29 Temmuz 2025 Salı

Dünya siyasetinde orman kanunları dönemi

 7 Ekim 2023 belki hem Ortadoğu'da hem de dünyada var olan bütün gerçekliğin değişmeye başladığı bir tarihi işaretler, El-Aksa İntifadası ve ardından İsrail'in Gazze'ye hunharca saldırısının başladığı bir tarihtir bu. Bu intifada ve akabindeki soykırımla birlikte nasıl bir illüzyon içine yaşadığımız açığa çıkmıştır handiyse. 32 ayı aşkın bir süredir İsrail'in Gazze'de hiçbir ahlaki ölçüt tanımayan katliamı 1948 Nekbe felaketinden bu yana Filistin halkının çektiği çilenin en kötü bölümüdür belki de: 60 binden fazla Gazzeli'nin şehadetine sebebiyet veren bir soykırımdır yaşanan. 1948'de Nekbe'den beri yaşanan olaylar "etnik temizlik" olarak adlandırılabilirken doğrudan şu anda Gazze'de yaşananlar kelimenin tam anlamıyla soykırım ya da Arapça ifadesiyle Karithadır. Hiçbir uluslararası, insani ya da ahlaki ölçüt tanımayan bu soykırıma başta Avrupa ve ABD olmak üzere küresel hegemonya sahiplerinin verdiği destek ilkin sistemik bir düzensizliği yansıtıyor görünse de esasen sistemin bizatihi bizim "sistemik düzensizlik" olarak adlandırdığımız şey olduğunu da düşünmemizi engellemiyor, aksine bu yöndeki düşünceleri savunmayı kolaylaştırıyor.

Soykırımın üç boyutu

Senegal doğumlu Lübnanlı bir sosyalist Gilbert Achcar. Halen Londra Üniversitesi Ortadoğu ve Afrika Uygarlıkları Araştırmaları Okulu'nda profesör olarak görev yapıyor. Türkçe'ye Gazze Felaketi olarak çevrilen kitabı Achcar'ın büyük kısmı Al-Quds al-Arabi'de yayınlanmış makalelerinin bir seçiminden müteşekkil. Kitabında üç boyutu bir araya getiriyor Achcar. Gazze soykırımından önce, Siyonizmin kökenlerinden HAMAS'ın Gazze'de idareyi ele alması ve ardından İsrail'in gerek abluka gerekse şedit saldırılarla Gazze üzerindeki baskısını sürdürmesini de içeren uzun ve hazin bir tarihin gözlemi o boyutlardan ilki. Ele aldığı konuları sürekli tarihsel bir bağlama ve perspektife oturtmaya çalışması da sözü edilen boyutlardan ikincisini teşkil ediyor. 7 Ekim 2023'te başlayan İsrail soykırımından 2025'e kadar uzanan olaylara ilişkin gözlemleri ise aynı tarihsel bağlam ve perspektifle yorumlanıyor. Kitaptaki yazıların üçüncü boyutunda Gazze'de yaşanan trajedinin çeşitli yönlerine daha yansız ve kapsayıcı bir perspektifle bakmayı hedefleyen müellifin bu trajedi karşısında nasıl "yansız" ve "kapsayıcı" bir perspektif edindiğini merak etsek de sosyalist bir bakış açısının o merakımızı giderdiğini söylemeli: HAMAS eleştirileri ile İsrail toplumu ve rejiminin aşırı sağa kaymasınıaşırı sağın dünya genelindeki yükselişi ve Batı liberalizminin gerileyişi. Gazze soykırımını bu bakımdan dünya tarihinde bir dönüm noktasına çeviriyor bu iki şey.

Entelektüel açıdan dürüst ve erdemli insanlardan hiçbirinin Gazze örneğindeki soykırımı görmemesinin imkânsız olduğunu belirten Achcar, bu soykırımın faillerinin Avrupa'da mevcut jeopolitik transatlantik Batı'nın parçası olan tüm ülkelerin aktif ya da pasif suç ortaklığıyla (daha sonra da kenardan izlemeleriyle) Nazi soykırımının esas kurbanları olmanın ahlaki mirasını üstlenmek gibi özel bir niteliğe sahip olduklarını ifade ediyor. Gazze soykırımına yol açan şeyi İsrail'in 'sıfır risk' yaklaşımı, Gazze şeridini tamamen işgal etme kararlılığı, neo-faşistler ile neo-Nazilerin denetimi altında yaşanmışlık, İsrail ordusunun canice öfkesiyle Filistinlilerin insanlıktan çıkarılması etmenlerinin oluşturduğu bileşim olarak niteliyor. Achcar, Batı'nın 1945'te verdiği ve 1990'da yenilediği hukuk devleti vaadinin bu soykırımla birlikte onulmaz biçimde öldüğünü, artık orman kanunlarının dünya çapında geçerli hale dönüştüğünü vurguluyor.


9 Temmuz 2025 Çarşamba

Siyonist edebiyat nasıl şekillendi?

 Her ne kadar Siyonizm 19. yüzyılda Avrupa'da hem sistematik ve seküler bir siyasi ideoloji hem de örgütlü bir hareket olarak ortaya çıkmışsa da kökenlerini daha geçmişte aramak ve bulmak mümkündür. Diasporadaki Yahudilerin mitolojisinde bir gün Siyon olarak adlandırılan bölgeye dönme arzusu önemli bir yer kaplar.

19. yüzyıl Avrupası'nın genel siyasi ve kültürel ikliminde merkezi devlet ve mutlakiyetçilik ile liberal fikirlerin etkisi olduğu biliniyor. Aydınlanmacılıkla ve Fransız Devrimi'nin tetiklediği bakış açılarıyla etkilenmiş bu siyasi ve kültürel iklimde milliyetçilik de önemli bir yer tutuyor. Her ne kadar mutlakiyetçilik, milliyetçilik ile liberalizm ilk bakışta birbirine epey aykırı görünse de birlikte Siyonizm'e hizmet ettikleri söylenebilir. Siyonizm'in ortaya çıkışında Avrupa'daki Yahudi düşmanlığının ve antisemitizmin etkisi koyudur. Sözünü ettiğimiz iki siyasi yaklaşım bu düşmanlıkta ortaktır. Hatta Theodor Herzl'in siyasi Siyonizm'i de Dreyfus davası sonrası dile getirdiği biliniyor.

Kültürel mücadele

Peren Birsaygılı Mut, "İsrail'in Zihin Haritası: Siyonist Edebiyat" başlıklı kitabında, İsrail'in kurucu edebi ve düşünsel altyapısını ortaya koyuyor. Dönemin gazete, dergi ve yayınevlerinden yola çıkarak bir devlet olarak İsrail fikrinin oluşturulmasının ve İsrail'in fikir dünyasının derinlemesine incelendiği çalışma, Farabi Kitap tarafından yayımlandı.

Eseriyle Türkiye'deki Filistin çalışmaları literatürüne katkı sunmayı hedefleyen Mut, İsrail'in 14 Mayıs 1948'de kuruluşunun sadece siyasi bir sonuç değil, çok uzun yıllar devam eden edebi ve kültürel bir mücadelenin sonucu da olduğunu vurguluyor. 1800'lerden 1948'e dek uzanan bu süreçte Siyonizm kelimesinin icadından silahlı Siyonist çetelere kadar birçok konuyu irdeleyen Mut, Siyonizm'in siyasi olarak doğmadığını, kültürel ve edebi olarak oluşturulduğunu, siyasi olanın ise bunu takip ettiğini söylüyor.

Siyonizm'in ilkin İngiliz, Alman, Fransız ve Rus edebiyatında ortaya çıktığını belirten Mut bu kültür ve edebiyatlar içinde"Bu mazlum Yahudiler nereye gidecekler?" sorusunun sıkça sorulduğuna dikkat çekiyor. Bu soruya bir cevap olarak Yahudilerde "Filistin'e gitmek zorundayız" algısı oluşturulduğunu belirten Mut, 1800'lerin başından itibarenbaşlatılan bu edebi faaliyetin Filistin'e bir zihinsel dönüş sağlamak istediğini belirtiyor. Zihinsel dönüş sağlandıktan sonra da o dönüşün fiziken mümkün kılmaya çalışıldığına işaret eden Mut, bu hedef doğrultusunda onlarca siyonist yazar ve şairin, onlarca kitabın olduğunu da belirtiyor. Kitabında İsrail'in kuruluşuna bu şekilde katkı yapan 30 Siyonist yazarı portreleri ve eserleriyle ortaya koyan Mut bir yerde İsrail zihin haritasını da çiziyor. Mut, kitabında ayrıca Siyonist tiyatronun izlerini sürmeye çalışıyor, İsrail'in milli marşının ve ilk Siyonist kadın şairin hikayesini inceliyor. Bu çalışmasında Siyonist edebiyat tarihini 1948'e kadar yazdığını izleyen Mut, çağdaş Siyonist edebiyatını farklı bir kitapta kaleme alacağını da belirtiyor. Kitapta ele alınan yazarlardan bazıları ise şöyle: Benjamin Disraeli, George Eliot, Theodor Herzl, Ahad Ha'am, Maksim Gorki, Stefan Zweig, Mark Twain.

27 Haziran 2025 Cuma

Acı üzerine kurulan endüstri

 Herhangi bir adalet mefhumuna sığmadan ve mer'i uluslararası hukuk açısından da herhangi bir meşruiyeti bulunmadan Ekim 2023'ten beri Gazze'de süregelen İsrail şiddeti ve soykırımının kendisine yöneltilen eleştirileri saptırmak için sık sık başvurduğu söylemlerden ilkidir Holokost. Hatta bu söylem aracılığıyla sadece Almanya'nın değil, birçok Almanya'ya benzer ülkenin de bir nevi rehin alındığı düşünülebilir.

İkinci Dünya Savaşı esnasında Nazi Almanya'sında vuku bulan Yahudi katliamlarını adlandırmak için kullanılan Holokost özellikle 1967 sonrasında ideolojik bir tür silaha döndürüldü ve İsrail'in Holokost kurbanlarının kurduğu devlet imajı oluşturuldu. Holokost söyleminin Nazi Holokostunun ideolojik bir yansıması olduğunu ileri sürdüğü ve Türkçeye Holokost Endüstrisi: Yahudi Acılarının İstismarı adıyla çevrilmiş kitabında Norman G. Finkelstein bu söylemin merkezindeki dogmaların hatırı sayılır ölçüde politik ve sınıfsal çıkarları muhafaza ettiğini de söylüyor. Holokost söyleminin vazgeçilmez bir ideolojik silah olduğunu vurgulayan Finkelstein bu silahın kullanılmasıyla insan hakları geçmişi son derece korkunç olan İsrail'in kendisini "kurban devlet" olarak lanse ettiğini, ABD'deki en başarılı etnik grubu olan Yahudilerin de aynı sahte kurban statüsünden faydalandığını belirtiyor. Finkelstein'a göre bu sahte kurbanlık statüsü hem hatırı sayılı zenginliklere yol açıyor hem de eleştirilere karşı bir dokunulmazlık kazandırıyor. Fakat bu dokunulmazlıktan faydalananların ahlaki yozlaşmadan kaçmaları mümkün olmuyor.

Paha biçilmez bir koz

İsrail'in 1948'de kurulmasından Altı Gün Savaşları'nın yaşandığı 1967 Haziran'ına dek Amerikan Yahudi elitlerinin gündeminde Nazi Holokost'unun olmadığı tespitini yapan Norman Finkelstein, savaştan sonra Holokost'un Amerikan Yahudilerinin hayatlarının bir parçasına dönüştüğünü ifade ediyor ve şunları ekliyor: "Amerikan Yahudiliği Haziran Savaşı'ndan sonra Nazi Holokost'unu istismar etmeye başladı. Holokost, ...ideolojik olarak bir kez biçimlendirildikten sonra, İsrail'e yönelik eleştirileri saptırmak için mükemmel bir silah olduğunu kanıtladı... Burada vurgulanması gereken Holokost'un Amerikan Yahudi elitleri için de İsrail'le aynı işlevi gördüğüdür: Yüksek bahisli bir iktidar oyununda paha biçilmez bir koz."

Finkelstein'ın işsiz kalması, sürgün hayatı yaşaması ve Filistin'e girişinin yasaklanması gibi birçok meseleye yol açan kitabında başta ABD olmak üzere hemen tüm Batı ülkelerinin İsrail'e açık destek vermesi ve İsrail sorununun halihazırdaki politik iklimden bağımsız bir şekilde Nazi Holokost'uyla yorumlanmasının üretilen Holokost ideolojisi sayesinde olduğunun altını çizen Finkelstein oluşturulan bu suni konsensusa muhalif herkesin antisemitist olarak yaftalandığını da belirtiyor. Üretilen bu söylemle Yahudilere mutlak bir masumluk atfediliyor, İsrail ve Amerikan Yahudiliği de meşru eleştirilerden korunuyor. Holokost söylemiyle Yahudilerin çektiği çilelerin benzersiz, çünkü Yahudilerin benzersiz kılınmaya çalışıldığı dogmatik ortamda entelektüel bir terör de estiriliyor.

Finkelstein antisemitist yaftası takılamayacak biri, çünkü hem Yahudi hem de anne ve babası Nazi kamplarında yaşamış ve oralardan canlı çıkmışlar. İsrail'e karşı çıkışının temelinde de bu var: Anne babasının yaşadıklarının çok daha fazlası bizatihi Filistinlilere yaşatılıyor. Kendilerini savunmaktan bir şekilde aciz bırakılmış insanlara efelenmek belki de ABD'de yoğunlaşan Siyonist elitizmin en önemli göstergesi.

12 Haziran 2025 Perşembe

İslam dairesi içinde erkeklik ve kadınlık tasavvurları

 Günümüzde cinsiyet rolleri ve kimlikleri etrafında oluşturulan ilginç bir literatür ve süreç var. Bu rol ve kimlikler sık sık tartışma konusu edilip sorgulanıyor ve yeniden tanımlanıyor. Bu süreçte geleneksel değerler ve normların yanı sıra dini ve kültürel kodlar da yeniden biçimleniyor. Sosyal bilimler alanında üçüncü bir cinsiyetin varlığından söz eden yaklaşımlar kadar biyolojik cinsiyeti tamamen reddeden teorilere (queer) de rastlanıyor. Bu süreç ve tartışmalarda cinsiyet rol ve kimliklerinin akışkan ve müzakereye açık hale gelişi de çarpıcı bir nitelik.

Geleneksel roller, modern talepler

Editörlüğünü Saadet Bayazıt'ın yaptığı Tezkire'nin "Müslüman Erkekler ve Müslüman Kadınlar" dosyası, İslam dairesi içinde erkeklik ve kadınlık tasavvurlarının geçmişten geleceğe nasıl aktığı, modern dünyanın meydan okumalarıyla nasıl yüzleştiği ve bu yüzleşmenin ne tür imkân ya da sorunlar ürettiğini tartışıyor. Dosya bu niteliğiyle mezkûr radikal sorgulamalara karşı Müslüman düşüncenin nasıl bir tavır alması gerektiğini de problematize ediyor. Dosyada bulunan yedi akademik makale, iki söyleşi ve bir çeviri metni İslam'ın adalet, eşitlik ve toplumsal roller konusundaki tutumunun yorumlarından geleneksel fıkıh müktesebatı ile modern yorumlar arasındaki gerilimlere, feminist teorinin İslam'la kurduğu etkileşimden muhafazakâr modernleşmenin ürettiği yeni erkeklik ve kadınlık tasavvur ve formlarına kadar geniş bir çerçevede ilginç tartışma zeminleri oluşturuyor. Bu tartışma zeminlerinin en önemli soruları geleneksel rollerle günümüzün toplumsal talepleri arasındaki denge problemi ve dini sabitelerle güncel toplumsal değişimler arasındaki etkileşimin biçimi olarak görünüyor. Dosya bu sorularla yüzleşme biçimlerini anlamaya dönük zengin bir içerik sunmayı amaçlarken aynı zamanda kadınlığı ve erkekliği sadece birer biyolojik ya da toplumsal kategori değil, ayrıca fikri ve tarihsel bir miras olarak ele almayı öneriyor. Dosyada yer alan makalelerin cevap aradığı temel soruysa açık: Din ve cinsiyet arasındaki ilişkiyi ne geleneksel kalıpların ağırlığına ve başına buyrukluğuna ne de modern akışkanlığın savrukluğuna teslim olmadan nasıl kurabiliriz?

Dosyanın ilk makalesinde Mustafa Çevik toplumsal cinsiyetin (gender) doğasına dair süregelen tartışmaları Simone De Bouvier'den Judith Butler'a uzanan bir atıf zinciriyle biyolojik determinizm ve sosyal konstrüksiyon yaklaşımlarını harmanlayarak ele alıyor. Çevik, yazısında toplumsal cinsiyetin tarihsel olarak inşa edilen ve sürekli değişen bir yapıda olduğuna işaret ederek erkek egemen kültürün bu süreçteki rolüne de dikkat çekiyor. Birsen Banu Okutan ise makalesinde yeni muhafazakâr orta sınıfın ekonomik ve kültürel dönüşümüne odaklanarak mütedeyyin erkek kimliklerini tüketim pratikleri üzerinden çözümlüyor. Bu kimliklerin tüketim odaklı statü arayışlarını ve daha iyi bir hayat arzularını tarihsel bir bağlamda değerlendiren Okutan aynı zamanda onların paradoksal bir tarzda geleneksel değerlerden uzaklaşan noktalarını da göz önüne çıkarıyor. Hacer Ayaz da makalesinde modern dünyada Müslüman erkek kimliklerinin ataerkil normlar, dini değerler ve küreselleşmenin etkisi altında dönüşme biçimlerini irdeliyor. Ayaz irdelemesinde erkekliğin otorite ve güç merkezli bir yapıdan şefkat ve bakım temelli bir modele doğru evrildiğini tespit ediyor. Gönül Yonar Şişman'ın makalesinde ise feminist mit eleştirisinin potansiyeli kullanılarak mitlerin taşıdığı ataerkil yapıları sarsmak ve cinsiyet odaklı eşitsizliklere dair yeni okuma pratikleri geliştirmek teşvik ediliyor. Müslüman erkeklik ve kadınlık kavramlarını tarihsel, teolojik ve modern bağlamlarda ele alan Necdet Subaşı da geleneksel dini referansların modern dünyadaki dönüşümünü analiz ediyor.

28 Mayıs 2025 Çarşamba

Hermetik bir düşünür olarak Hegel

 Modern felsefenin temel esaslarını belirlediği düşünülen filozofların arasında yer alır Hegel. Onun bu felsefeye daha sonra egemen olan çeşitli kategori ve ayrımları esaslı olarak ortaya koyan biri olduğu üzerinde sıkça durulur. Immanuel Kant'ın Salt Aklın Eleştirisi başta olmak üzere diğer iki eleştiri kitabıyla birlikte geliştirdiği yaklaşımın getirdiği meseleleri konu edinen Alman idealizminin son iki durağından biri olan Hegel (diğer durak elbette Schelling'dir) geliştirdiği sistemle felsefeyi bir "bilim" olarak tasavvur etmeye imkân tanır.

Hegel'in bilgelik sever ya da bilgelik arayışındaki biri anlamındaki bir filozof olmadığını Türkçeye Hegel ve Hermetik Gelenek adıyla çevrilmiş kitabında öne süren Gleen Alexander Magee onun en önemli eseri sayılan Tinin Fenomenolojisi'nin sonunda bilgelikle özdeşleştirdiği Mutlak Bilgiye eriştiği iddiasında olduğunu belirtiyor. Hegelci felsefeyle Hermetik teozofi arasında belirgin bir tekabüliyet olduğunu ifade eden Magee bu tekabüliyetin tesadüfi olmadığının altını çizerek Hegel'in eserlerindeki hermetik öge, simge ve örüntülere işaret ediyor. Tinin Fenomenolojisi'ndeki inisiyasyon mistisizmi ile ilişkili Masonik alt metin, o eserin önsözündeki Böhmeci alt metin, Mantık'taki Kabalacı-Böhmeci-Lullian etki, Doğa Felsefesi'ndeki simyacı-Paraselsuscu ögeler, Nesnel Tin ve dünya tarihi teorisi öğretisindeki Kabalacı ve Joahimcibinyılcılık etkisi, Hukuk Felsefesi'ndeki simyacı ve Gül-Haççı imgeler bunlar arasında.

Okültik isimlerle ilişki

Hegel'in sadece bir Kant eleştirmeni olarak görülmesinin yanlış olduğu açıktır. Kant'ın düşüncesinin gücünü arkadaşı Schelling ile birlikte kabul etse de Hegel'in Kant düşüncesindeki kuşkuculuğu kabul etmesi mümkün değildir. Hegel'i "Sadece bir Alman, bir Swabialı ya da idealist düşünür gibi anlayabileceğimiz gibi Hermetik bir düşünür olarak da yorumlayabiliriz" şeklinde bakış açısına göre değişen yorum perspektiflerine açık bir düşünür olarak ele almanın yanlış olduğunu öne süren Magee temel iddiasını şu şekilde ifade ediyor: Hegel'in gerçekten anlamak istiyorsak onu bir Hermetik düşünür olarak anlamak zorundayız. Onun yaşamı ve eserlerinin bu iddianın kanıtlarıyla dolu olduğunu belirten Magee Hegel'in sistemindeki pansophia Hermetik geleneğin etkisini, philosophia perennis'te Hermetik inancın onaylanmasını ve Hermetik sembolik formların yapısal, arkitektonik araçlar olarak kullanılmasını da o kanıtlara dahil ediyor. Hegel'in Hermetik geleneğe bağlı hareketlere ve modern Hermetik geleneğin Eckhart, Bruno, Paracelcu, Böhme gibi tanınmış figürlerine birçok olumlu göndermede bulunduğunu gözlemleyen Magee, Hegel'in mesmerizm, psişik fenomenler, çubukla maden arama, geleceği görme, büyücülük gibi okültik konularla geniş okumalar yapmakla kalmayıp Baader gibi okültik isimlerle de kendisini ilişkilendirdiğini kaydediyor.

Hegel'in düşüncesini "tekabüliyetler"in Hermetik kullanımıyla özdeşleştirerek kurduğunu belirten Magee, onun Platon, Galileo, Descartes, Newton gibi isimlerin yanısıra Hermes Trismegistus, Pico dalla Mirandola, Robert Fludd ve Knorr von Rosenhoth'un tartışıldığı düşünce tarihlerine dayandığını, derslerinde kendi felsefesi için kullandığı "spekülatif" sıfatının "mistik" ile aynı anlama geldiğini de birden fazla kez ifade ettiğine de dikkat çekiyor.

Kitabında Hermetik geleneğin modern zamanlardaki gelişimini kısaca özetleyen Magee, Hegel'in erken yıllarındaki Hermetik ortamı "Büyücü Çıraklığı" kısmında irdeliyor ve onun Magnus Opus'a ayırdığı ikinci kısımda da inisiyasyon ayinini (Tinin Fenomenolojisi), Kabalistik ağacını (Mantık Bilimi), simyagerlik olarak doğa felsefesi ve öznel tin felsefesi ile şimdinin haçındaki gül olarak adlandırdığı nesnel ve mutlak tin felsefesini inceliyor.

14 Mayıs 2025 Çarşamba

Kahvehaneden akademiye değişmeyen o soru: Türkiye ne olacak?

 2000'li yıllara dek Türkiye'de yaygın, kahvehane ve kıraathanelerde bile yaygın bir soruydu bu: Türkiye ne olacak? Hemen herkesin, neredeyse tüm vatandaşların katıldığı endişeli bir soruydu bu. İçinde yaşanılan durumun vahametini çıkış noktası yapan bir soru; ama modernleşme döneminde ne form olarak ne de içerik olarak sorunun değişmediğini de görüyorduk. Soru bazen büyük ölçüde yaşanan bir kriz ya da darbe sonrası "Memleketin hali ne olacak?" diye telaffuz edilse de aynı soruydu. Ne formu ne de içeriği değişmişti o krizle ya da darbeyle sorunun.

Belki de ülkedeki kahvehane müdavimleri ile aydınlar soru sorma konusunda yeterince becerikli olmadığından ya da yeni soru üretmeye kadir olmadığından sorulan eski soru baki kalmış, önceki nesillerden miras alınarak devam ettirilmişti. Kahvehane muhabbetlerinin alışılmış gözde konusu olmuştu memleketin hali pür melali. Ülkede birçok siyasal, sosyal, kültürel ve iktisadi değişim yaşanmasına rağmen kahvehanelerde, kıraathanelerde bile sorulan sorunun aynı kalması hem şaşırtıcı hem de sözü edilen değişimlerin -en azından muhatapları bakımından- esasa taalluk etmediğinin göstergesiydi.

Batı'nın neliği üzerine

Sıfır Noktası'ndan Türkiye'nin Meseleleri başlığını taşıyan kitapta merhum sosyolog, yayıncı ve mütercim Hüsamettin Arslan, şair Mevlâna İdris, iktisatçı Ferudun Yılmaz ve askeri tarihçi Gültekin Yıldız, Türkiye'nin meselelerini ele alarak söyleşiyorlar. İçeriği 2014 ile 2015 yıllarında çıkarılmış konuşmalarında Türkiye'nin güncel ve geçmişten bugüne süren meselelerini tartışarak ele alıyorlar. Bunu yaparken herhangi bir sınır tanıdıklarını söylemek mümkün değil. Bir bakıma 10 yıl önce söz konusu meselelerin nasıl tartışıldığı da gösteriliyor.

Ana konular haricinde, bu konuların belirlenmesinde kritik öneme sahip kerteleri ve toplumsal-kültürel-ahlaki değişimleri de tartışan nitelikleriyle bu söyleşiler hem disiplinler arası bakışın önemini vurguluyor hem de ele alınan meselenin çeşitli veçhelerinin nasıl değerlendirilebileceğini gösteriyor. Söyleşilerde gerçekleştirildikleri dönemde tartışılan birçok vaka ve hususun da gözden kaçırılmadığı belirtilmeli. Yine de bu söyleşilerde Hüsamettin Arslan'la sosyolojik bakışın, Ferudun Yılmaz'la iktisadi bakışın öne çıktığını iddia edebiliriz. Mevlâna İdris ise şair bakışının soru sorma ve farklı yönleri gündeme getirme boyutunu ispatlıyor.

Henüz FETÖ'nün mel'un 15 Temmuz darbe girişiminin vuku bulmadığı, Cumhurbaşkanlığı sistemine geçilmeyen ya daTürkiye Cumhuriyeti'nin 100. yılına girilmeyen bir zaman diliminde gerçekleşmesine rağmen, alanlarında önemli eserler kaleme almış bu isimlerin yaptığı analizlerin zaman dışı bir niteliğe sahip olduğu söylenebilir. Cumhuriyetin kurucu ideolojisi (bu bakımdan her dönemde resmî ideoloji kisvesine sahip) Kemalizm'den Kürt meselesine, darbelerden seçimlere, hükümet sistemi tartışmalarından Türkiye'nin jeopolitik konumuna kadar birçok konunun ele alındığı söyleşilerde tarihsel bağlam kaçırılmadan küresel kapitalizm ve Türkiye'nin değerleri ile gelenekleri de yorumlanıyor. Bu söyleşiler böylelikle gerek Türkiye'nin gerekse bölgemizin Batı karşısındaki durumu ve küresel düzene egemen konumunu sürdüren Batı'nın ne olduğunu öğrenmeye katkı sağlıyor.


2 Mayıs 2025 Cuma

Şiîliğin teşekkül ve kurumsallaşma süreci

Safevi Devleti'nin kuruluşundan beri, bu hesapça 16. yüzyılın başından beri Şiîlik ile İran popüler bilinçte özdeşleşmiştir. O yüzyıldan önce, ne İran'da etkin olan mezhebin tümden Şiîlik olduğu iddia edilebilir (burada halihazırda da İran edebiyatının büyük isimlerinden sayılan Sadi el-Şirazi, Hafız gibi isimlerin Sünni olduklarını vurgulamak gerekir) ne de bu devlete değin bütünlüklü bir İran coğrafyasından ve hatta fikrinden bahsetmek mümkün görünmez. Klasik coğrafyacılar Horasan, Huzistan, Fars, Azerbaycan, Taberistan, Sicistan gibi bölgeleri ayrı ayrı ele alma eğilimindedirler.

Rahmetli araştırma görevlisi Maşallah Nar'ın elim ölümü nedeniyle tamamlayamadığı tezinin merhumca yazılmış halini içeren "İran'da Şiîliğin Kurumsallaşma Süreci: Tarihsel Arkaplan ve Doktrinel Altyapı" başlıklı kitapta, İran'la neredeyse özdeş olarak andığımız Şiîliğin tarihsel olarak bu coğrafyadaki teşekkül ve kurumsallaşma sürecinin arkaplanı ve doktrinel altyapısı inceleniyor.

Ondördüncü yüzyıla kadar İran coğrafyasındaki siyasi-dini hareketleri ele aldığı ilk bölümde Nar, Taberistan Zeydi devletini, Büveyhiler dönemini ve Şiîliğin Batıniliğe meyilli kolu olan İsmaililiği irdeliyor. İsmaililiğin yaklaşık yüzyıllık bir başlangıç döneminin ardından bu asrın ortalarından itibaren tarih sahnesinde birdenbire zuhur ettiğinin altını çizen Nar, dailer ağı aracılığıyla hareketin İran'dan Irak'a, Yemen'den Bahreyn, Suriye, Cebel, Horasan, Maveraünnehir, Sind ve Kuzey Afrika'ya kadar yayılan ateşli bir faaliyet yürüttüğünü de belirtiyor. İsmaili davetin İslam coğrafyasının farklı bölgelerinde hızlı bir şekilde yayılmasının tesadüfi olmadığını vurgulayan Nar, dönemin dini, siyasi ve ekonomik şartlarının buna uygun bir ortam oluşturduğuna kani. İsmaililiğin Alamut kalesi öncesinde İran'daki pozisyonunu ve Alamut sonrası durumunu soruşturarak Takiye'nin sınırlarını belirliyor. Bu bölümde Selçuklu ve Moğol akınlarının İran coğrafyasındaki etkileri de ele alınıyor. 1055'te Tuğrul Bey'in Bağdat'a girerek Abbasi halifesini Büveyhi tasallutundan kurtarmasının Sünniliğin mukadderatı açısından önemli bir dönüm noktası olduğunu vurgulayan Nar, Selçukluların güçlü bir biçimde sahneye çıkarak o dönem İslam coğrafyasının birçok bölgesinde muzaffer pozisyonda olan Şiîliğe karşı Sünniliği himayesine aldığını söylüyor.

Şiî temayüllü tasavvufi hareketler

Ondördüncü ve onbeşinci yüzyıllarda İran coğrafyasında Şiî temayüllü tasavvufi hareketleri bir sonraki bölümde kapsamlı bir şekilde ele alan Nar, Serberadiler, Şeyhiyye, Hurufiyye, Mu'şa'şa, Nurbahşiyye isimlerini taşıyan bu hareketlerin dinî, mezhebî, siyasi görüşlerini de aktarıyor. Bu tasavvufi hareketlerin oluştuğu ortamın kapsamlı bir değerlendirmesi de Nar'ın değerlendirmesinin sınırları içinde kalıyor.

Kitabın editörlüğünü yapan Prof. Dr. Ali Ertuğrul, Maşallah Nar'ın vefatı sebebiyle bitiremediği tezinin yazamadığı üçüncü bölümü ve sonuçta yer vermek istediği metinleri aktarıyor. Sonuçta yer alması planlanan söz konusu metin ise şöyle: "Safevilerin İran'ı Şiîleştirme sürecinde cebir kuvvetinden de istifade etmeleri, bölgenin Şiîliğe geçişe karşı güçlü bir Sünni dirençle karşılaşmasıyla ilgili değildi. Safevi Devleti'ni güç kullanımına sevk eden temel sebep, İran coğrafyasında hâkim olan Şiîliğin oldukça mesiyanik formlarda tedavül etmesi ve bu durumun da onların başardığı devrime teşebbüs edecek başka potansiyel hareketlerin de yaşamaya devam etmesi anlamına gelmesiydi."