusya

 Dostoyevski, Tolstoy, Turgenyev, Çehov, Puşkin gibi birçok edibin eserlerinin Türkçeye çevrilmiş olmasına karşın on dokuzuncu yüzyıl Rus düşünce dünyası hakkında yeterli bilgilere Türkçede sahip olmadığımız söylenebilir. Özellikle onyedinci yüzyıl sonrasında Osmanlı Devleti ile Rusya arasında Rus devrimine dek süren büyük savaşların gerçekleştiğini ve bu iki devletin handiyse birbirinin can düşmanı olduğunu hatırlarsak Osmanlı devletinin bakiyesinin yön verdiği Türk düşünce dünyasında düşman komşunun fikri hayatının ihmal edildiğini görmek üzücüdür. Osmanlı'da olduğu gibi Rus düşünce hayatı bakımından en zengin ve karmaşık dönemi oluşturan ondokuzuncu yüzyılın toplumsal ve siyasal bakımlardan da epey hareketli geçtiği düşünülürse tıpkı Osmanlı devletinin bekası için türeyen siyasal akımlar gibi Rusya'da da Çarlık rejiminin bekası için birtakım akımların türediği, bu akımların ve tartışma konularının modern Rus siyasi düşüncesinin zeminini oluşturduğu açıktır.

Otokrasi savunusu

Napolyon savaşlarının ardından Rus entelektüelleri ve devlet adamlarının üzerinde en çok söz sarf ettikleri kavram olan "otokrasi"yi savunan Konstantin Nikolayeviç'in 1863'te başlayıp yaklaşık 10 yıl süren diplomatik kariyerinin sonlarında yazdığı eseri Bizansçılık ve Slavlık bir açıdan Rus siyasi tarihinin önemli kavramlarının edebi, dini ve tarihsel bir yorumu olarak değerlendirilebilir. Fransız ihtilalinin imparatorluk rejimlerini tehdit eden ilkelerine karşı olarak ilk kez 1833'te Çar I. Nikolay'ın Eğitim Bakanı Sergey Uvarov tarafından önerilen "Ortodoksluk, Otokrasi ve Milliyet" meşhur üçlemesinin de otokrasiyi devletin bekasının ayrılmaz bir parçası olarak gördüğüne şüphe yok. İngiltere ve Fransa gibi dönemin önemli batılı devletlerinin desteğini alan Osmanlı devleti ile Rusya arasında gerçekleşen Kırım Savaşı sonrasında, Rusya'nın Batı'dan izole edilişini jeopolitik bir dille yorumlayan ve Rusya ile Batı arasında antagonist bir ayrım olduğunu düşünen Nikolay Yakovleviç Danilyevski'nin akıl hocası olduğu Konstantin Nikolayeviç'in tıp öğretimini Kırım Savaşı sebebiyle yarıda bırakıp askeri doktor olarak cephede görev aldığını da belirtmeli. Fransız İhtilali'nin ilklerinin içerdiği tehditlere karşı "Peki biz ne diye endişeleniyoruz? Avusturya ve Türkiye ayakta durmuyor mu en nihayetinde? Avusturya ve Türkiye'nin ömrü uzun olsun (bilhassa bu sonuncusunun). Türkiye'nin varlığını sürdürmesi hem bizim için hem de Doğu'da bizle aynı inancı paylaşan çoğunluk için faydalı bir şey olduğunun bugün dahi pek çok kişi farkında" satırlarını kaleme almasının sebebi de bu.

Slav dünyasında Orta Avrupa Cermenlerine, Roma Kilisesine ve en nihayetinde Batı medeniyetine karşı Bizansçılığı savunmaya dönük bir eğilim yaygındır. Konstantin Nikolayeviç'in benimsediği tarih görüşünün bu eğilime yaslandığı gayet açık, bu tarih görüşüne göre fenomen tarihte asla yok olmaz, belki zaman ve mekân şartlarına ayak uydurup yeni bir forma girer, varlığını böyle idame ettirir. Dostoyevski ve Tolstoy'u "pembe Hıristiyan" olmakla suçlayan Konstantin Nikolayeviç Leontyev'in kitabında Rusya'nın "özgül bir yol"a sahip olduğunu ispatlamaya çalıştığını, bu özgüllüğün içeriğini de Bizans mirasçılığına dayandırdığını ifade edebiliriz.

Erol Güngör ve fikri mücadelesi

 Çağdaş Türk düşüncesinde Ziya Gökalp'ten Yılmaz Özakpınar'a ve günümüze dek uzanan muhafazakâr milliyetçi çizginin önemli duraklarından biridir Erol Güngör. Hem akademik bakımdan hem de içinde yer aldığı zengin ve geniş muhit bakımından yetişme dönemi son derece ilgi çekici olan Erol Güngör'ün fikri mücadelenin epey yoğun olduğu bir dönemde entelektüel sorumluluk duygusuyla içinde bulunduğu geleneğin kendisinden önceki mirasını deruhte ederek zenginleştirip sonraki kuşaklara devretmeye yönelik çabasında muhitinin de önemli katkıları vardır hiç kuşkusuz. Bu muhit içinde yaş ve kuşak bakımından Erol Güngör'ün öncüsü sayılabilecek birçok sima yer alır; Fethi Gemuhluoğlu, Ayhan Songar, Ziya Nur Aksun, Ali Fuad Başgil, Osman Turan, Nihal Atsız, İbrahim Hakkı Ayverdi, Mükrimin Halil Yınanç, İbrahim Kafesoğlu, Mahir İz bunlardan bazılarıdır sözgelimi. Mehmet Genç, Emin Işık, Mehmed Çavuşoğlu gibi isimlerle ise akrandır.

Güngör'ün özellikle İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra beşerî bilimlerin yeniden yapılandığı bir dönemde önemli çalışmalarını kaleme aldığını unutmamak gerekir. Ondokuzuncu yüzyıldan başlayarak savaş öncesine kadar uzanan dönemde beşerî bilimlerde disiplin ayrımları önemli sayılmış, sosyolojiden antropolojiye birçok disiplinde çalışan bilim adamları kendi disiplinlerinin dışına adım atmakta tereddüt etmişlerdi. Erol Güngör'ün ise eserlerini kaleme aldığı dönemdeki gelişmelere uygun olarak asıl uzmanlık alanı sayılan sosyal psikolojide kapalı kalmak yerine diğer alan ve disiplinlere de uzanan bir bakışa sahip olduğu söylenebilir. Multidisipliner bir yaklaşımla sosyal psikolojiden tarihe, antropolojiye, sosyolojiye, din sosyolojisine, edebiyata ve edebiyat eleştirisine dahil edilebilecek yazılarını kaleme alan Güngör'ün ülkede yaşanan birçok meseleye özgün bir bakış geliştirdiği öne sürülebilir.

Garplılaşmanın neresindeyiz?

Hilmi Ziya Ülken, Ziya Gökalp ve Mümtaz Turhan gibi düşünce adamlarını kendi fikri öncüsü addeden Erol Güngör'ün eserlerinde sergilediği yaklaşımları çözümlemeyi ve onun düşüncelerini soğukkanlı bir şekilde analiz etmeyi amaçlayan Erol Güngör Kitabı'nda sosyoloji ve psikoloji çalışmalarıyla ön plana çıkmış birçok aydının yazısı bir araya getirilmiş. Mustafa Kemal Şan'ın editörlüğünü yaptığı kitabın ilk yazısında Mustafa Kemal Şan ve Adem Bölükbaşı Erol Güngör'ün Türk modernleşmesine dair düşünce ve eleştirilerini din ve toplumsal değişme bağlamında değerlendiriyorlar. Mümtaz Turhan'ın Peyami Safa ve Akis dergisinde gelişen çeşitli tartışmalarla başlayan ve ünlü "Garplılaşmanın neresindeyiz?" sorusunu baz alan Türk modernleşmesi eleştirisinden Güngör'ün etkilendiği boyutları ele alan ve bu etkinin Güngör'ün yaklaşımına nasıl yansıdığını soruşturan Şan ve Bölükbaşı'nın düşüncedeki sürekliliği göz önünde tuttuklarını söyleyebiliriz. Erol Güngör'ün asistanlık dönemlerinden arkadaşı olan ve kitap hazırlanırken vefat eden merhum Doğan Cüceloğlu'na ait ikinci yazıda Doğan Cüceloğlu'nun Erol Güngör'le ilgili hatıralarını okumak mümkün. Kitapta ayrıca Yılmaz Özakpınar, Tahsin Görgün, Kurtuluş Kayalı, Erol Göka, Murat Beyazyüz, Bedri Gencer, Fahri Yetim, Bilal Yamak'ın Erol Güngör'ün eserinin değerlendirilebileceği perspektifleri serimleyen yazıları bulunuyor.