9 Temmuz 2014 Çarşamba

Osmanlı-Alman ittifakının siyasi ve iktisadi temelleri

1871 senesinde Alman devletçikleri birleşmiş ve Alman milli birliği kurulmuştu. Kısa bir süre sonra ekonomik teknolojik ve askeri alanda dünyanın en güçlü devletlerinden birisi haline gelen Almanya sömürge ve pazar arayışına girmişti. Ancak doğuda ve Afrika’da bulunan sömürü alanları daha önceleri Avrupalı diğer büyük devletler tarafından paylaşılmıştı. Almanya için doğuda Osmanlı Devleti’nden başka girecek ve yayılacak pek alan kalmamıştı. Böylece Alman İmparatorluğu Osmanlı topraklarının sahip olduğu yeraltı ve yerüstü zenginliklerinden faydalanabilmek maksadıyla 19. yüzyıl sonlarına doğru bu verimli topraklara yönelmiştir.
Diğer taraftan Osmanlı Padişahı’na göre Avrupalı diğer büyük devletler Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalamak istemekte fakat Almanya ise sadece iktisadi ve mali menfaatler gözetmekteydi. Emperyalist faaliyetlere geç başlayan Almanya’nın hammaddeye ve pazara ihtiyacı vardı, buna karşın Osmanlı Devleti ise birlikte hareket edebileceği güçlü bir devleti ihtiyaç olarak görmekteydi. Böylece Alman İmparatorluğu ile Osmanlı İmparatorluğu arasında siyasi askeri ve ekonomik alanda sıkı ilişkiler başlamıştır. Konya şehri ve Konya ovası özellikle Sultan II. Abdülhamid döneminde siyasi ve iktisadi sebeplerle İngilizler Fransızlar Ruslar ve Almanlar arasındaki büyük rekabete sahne olmuş ve bu rekabeti Almanlar kazanmışlardır. Yukarıda sözü edilen süreçte Almanlar Konya ve çevresiyle çok ilgilenmişler, bölgede demiryolu çalışmaları ziraat için sulama projeleri gerçekleştirmişler ve arkeoloji başta olmak üzere birçok alanda araştırmalar yapmışlardır.
Bu tarihsel arka planda özellikle Sultan II. Abdülhamid’in Bağdat ve Hicaz Demiryolu ile Konya Ovası İrva ve İska Projesi’ni hayata geçirme konusunda Almanlarla yaptığı işbirliği Anadolu’nun tarihsel anlamda ataletini üzerinden atıp hareketlenmeye başlamasının da miladını oluşturur. İstanbul’dan Konya’ya ve ardından Bağdat’a uzanan demiryolları projesi İç Anadolu’nun tarımsal üretiminin pazarlanmasında önemli bir rol oynarken bugünkü Konya Ovası Projesi’nin (KOP) tarihi atası olan Konya Ovası İrva ve İska İdaresi de 1907’de hayata geçirilir.
Elbette, bu çerçeve içinde Alman devleti kendi özel çıkarları doğrultusunda Anadolu ve Konya’nın değerli yeraltı kaynaklarını da tespit etmiş, arkeolojik kazılarla birçok tarihi eser Alman müzelerine kaçırılmıştır.
Fatih Çolak çalışmasında 19. yüzyıl sonlarında ve 20. yüzyıl başlarında Almanların Konya bölgesinde yapmış oldukları faaliyetleri, özellikle Deutsche Bank arşiv belgeleri ile Alman Dışişleri Bakanlığı arşiv belgelerini kullanılarak inceliyor. 100 yıl önce Osmanlı Devleti’nin, Fransa ve İngiltere’nin baskısından yılarak Almanya ile kurduğu zorunlu ittifakın bugüne etkileri Çolak’ın çalışmasını daha bir değerli kılıyor.

22 Haziran 2014 Pazar

Şakacı felsefe!

“Zizek’in Nükteleri” onun felsefi, politik, psikanalitik düşünceleri için bir dizin sağlıyor. Slovaj Zizek’e göre nükte felsefi bir içgörünün kısa yolu olan eğlenceli hikâyelerdir.

Ünlü dil filozofu Ludwig Wittgenstein, iyi bir felsefe çalışmasının tamamen nüktelerle yazılabileceğini savlamıştı. Aslında Aristotelesçi ünlü phronesis (halk bilgeliği, basiret) kavrayışında da sık başvurulan söylemsel motiflerdendir nükteler. Gündelik hayatın karşamış işleyişi içinde denk gelinen vukufları işaret etmede günlük dilde sık sık başvurduğumuz deyim, atasözü, şaka, fıkra vb. dilsel yapıların hepsini “nükte” adı altında bir araya getirebiliriz. Ünlü söylem analizi teorisyenlerinden Slavoj Zizek’in yazıları da sık sık fıkralara, nükte ve şakalara yer verir. “Zizek’in Nükteleri” başlığıyla Slavoj Zizek’in diğer kitaplarının aksine yazılarından derlenen nükteler, fıkralar ve şakalar onun felsefi, politik, psikanalitik düşünceleri için bir dizin sağlıyor. Zizek’e göre nükte felsefi bir içgörünün kısa yolu olan eğlenceli hikâyelerdir. “Emniyet teşkilatındaki rüşvetçiliği dalgaya alan eski bir Yugoslav fıkrası vardır: Bir polis habersizce evine gider ve karısını besbelli şehvete ve heyecana kapılmış halde yataklarında çırılçıplak yatarken bulur. Acaba onu başka bir adamla bastım mı diye şüpheye kapılıp odanın etrafını yoklamaya başlar. Kocası yatağın altına bakmak için eğildiğinde karısının beti benzi atar; ama iki saniye süren fısıldaşmadan sonra, polis yüzünde tatmin olmuş, halinden memnun bir sırıtışla doğrulup ‘Kusura bakma canım, yanlış alarmmış. Yatağın altında kimse yok!’ der. Elinde ise sıkı sıkı kavradığı, yüksek meblağda bir deste para vardır.”

“Öteki’nin bilgisinin anahtar rolünü örneklemek üzere Lacancılar arasında yıllardır klasik bir fıkra anlatılır: Kendisini darı tanesi sanan bir adam akıl hastanesine kaldırılır, orada doktorlar onu bir darı tanesi olmadığına, insan olduğuna inandırmak için ellerinden geleni yapar; fakat iyileşip (darı tanesi değil de insan olduğuna inanıp) hastaneden ayrılmasına izin verildikten sonra, çok geçmeden tir tir titreyerek ve ödü kopmuş bir halde geri gelir kapıda duran bir tavuğun kendisini yiyeceğinden korktuğunu söyler. ‘Dostum,’ der doktoru, ‘sen darı tanesi değil de insan olduğunu çok iyi biliyorsun.’ ‘Ben biliyorum tabii ki,’ diye cevap verir hasta, ‘peki ya tavuk biliyor mu?’ Belli bir felsefi vukufu daha kolay ve kısa yoldan anlatmanın bir unsuru olarak nüktelere başvurur Zizek. Gerçi Zizek’in okuduğunuz üç kitabının ardından size bıkkınlık veren ölçüde tekrara düştüğünü, aynı içgörüleri farklı kelime ve yazma teknikleriyle tekrarladığını hissedersiniz. Ancak aktardığı nükteler ile benimsediği bakış açısını okura aktarma konusunda Zizek’in son derece başarılı olduğu da ortadadır.

4 Haziran 2014 Çarşamba

Heidegger’e meşakkatli bir yolculuk

Geç modern felsefenin en önemli düşünce simaları arasında yer alır Martin Heidegger. Fenomenolojinin kurucusu Edmund Husserl’in bu en parlak öğrencisinin 1928 yılında Fenomenoloji Yıllığı’nda ayrı basım olarak yayınlanan Seinund Zeit (Varlık ve Zaman) adlı kitabı o günden bugüne fenomenolojiden hermenötiğe, yapısökümden edebiyat teorilerine, antropolojiden teolojiye, mimarlıktan güzel sanatlara birçok farklı ve uzlaştırılamaz görünen alanda yankılanır. Yer yer tamamen kendisine özgü bir kelime dağarcığıyla, yer yer yanlış anlaşıldığını düşündüğü kelime ve kavramların ‘asıl’ anlamlarını tasrih ederek, yer yer de sıradan kullanımlara sahip kelimeleri kavramlaştırarak, çoğu kez yeni kavramlar icat ederek kurulan Heidegger’in zorlu felsefi dili iki dünya savaşı arasında yaşadığı Kehre tecrübesiyle şiir alanına da açılır.
Aslında Heidegger’in kendi deyimiyle “şiirlemeye” tam olarak ne zaman başladığını söylemek mümkün değildir. Batı metafiziğinin kapanışını ilan eden Heidegger düşünmesinin en baştan beri, kelime dağarcığı ve üslup olarak ne kadar meşakkatli olursa olsun şiir (bilhassa Hölderlin, S. George) ve mistik geleneğin (bilhassa Meister Eickhardt ve Angelius Silesius) diliyle üstü kapalı bağları olduğu gösterilmiştir.
Metafiziğin bir bütün olarak düşünmenin başarısızlığı olarak adlandırılabileceğini öne süren Senem Kurtar, Heidegger’le birlikte düşünerek “düşünmeye açılan yeni yollar”ın kapılarını aralıyor; Heidegger’in meşakkatli düşünce yolculuğuna daha bir yakından bakmamızı olanaklı kılıyor.
Heidegger için olduğu kadar onun için de “Düşünmek, bize en yakın olanın çağrısında başlar ve varlığın bizi sahiplendiği ‘yazgı’yı anlamaya doğru ilerler. Metafizik düşünme biçimi ve onun doruğu olarak görünen günümüz teknoloji dünyası, bize en yakın olanın çağrısını da varlığın bizi sahiplenme olanağını da yitirmiştir... Metafizik gelenek, düşünmenin kökeninde düşünülemez olanın var olduğu hakikatine sırtını dönmüştür. Belki de en önemlisi, düşünmenin ‘görkemli bir başarısızlık öyküsü’ olduğu hakikatine teslim olabilmektir. Yeni düşünme yolu, Heidegger’in ustalıkla vurguladığı gibi, her şeyi bir anda ve bir bütün olarak başaran tek seferlik bir devrim ülküsü değildir. Bu çetin patika, devrimin sürekliliğinin ve düşünmenin mutlak başarısızlığının yoludur.”
Kurtar’ın kitabı Heidegger düşünmesinin kendine özgü biçimlenişini Türkçe civarında ve cidarında anlamaya dönük özgün bir çalışma.

25 Mayıs 2014 Pazar

Siyasi çoğulculuk ya da paganizm

Yazdığı Postmodern Durum adlı “rapor”la 25-30 yıldır dünyanın entelektüel gündeminde en çok tartışılan konuların başında gelen postmodernite düşüncesine kapı aralayan Lyotard, Türkiye’de yine de çok iyi bilinmeyen bir düşünür. Bunda elbette çeviri politikalarının güdümlülüğü kadar, Lyotard düşüncesinin zorluğu ve çizdiği “sapkın” zikzaklar da önemli bir rol oynar. Hazmedilmesi oldukça güç görüş ve fikirler ileri süren bu sıra dışı filozof Fransa’da “Sosyalizm Ya da Barbarlık” olarak bilinen Carlos Castoriadis’in politik grubundan kopuşu ve ardından yazdığı Libidinal Ekonomi ile entelektüel bir “skandal”a imza atar. Aynı Lyotard, Postmodern Durum’u kaleme aldığı yıl eski bir Maoist düşünür Thebaund’la kelimenin tam da Türkçe’deki anlamıyla bir “sohbet”e girişir. Hakkıyla bu sohbetlerin yayınlanmış halini içeriyor.
Hakkıyla’da Lyotard, dil felsefesinden, Kant’tan ve Lévinas’tan ödünç aldığı kavramlarla, Libidinal Ekonomi’nin yarattığı “skandaldan” sonra kendi politik duruşunu hazırlar ve ilan eder. Burada söz konusu olan, ne politik sorunun naif bir poetik düşünce adına terk edilmesi, ne de Lyotard’ın totaliter eğilimler taşıdığından şüphe ettiği spekülatif Hegel düşüncesinin yarattığı hayal kırıklığının ardından, basitçe Kant’a geri dönülmesidir. Söz konusu olan daha ziyade, Lyotard’ın politik düşüncesinin adalet sorusu etrafında yeniden şekillenmesidir.
Lyotard adalet sorununu Platoncu mimesis ve metafizikten arındırmak amacıyla, doğru ile iyi, güzel ve adil arasında kurgulanan özdeşliği yıkmaya yönelir. Ona göre, “olması gereken” “olan”dan zorunlu olarak çıkmaz. Lyotard, verili bir hakikat söyleminin meşrulaştırıcılığına muhtaç bir adalet fikrine inanmaz. İyi, Doğru ve Güzel’den farklı bir dil oyunudur Adil Olan’ın belirlendiği dil oyunu. Niteleyici (descriptive)dil oyunu ile buyurucu (prescriptive) dil oyunu arasındaki farklara dikkat çeken Lyotard için bu ikisi birbirinden bağımsızdır. Bu açıdan son derece voluntarist bir siyasi felsefeye omuz verir Lyotard. Son derece farklı görüşlerin yarıştığı bir alanda yargı vermek için dayanılabilecek bir üst merci yoktur ona göre. (Lyotard, aynı dönemde yazdığı Postmodern Durum’da detaylı şekilde yeniden ele alacaktır bu temaları. Böylelikle Türkiye’de algılandığı şekliyle Postmodern Durum’un bir anti-politik kitap olmadığı da görülebilecektir.) Meta-anlatıların meşrulaştırıcılığından yoksun kalmak politik bakımdan paganlığa sürükler. Paganlık, bu noktada Lyotard’ın savunduğu asıl siyasi felsefeyi oluşturur. Hakkıyla, siyasi çoğulculuğa yol açan bu paganizmin, “hakkıyla” ele alındığı bir kitap.

Hür ve kabul edilmiş liberaller

Öteden beri düşündüğüm bir şey: Türkiye’de gerçek bir “liberal” var mı? Türkiye’de “liberal” olmak ne anlama gelir? Siyasi liberalizmle iktisadi liberalizm arasında bir fark bulunur mu? Türkiye’de kendisini liberal olarak tanımlayanlar siyasi liberal mi, iktisadi liberal mi?
Bu sorularıma geçen yıl Kasım ayında vuku bulan “dershaneler” tartışması ve Şubat ayında bazı yurtlarda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan aleyhine “tebbet” okumak istemeyen ya da yine Başbakan aleyhine gösterilmek istenen videoları seyretmekten imtina eden öğrencilerin yurtlardan atılması dolayısıyla gözlemlediğim bir sessizlik dolayısıyla kısmen bir cevap bulabildim.
Dershaneler tartışması esnasında kendini “liberal” olarak tanımlayan bazı zevat sosyal medyada dershanelerin kapatılamayacağını, çünkü bu kurumların hür teşebbüsün kaleleri olduğunu ileri sürmüşlerdi. Kısmen haklıydı bu eleştiri. Sonuçta birileri para kazanmak için birtakım kurumlar oluşturmuşlardı ve eğer Türkiye piyasa ekonomisi çerçevesinde eğitim mevzuunu piyasanın taleplerine göre şekillendirmek isteyen bir iktisadi strüktüre ve anlayışa sahipse bu kurumlar kapatılamazdı.
Peki, Şubat ve Mart aylarında karşılaştığımız olay neydi? Bazı özel yurtlarda ülkenin başbakanına dair kötü sözlerin edildiği bazı ritüellere katılmak istemeyen, ülkenin başbakanını seven bazı öğrenciler kapı dışarı edilmişlerdi. Üstelik yurt paralarını da ödemelerine rağmen bir gece ansızın kapının önüne konmuşlardı. Dikkatle izledim sosyal medyayı, bu konuda dershaneler tartışmasında meseleye hür teşebbüs nokta-i nazarından yaklaşanların ileri sürecekleri görüşleri merak ediyordum. Heyhat! Onca gün geçti, ne ağızlar açıldı, ne de klavyelere tuşlandı. Müthiş bir sessizliğe gark olmuştu kendini “liberal” tanımlayan çevreler. Oysa Türkiye’de yerleştirilmesine özen gösterilen iktisadi strüktür ve anlayışa göre parasını ödediği hizmetten yararlanırken sözleşme şartlarında yer almayan bir husus dolayısıyla o hizmetten mahrum bırakılmak kim ne derse desin öncelikle “tüketici hakları”na mugayirdi. Piyasa ekonomisini savunan liberal anlayışlılarımız nedense bu konuda konuşma mecburiyetinde hissetmiyorlardı kendilerini.
Peki ama öyleyse bu sessizliği nasıl yorumlamalıydı?  Ya bu sessizlikte bir aksaklık vardı ya da kendini liberal olarak lanse eden çevrelerin sözüm ona liberalizminde. Başka bir seçenek de söz konusu edilebilirdi lafın tam bu noktasında. Bu liberallerin liberalliği bir tür inisiyasyon içeriyordu. Birileri vakti zamanında bunları “liberal” olarak kutsamış ve kabul etmişti. Liberal olarak kutsanıp özgürleştirildiği var sayılan bu zevat da “kabul edilmişliğin” verdiği özgüvenle, her sözlerinde hikmet arayanlara gönüllü sözcülüğe soyunmuşlardı. Üstelik liberalliklerine artı bir değer olarak (“artı-değer” pek liberal bir kavram olmasa da!) bir gereği olarak muhalifliği ekledikleri için, belki de muhalif olmaları şartıyla liberal olarak inisiye edildikleri ve “kabul buyuruldukları” için mevcut iktidarla çatışan dini bir gruba dolaylı olarak destek olmanın yolunu suskunlukta bulmuşlardı. O dini grubun yararına olmadıkça ağızlarını bıçağın açmaması başka neye delalet ederdi ki?
O dini grupla iktidar arasındaki çatışmada taraf olmadan doğruları “kısmen” de olsa söylemenin yolu ‘liberal’, ‘sağcı’ ya da ‘solcu’ olarak addedilmekten geçmiyor. Türkiye’de en güvenli şekilde liberal olmanın gerek şartı piyasa ekonomisine, piyasa ekonomisinin ortaya koyduğu kurallara sonuna kadar sadık kalmak elbette. Ama bu yine de “liberal” olarak değerlendirilmeye yetmiyor. Ayrıca “muhalif aydın” olarak inisiye edilmeniz de gerekiyor.  Bu “muhalif aydın” ise öncelikle ülkede yerleşik kültüre, ülkenin tarih boyunca ürettiği medeni değerlere ve bu değerlerin menbaı olan dine ‘yabancı’ olmasanız bile ‘karşı’ olmanızı icbar ediyor. Yani muhalifliğin göstergesi iktidar karşıtlığı değil, toplum karşıtlığı. Öteki türlü bu ülkede “muhalif” bile saymıyorlar sizi.
Böylelikle sonuçta ortaya karışık bir “hür ve kabul edilmiş liberaller” locası çıkıyor. Bu locanın “hür ve kabul edilmiş masonlar” locasından farkı ise dilinde ve dimağında. Masonları aratmayan anlayışına rağmen dilleri masonlardan daha gevşek, dimağları ise daha karışık ve sinsi.  İktisadi liberalizmden siyasi liberalizme dönüşleri bile o açıdan şüphe içeren bir muhtevaya sahip. Ne iktisadi ne de siyasi açıdan güven uyandırıyor çünkü topluma, onun kültürü ve dinine karşı yürüttükleri şedit muhalefetleri.

Bu muhaliflikleri olmasaydı, iktisadi ve siyasi görüşleri ne olursa olsun, “aydın” ve “liberal” olarak tanımlanabiliyor olurlar mıydı? Hem yukarıda izah ettik, iktisadi ve siyasi görüşlerini onları “aydın” ve “liberal” olarak kabul edenler umursuyor mu ki?
Cafcaf, No: 61

20 Mayıs 2014 Salı

YAZGÜLÜ HANIMIN NİYAZİ MANTIĞI

Gazeteci-yazar Yazgülü Aldoğan, Soma’daki maden kazasında ölen işçiler için kullanılan “şehit” nitelemesini boşa çıkarmak için “Ne şehittir ne gazi, pisi pisine gitti niyazi” deyimini kullanmış bir twitinde.
Aldoğan’ın bu twiti günlerdir hem twitterda hem “normal” medyada eleştiriliyor, eleştirenler arasında maden ocağında vefat eden işçilerin yakınları, siyasiler ve faciadan sağ kurtulanlar da bulunuyor.
Ben ise Yazgülü Hanım’ı eleştirenler arasında bulunmuyorum, bunun sebebi onun sözlerine hak verişim değil katiyetle. Bu sebebi açıklamak üzere bu yazıyı kaleme alıyorum.
Yazgülü Aldoğan’ın notunu şahsen ben 20 Temmuz 1987’de vermiştim: sıfır! O günden sonra bu ismin zihnimde kalışı sadece arşiv merakımdan doğrusu.
Peki ama 20 Temmuz 1987’de ne oldu?
16 yaşında İstanbul Atatürk Fen Lisesi’nde okuyan bir öğrenciydim, yaz tatili için Konya’daydım. Bir gazete bayiinde gördüğüm Yeni Gündem dergisi ilgimi çekmişti.
Newsweek tarzı kapak kompozisyonunda sürmanşet bir dosya başlığı ilgimi çekmişti, dergiyi satın almıştım bu yüzden: İslami Fen Liseleri.
Haberin başlığı buydu, haberde bahsi geçen okul benim okuduğum okuldu, haberde eleştirilen birçok hususa yakından tanıktım üstelik.
Haberi yazan kişi Yazgülü Aldoğan’dı, haber metninin içerdiği bazı fantazmalar ise dikkat çekiciydi.
Sözgelimi, benim de aralarında olmaktan büyük kıvanç duyduğum Müslüman öğrencilerin (erkeklerin!) kardan kız yapıp kar topuna tuttuğunu yazıyordu Yazgülü hanım (Böyle bir şey ise hiç olmamıştı.) Yazgülü Hanım’ın bu olaya yorumu ise Müslüman erkek öğrencilerin birtakım cinsel rahatsızlıklarını bu yolla dile getirdiğiydi.
Bu satırlarını okurken gülümsemiştim kendi kendime, okuldaki solcu erkek arkadaşları düşünüp. Onlar da kardan adam yapıp kartopuna tutuyorlardı! Demek ki demiştim kendi kendime, solcu arkadaşlarımızın daha büyük cinsel sorunları var!
“Sağcılara soğan, solculara sarımsak” dediğimizi de yazmıştı Yazgülü hanım!
Bu ibareyi hemence üstüme alınmıştım, çünkü lisede platonik aşk beslediğim kızın soyadını evirerek “soğan”a çeviren bendim, üstelik sınıfın kara tahtasında tebeşirle yapmıştım bunu. Ama Nevin, sağcı değildi ki!
Yazgülü Aldoğan ismine ilişkin algıda seçici olmama yol açan ikinci olay da 1990’da yaşanmıştı. Halil Ürün’ün Konya Büyükşehir Belediye Başkanı olarak kız öğrencilerin kendilerine mahsus otobüs taleplerini yerine getirmesi o dönem ülkede ortalığı birbirine katmıştı.
Hürriyet başta olmak üzere birtakım yayın organları Konya’yla ilgili basmakalıplaşmış yargılarıyla, klişeleriyle manşetlerini süslüyorlardı. Yazgülü Hanım “Konya Federe İslam Cumhuriyeti” lafzıyla müthiş bir buluşa bile imza atmıştı. Takdir edilmesi gerekirdi!

Neticede Yazgülü Hanım’ın Soma’daki işçilere ilişkin sarf ettiği sözlerine eleştirmek için dahi olsa bile değer vermeyişim, mantığa değer verişimden kaynaklı. Bunu da 1987 ve 1990 deneyimleriyle kazanmıştım.

10 Mayıs 2014 Cumartesi

Sondan bir önceki ‘şeyler’e dair...

Önemli bir sinema kuramcısı SiegfriedKracuer. Özellikle sinema kuramında gerçekçiliği bağnazlık derecesinde savunmasıyla ünlü. Yakın arkadaşı Walter Benjamin, Hitler Almanyasından Batı’ya geçememiştir, ama Kracuer sabrı sayesinde karısıyla birlikte Newyork’a geçebilmeyi başarmış bir Yahudi’dir. Kracauer de tıpkı Benjamin gibi modernliğin yüzeyinde kalan, ancak aslında onu oluşturan gündelik şeyler, nesneler, olaylar üzerine düşünür. Kracauer “son, nihai şeyler”in felsefi veya teolojik sistemler aracılığıyla kavranabileceğine inanmaz: Bu nedenle dikkatini “sondan bir önceki şeylere dair geçici bir içgörü kazanmaya” yöneltmiştir. Tarih tam da geçici karakteriyle ilgisini çeker onun; “hâlâ bir isimden yoksun oldukları için gözden kaçırılan ya da yanlış yargılanan hedefleri ve varlık tarzlarını ihya etme” yönünde derin bir arzu duyar. Kracauer’in bu son dönem çalışmasını görünüşte çok farklı sorunlarla uğraşan ilk çalışmalarına, özellikle de fotoğraf ve film hakkındaki çalışmalarına bağlayan da budur. Fotoğrafın tam bir sanat olmayışı gibi tarihin de tam bir bilim olmadığında ısrar eder ve bu karşılaştırmadan kayda değer saptamalar çıkarır. Tarihle ilgilenmesinin ikinci sebebi olarak Kracauer, “geçmişin belli anlarına duyulan müşfik bir ilgiye -deyim yerindeyse antikacı ilgisine-” bağlıyor. Proust’un hayaletimsi ağaçlarının ona verdiği mesaja benzer şekilde, geçmişte ilgilendiği anların kendisine yaptığı sözsüz çağrıya uyduğunu belirtiyor.
Teolojik spekülasyon
Kracauer, önceliği dini tahayyül ve teolojik spekülasyonun modern hayatta yokluğunun oluşturduğu boşluğu düşünmeye veriyor. Ona göre, “Helen evreninde dini tahayyül ve teolojik spekülasyon modern insanın kesinlikle ulaşamadığı manevi boyutlar açmıştı. Bunlara özlem bile duyuyor muyuz acaba? Bizim karşımızda geç antik dönemlerin henüz hayal edemeyeceği bir görev duruyor: Teknolojik know-how’ımız sayesinde insanlığın çoğunluğunun hâlâ içinde yaşadığı maddi koşulları iyileştirmeye çalışma donanımına sahibiz, dolayısıyla da bunu yapmak zorundayız.” Ancak bu görev maddi yoksunluktan kurtulmanın zamanla insanlık durumunun lehine olacağı varsayımına inanmakla başarılacak bir görev değil ona göre, çünkü “Kültürel talepler ve manevi temayüller, geçici olarak paranteze alınır veya kitlelere uydurmak amacıyla ucuz bir biçimde ele alınırlarsa buharlaşabilirler.”
Bu klasikleşmiş yapıt bir tarih felsefesi veya metodolojisi sunmaya çalışmıyor; her tarih kavrayışının yüzleşmek zorunda kalacağı sorunlar üzerine son derece parlak bir zihnin düşüncelerini sergiliyor.