21 Eylül 2014 Pazar

İnsan haklarının arkasındaki vahşi tarih

2. Dünya Savaşı sonrasında ne oldu da özel bir tür insan hakları siyaseti ortaya çıktı? Bu siyasetin hukukla ilgisi nasıl gelişti? Mengele’nin Kafatası bu sorulara cevaplar arıyor. 

İnsan hakları söylemi her ne kadar Türkiye’nin siyasi gündemine 12 Eylül darbesinin akabinde girmişse de küresel ölçekte bu söylemlerin ortaya çıkışı 2. Dünya Savaşı sonuna denk gelir. İki dünya savaşı birden yaşamış Avrupa’da, bu savaşlar esnasında daha önce eşi görülmemiş ve sadece “savaş suçu” denip geçiştirilemeyecek önemdeki bazı uygulamaların eleştirisinden güç bulan “insan hakları söylemi” beraberinde kendi hukuki ve siyasi kurumlarını da getirdi. Peki, 2. Dünya Savaşı sonrasında ne oldu da özel bir tür insan hakları siyaseti ortaya çıktı? Bu siyasetin hukukla ilgisi nasıl gelişti? T. Keenan ve E. Weizman, Mengele’nin Kafatası ismini taşıyan kitaplarında “insan hakları söylemleri” etrafında adli estetiğin doğuşunu irdeleyerek bu sorulara makul cevaplar üretiyorlar. Çünkü 2. Dünya Savaşı sonunda, kötü şöhretli iki Nazi subayı farklı şekillerde ortaya çıkarıldı. A. Eichmann’ın 1960’ta Kudüs’te yargılanması, insan hakları ihlalleri davalarında “tanıklık çağı”nı başlattı. Josef Mengele Almanya’dan kaçtı ve hayatını Arjantin’de saklanarak sürdürdü. Mengele’nin  bedeni 1985’teki ölümünden sonra, Brezilya’daki bir morgun muayene masası üzerinde adli tıp ekibi tarafından kimliklendirildi.
Kitapta Keenan ve Weizman, insan hakları konusunda nesnenin ortaya çıkışını, takdim edilme koşullarını ve “şeylerin konuşmasını” yorumlarken başvurulan estetik faaliyetleri araştırıyor. Yazarlar, insan hakları siyasetinin, insan kalıntılarını fotoğraf, fotoğrafları insan kalıntıları gibi ele alan bilim insanları tarafından nasıl dönüştürüldüğünü gösteriyor. İnsan yaşamının tüm ayrıntılarına maruz kalan kemiklerin konuşması sağlanmıştı. Artık kurbanlar ve zalimler laboratuvarda yeniden ortaya çıkabilir ve mahkemedeki yerlerini alabilirdi. Adli estetiğin ortaya çıkışı konuşkan nesnenin ortaya çıkışıdır. Konuşan nesne tanık konumunu işgal eder ve böylece adalet bahsinde yepyeni bir sayfa açar. Kitap, böylelikle bizi “hukuki” olguların nasıl inşa edildiğini yeniden ele almaya sevk ederek, düşüncenin önüne yeni ve geniş bir coğrafya sunuyor.
Son dönemlerde özellikle hukuk süreçlerinde Türkiye’de yaşanan yasadışı dinleme, delil imal etme, kumpasla yargılama vb. tartışmaların sıkça yaşandığı göz önüne alınırsa “kanıtın doğa”sına dair eleştirel duyarlılıklarımızı yeniden gözden geçirip rafine etmemiz gerektiği de ortaya çıkıyor. Sadece insan hakları siyaseti ve hukukunda değil, diğer hukuki süreçlerde de adaletin tesisi bakımından adli bilimlerin sözde uzmanlığına ve ‘nesnelliği’ne güvenin giderek sarsıldığını göz önüne almak gerekiyor. Bu güvenin sarsılmasının doğurduğu ilk sonuç elbette adli süreçlere dair taşınan o büyük şüphe. Bu yönleriyle Mengele’nin Kafatası adalet, hukuk, siyaset ve toplum sorunlarını farklı bir çerçevede yeniden tartışmamızı ima eden önemde bir kitap.

SONSUZ SÖYLEŞİ'den


bir
Unutma ki niyetimiz halis olunca anlamlar da halis olur ve bil ki sen de ben de halis niyetli iki insanız. Teşekkür ediyorsun bunu söylediğim için, ama doğruyu söyledi diye bir insana teşekkür edilmez, çünkü doğruyu söylemek ifa edilmesi gerekli bir görevdir zaten.
Eğer ben ya da sen bozuk niyetli olsaydık iki şık olurdu önümüzde. Ya bu konuşma hiç olmazdı ya da başka türlü gelişirdi. El’an bir söyleşi yürüttüğümüze, yani ikinci şık olmayacağına göre bu sohbetin bu ana kadarki gelişiminden başka türlü gelişmesi de iki veya üç farklı devam yolu içerir. Devam yollarının ilkinde kavga ediyor olabiliriz, ikincisi ise bunun tam zıddı bir hal olabilir. Bir başka devam yolu daha var ki bu ilk ikisinden daha çok önemsenmesi gereken bir yoldur. Üçüncüsünü diyorum, sohbet ya da söyleşi dediğimiz halin olmadığı hali. Bu anlamda aramızda bir diyalog değil, bir monolog olabilir; monolog demişsem şu “ara” kelimesi de yersizleştiği için aradan çıkarılması gerekir.
Bütün bunları sana söylüyorum, çünkü bu diyalog boyunca zihnimin nasıl çalıştığını fark etmeni istiyorum. Zihnimin nasıl çalıştığını, ne kadar işlek olduğunu zaten bildiğini biliyorum. Ama kasdım zihinsel çalışmanın malzemesini dönüştürürken benimsediği usul, işe koştuğu fonksiyonlar değil salt; bunlarla birlikte asıl kasdım çalışmanın biçimi. Fark ettiğin üzere algoritmik bir zihnim var, duygusuz ve analitik. Biliyorsun ki düşünme eylemine duygu girdiği andan itibaren sırf zihin değildir işleyen, ruh ve kalb de devrededir
Konuşmamızın seyri üzerine az önce sana sunduğum düşünme biçimi bir yerde kalbsiz bir düşünme biçimidir ve aynı şekilde ruhsuzdur. Konuştuğum kişi sen ya da bir başkası olmuş konuşmamda ruh veya kalb yoksa çok bir şey fark etmez. Oysa bil ki dostum, bu konuşmada, bu söyleşide beni çeken unsur işte tam da bu, bu farkın oluşu. Bil ki bu farklılıktır beni susturan. Seni önemseyişim, senin ağzından çıkacak her kelimeye verdiğim değer. Eğer, dostum, benim senin kelimelerine verdiğim değeri bilmiş olsaydın konuşmak da senin için en az susmak kadar değerli olurdu. Çünkü bilirdin ki seni susturan da benim kelimelerimin senin için taşıdığı kıymettir.

iki
İnsan için kudema hep hayvan-ı natıka demiş, “konuşan canlı.” Konuşmak ile düşünmek arasında da derin bir bağ kurmuşlar, doğru düşünmenin ilm-i usulünü “mantık” olarak niteleyerek. Oysa sen de ben de biliyoruz ki, içinde bulunduğumuz toplumlar, şu modernler yani, düşünmeyi sırf akli kılıp hisseden, yani sevinen, üzülen, acı çeken, neşelenen varlığı ondan ayırt etmeyi de düşünmenin asli unsuru kılmışlar. “Öznellik” demişler üstelik bütün bu duyguları ifade etmeye. Belli bir alana, “edebiyat”a hapsetmeleri belki bu yüzden bu duyguların ifade edilmesini. “Duyguları işe karıştırma!” en önemli düsturu olmuş bir bakıma bu yüzden modernlerin. Duygular çünkü zihinsel üretimin verimliliğini düşüren, bu faaliyetten umulan kârı asgariye indiren marazlar olarak görülmüş. Benim suskunluğumun sana kırılmam yüzünden meydana geldiğini düşünmen, beni “duygularımı sürekli devrede tutmakla” itham etmen de bu sebepten bir bakıma. Oysa dostum modernlerin düşünme faaliyetinin marazı olarak küçümsedikleri “öznellikler”, biraz daha düşünülürse görülecektir ki, düşünme faaliyetinin kök saldığı topraktaki minerallerdir bir yerde. Düşünce ağacının kökleri bu minerallerden beslenerek büyütürler o pek sevdiğimiz, esansı bizi sarhoş eden, tadı sürekli dimağımızda yer etmiş meyveleri. Kimi düşünür, dostuyla kavga etmiştir de “kavga yazıları” bile kaleme almış, fikri üretiminin en nadide parçaları arasına bu kavga tonu yüksek metinleri ekleyebilmiştir Nietzsche gibi. Kimi ise, kendi düşüncelerinin öznelliğine öyle bir biçimde hapsolmuştur ki, fikir mimarisinin aslını esasını çökerteceğini düşündüğü maddi gerçeklikleri bile inkar etmeyi tercih etmiştir, Pluton gezegeninin bulunmasından bir hafta önce felsefi sisteminin bir gereği olarak artık güneş sisteminde başka gezegen olmadığını savlayan Hegel gibi.
Ama haklısın dostum düşünme faaliyetini tamamen duygulara endeksli “düşünmek” de yanlış olacaktır. İlkokul çağlarından beri bildiğimiz bir şey: Bütün güven sermayemizi beş duyumuza yatırmak bizi kolayca yanıltacak çıkarımlara yol açacaktır elbette. Aynı şekilde bütün fikri birikimimize duygularımızı yönetici atamamız da hata olacaktır.
Söyleşmek dostum, bazen susup bazen konuşarak, bazen düşünüp bazen hissederek, bazen şen çığlıklarla el çırpıp hayret ederek varoluşumuza, bazen şu hazin dünyanın gidişatı karşısında içerlenip öfkelenerek, bazense içlenip ağlayarak söyleşmek. Sesini duymasam da, yüzünü görmesem de senin hemen yanı başımda, belki karşımda şekerini karıştırdığın çayın bardağından çıkan şıkırtıları, kaşlarının inip kalkmalarını, göz kapaklarını kırpıştırmanı, seni dostum bu “sonsuz söyleşi”nin her anında bana cevap üreten öznelliğini hissetmiyor değilim.

Benzerim, dostum, kardeşim…
Cafcaf

26 Ağustos 2014 Salı

Komplo teorileri ve seküler mistisizm

Güncel sosyal ve siyasi süreçleri analizlerde sık sık önümüze çıkan bir mesele komplo teorileri ve onları üreten komplo teorisyenleri. Bu teorilerin ve teorisyenlerin yaşadığımız süreçleri serinkanlı düşünmemize engel olduğu besbelli. Peki, bu teorileri üreten zihin yapıları nasıl analiz edilebilir? 
 
Çoğu komplo teorisinin üretiminde son derece kolaycı davranıldığı söylenebilir. Bu teorileri üreten zihin yapılarının ideolojik bazı angajmanlara sahip olmaları dolayısıyla söz konusu teorilerin de bağlanılan ideolojinin zihni kurgularının yeniden üretimi ve böylelikle tasdikine, yaşanan süreçlerin ideolojilerin önüne koyduğu “açıklanma” talebine bir karşılık olarak sağladıkları katkılar dolayısıyla tercih edildiklerini söyleyebiliriz. İdeolojik bağlıların yaşanan süreçlerin rakip siyasi ve fikri yaklaşımlara sağladığı avantajlı konumları berhava etmek, en azından güncel gelişmelerin bağlanılan ideolojiyi çürütücü etkilerini en aza indirmek maksadıyla üretilen komplo teorileri bu bakımdan belli bir rezervle yaklaşılması en kolay olan komplo teorilerindendir.
 
İdeolojik klişelerin doğrulanması maksadıyla olay ve olgular tercih edilen klişeye uygun hale getirilmek üzere eğilip bükülür ya da belki “olay ve olguları eğip bükme” gibi bir ölçüde zihinsel çaba sarf etmeyi gerektirmeyecek şekilde “olay ve olgular” imal edilir. Genellikle daha kolay olan ikinci yolun tercihi komplo teorilerinin yaşanan süreci ideolojik anlamını koruyacak şekilde açıklayıcı ve ikna edici gücünü zayıflatsa da ideolojik bağımlılıkları koyu militanların zaten ikna edilmeye teşne zihinsel ataletleri sebebiyle kolayca benimsenir. 
 
Sözgelimi Filistin’de HAMAS ve El Fetih arasında yaşanan tartışma sebebiyle sol ve sosyalist çevrelerin 1990’lı yıllarda ürettikleri HAMAS’ı İsrail’in FKÖ’yü bölmek için kurduğu bir örgüt olarak düşünmeleri bu türden bir komplo teorisidir. Ciddi her devletin kendine ait saydığı topraklar üzerinde yer alan ve kendisine muhalif olarak teşhis ettiği bu tür örgütsel yapılar içinde belli ölçülerde de olsa nüfuzunun bulunduğu gerçeğinden hareketle HAMAS’ı İsrail’in kurduğu bir yapı olarak lanse eden komplo teorilerinin kaçırdığı nokta aslında tam da dile getirdikleri gerçekte yatar. Sözde “ciddi bir devlet” olan İsrail’in, aynı ciddiyeti FKÖ’ye nüfuzu için gözetilmez, ancak söz HAMAS’a gelince HAMAS İsrail’in kurduğu bir örgüt olarak düşünülmeye çalışılır. FKÖ içindeki sol ve sosyalist tandanslı örgütlerle HAMAS arasında yaşanan ideolojik kavgada bu örgütlere Türkiyeli solcu ve sosyalistlerin yaptığı ideolojik bir yardım ve PR çalışmasına dönüşür böylelikle söz konusu komplo teorisi. Hem İsrail devletinin kuruluş sürecini, 1947-48’de Filistin’de yaşanan çatışmaları, hem HAMAS’ın tarihsel gelişimini, Mısırlı Müslüman Kardeşler Teşkilatı’nın HAMAS’ın kuruluşundaki etkin rolünü araştırma zahmetinden de kurtulur solcularımız.
 
Süper özneler icad etmek
 
Dünyada yaşanan tüm siyasi gelişmeleri neredeyse kadir-i mutlak, her istediğini kolayca kurgulayabilen ve yapabilen birtakım süper özneler icat ederek açıklamayı tercih eden komplo teorileri de en az ideolojik klişelere yaslı komplo teorileri kadar kolayca keşfedilebilen komplo teorilerindendir. Onların da güncel olay ve süreçleri açıklayıcı gücü ideolojik komplo teorileri kadar ikna gücünden yoksun ve mantıksal tutarsızlıklar, ispatlanması gerekenin öncül olarak kabul edildiği mantıksal tutarsızlıklarla maluldür. Bu tür büyük komplo teorisi yığınları arasında en gözdesi elbette Yahudilerin ve Yahudiliğin kadiri mutlaklaştırıldığı teoriler setidir. Yaşadığımız bütün olumsuzlukların, ekonomik ve siyasi kötü gidişatın, işsizliğin, enflasyonun, gelir adaletsizliğinin, orada burada yaşanan tüm çatışmaların, siyasi kavgaların ardında hep “Yahudiler”in parmağı aranır. Özellikle Türkiye’de Cevat Rıfat Atilhan’ın kitapları bu komplo teorilerinin klasikleşmiş biçimlerini yansıtan güzide eserlerdendir.
 
Bu tür görece basit komplo teorilerinden farklı olarak keşfedilmeleri daha güç, mantıksal tutarsızlıkları daha gizli, gündelik hayatımızda gerçekliğine şahit olduğumuz olgu ve olayları baz alan, siyasi ve sosyal açıdan yer yer son derece sağlıklı analizler içeren, psikolojik olarak kolayca ıskartaya çıkartamayacağımız komplo teorileri de vardır. Savunulan teorinin haklı çıkarılması için olgu ve olayları inceden inceye analiz eden, yorumlayan, bir araya getirilmesi son derece güç ve hatta imkansız birtakım ayrıntıları birbirine ulamada gösterilen tuhaf becerilerin sergilendiği muazzam bir alandır belki de teşhis etmeye çabaladığımız türden teoriler. Güncel olgu ve olayların üzerindeki “esrar perdesi”ni indirmeye çalışan, neredeyse çözülmesi zor bir cinayetin soruşturmasını yürüten dedektiflere has bir serinkanlılık ve titizlikle ipuçlarını tespit eden, bu ipuçlarını ilk anda makul gelecek şekilde yorumlayan ve bir diğeriyle ilişkilendiren, üzerimizde oluşturdukları etki bakımından da karşı çıkılamaz bir “hakikat”miş gibi duran bu teorilerin de çeşitli tipleri olduğunu söylemek mümkün.
 
Bu tip komplo teorilerinin hemen hepsinde olmasa bile büyük bir bölümünde benimsenen “sonuçlara dayalı açıklama modeli” bu tip teorilerin ilk göze çarpan kusurudur. Yaşadığımız olaylardaki “maijeur arcana”yı (sırr-ul ekberi) açığa vurmak üzere benimsenen rasyonellik tarzları ve “muhasebeci”lere özgü bir kâr-zarar çizelgesi eşliğinde olgu ve olayları yorumlayan bu tür teoriler gündelik hayatımızda aşina olduğumuz türden bir hesapçılıkla hareket eder: “Olayların böyle gelişmesinden kim kârlı çıkıyorsa bu olayların böyle gelişmesini tezgahlayan da odur.” Esasen bu bilgelikte de “kadir-i mutlak” birtakım özneler varsayılır, komplo teorisinin dile getirilişi boyunca varlığı bize duyurulan, analiz öncesinde de kimliğinin sarih olduğunu, ama analizin içerdiği retorik yapı gereği telaffuz edilmediğini düşündüğümüz bu “özneler”i ifşa etmek üzere geliştirilmiştir bu teoriler. Sonuca dayalı bu açıklama modeliyle siyasi ve sosyal gelişmelerdeki olumsallıkları hemence devre dışı bırakan bu komplo teorileri büyük ölçüde yaşadığımız olaylardan duyduğumuz dehşet duygusunun rehabilitasyonuna da yardımcı olurlar. Bu olayları bizim için normalleştirir, zaten varlıklarını bildiğimiz “olağan zanlıları” bizim için neredeyse “suçlulukları inkar edilemez” bir hale dönüştürürler. Arap Baharı esnasında Arap Baharı’nı oluşturan isyan dalgalarının arka planında ABD, AB vb. büyük devletleri gören komplo teorileri ya da 11 Eylül 2001’de İkiz Kuleler’e yapılan saldırıları bizzat ABD’nin tezgahladığını varsayan teoriler bu türün en güzel örnekleridir.
 
Bu teorilerin sonuca dayalı açıklama modellerindeki aksaklık Yahudiler için üretilen komplo teorilerindeki “çaresizlik” duygusunu bize tekar yaşatır. Ne yapılırsa yapılsın, kişinin kendisinin değil “gizli, belirlenemez, düşman” bir figürün bütün bu yapılanları yönlendirdiği düşünülür. Eylemenin ve özne olmanın imkansızlaştırıldığı, anlamsızlaştırıldığı bir kertedir bu. Sonuçları sebeplere göre değil, sebepleri sonuçlara göre tespit eden bakış açılarıyla komplo teorilerinin bize sunduğu derin bir endişe, karamsarlık ve nihilizmdir eni sonu. Bu noktadan sonra komplo teorilerinde içerilen zihin yapılarının bir tür seküler mistisizmle yoğrulduğu bile düşünülebilir. Bu mistisizm içinde düşünme yetisinin uzlete çekildiği, komplo teorilerinin gerektirdiği meditasyondan ötesine asla geçilemeyen, sebep ve sonuç ilişkilerini kısa devreye uğratmadan zahmetlice de olsa çözümlemeyi öneren bakış açılarına kapıları büsbütün kapatan bir mistisizm. Peki bu seküler mistisizme karşı nasıl bir tavır almalı?
 
Korkularımızın besini
 
“Kağıt olan yerde üçkağıt da vardır.” Teşhis İsmet Özel’e ait. Hayatın olağan akışı içinde rastlanabilecek, belki de sadece hayret duygumuzu harekete geçirmekle yetinsek yerinde bir tavır sergileyeceğimiz olumsuzlukları ve tuhaflıkları bile bizim için sıradışılaştıran, bu olumsuzlukların arkaplanına birtakım “ecinniler”i yerleştirerek düşünme gücümüzü dumura uğratan, bizi yaşadığımız hayatlara sahip çıkmaktan alakoyan komplo teorileri belki de en çok eyleme ve özne olmaya dair taşıdığımız korkudan beslenir. Kurulan tuzakları belirlemeye çalışmak başkadır, bütün bu tuzakları gayrışahsileştirip tuzak kuranları neredeyse kadir-i mutlak, olaylardaki tüm akışa hakim bir konuma getiren birer teori haline dönüştürmek başka. Çünkü biliyoruz ki eğer bir tuzak varsa kurulan tuzaklardan daha hayırlısı bizzat tuzakçılara kurulur. Çünkü “Allah tuzakların en hayırlısını kurar.”

Modern düşünceye yön verenler

Yeni Kantçılık 19. yüzyılın ortalarında başlayıp günümüze kadar devam etmiş bir felsefe akımıdır. Eduard Von Hartmann ile Helmholtz’un Kant’a yönelik yürüttükleri çalışmalar, Otto Liebmann’ın “Kant’a dönelim” (zurückzu Kant!) çağrısı, Friedrich Albert Lange’nin Kant’ın bilgi teorisini değerlendiren çalışması, Yeni Kantçılığın doğuşunda etkili ve belirleyici olmuştur.
Özellikle pozitivist düşüncelerin ve Hegelci idealizmin yaygınlaşmaya başlamasıyla birlikte bu akım Kant’ın numen-fenomen ayrımını koruyarak hem pozitivizme hem de Hegecliğin olumsuz etkilerine karşı direnmeye çalışırlar.
Doğa bilimlerinin yüceltilmesine karşı kültür/tin bilimleri ya da beşeri bilimlerin kendilerine özgü yöntem ve yaklaşımlarının olabileceğini öne süren Yeni Kantçılar doğa bilimleri eleştirisine paralel olarak da bir tür kültür bilimleri epistemolojisi geliştirmeye çaba sarf ederler. Günümüzde etkin birçok fikri eğilimin, birçok yöntemin Yeni Kantçı çabalarla yolu bir yerde kesişir bu yüzden.
Yeni Kantçılığın Margburg okuluna mensup bir filozof olan Ernst Cassirer’i Türk kültür dünyası Takiyettin Mengüşoğlu’nun felsefi antropoloji yazı ve tercümeleriyle ve Doğan Özlem’in Cassirer’den çevirdiği Kant incelemeleri sayesinde tanıdı. Cassirer’in Kant biyografisine bir katkı olarak değerlendirilebilecek, Kant’la ilgili makalelerinden oluşan Rousseau, Kant, Goethe adlı kitapta Cassirer, Kant’ı iki farklı açıdan ele alıyor: Rousseau’nun Kant üzerindeki etkileri ve Kant’ın Goethe üzerindeki etkileri. Düşünür, yaşam tarzları ve karakterleri bakımından olduğu kadar üslupları bakımından da taban tabana zıt görünen Rousseau ve Kant arasında nasıl derin bir akrabalık olduğunu ortaya koyuyor. Rousseau’nun “doğa durumu” ve “toplum sözleşmesi” kavramlarını Kant’ın “düzenleyici ilke” ve “ide” kavramıyla, Goethe’nin metamorfoz öğretisini Kant’ın üçüncü eleştirisiyle ilişkilendiriyor.

9 Temmuz 2014 Çarşamba

Osmanlı-Alman ittifakının siyasi ve iktisadi temelleri

1871 senesinde Alman devletçikleri birleşmiş ve Alman milli birliği kurulmuştu. Kısa bir süre sonra ekonomik teknolojik ve askeri alanda dünyanın en güçlü devletlerinden birisi haline gelen Almanya sömürge ve pazar arayışına girmişti. Ancak doğuda ve Afrika’da bulunan sömürü alanları daha önceleri Avrupalı diğer büyük devletler tarafından paylaşılmıştı. Almanya için doğuda Osmanlı Devleti’nden başka girecek ve yayılacak pek alan kalmamıştı. Böylece Alman İmparatorluğu Osmanlı topraklarının sahip olduğu yeraltı ve yerüstü zenginliklerinden faydalanabilmek maksadıyla 19. yüzyıl sonlarına doğru bu verimli topraklara yönelmiştir.
Diğer taraftan Osmanlı Padişahı’na göre Avrupalı diğer büyük devletler Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalamak istemekte fakat Almanya ise sadece iktisadi ve mali menfaatler gözetmekteydi. Emperyalist faaliyetlere geç başlayan Almanya’nın hammaddeye ve pazara ihtiyacı vardı, buna karşın Osmanlı Devleti ise birlikte hareket edebileceği güçlü bir devleti ihtiyaç olarak görmekteydi. Böylece Alman İmparatorluğu ile Osmanlı İmparatorluğu arasında siyasi askeri ve ekonomik alanda sıkı ilişkiler başlamıştır. Konya şehri ve Konya ovası özellikle Sultan II. Abdülhamid döneminde siyasi ve iktisadi sebeplerle İngilizler Fransızlar Ruslar ve Almanlar arasındaki büyük rekabete sahne olmuş ve bu rekabeti Almanlar kazanmışlardır. Yukarıda sözü edilen süreçte Almanlar Konya ve çevresiyle çok ilgilenmişler, bölgede demiryolu çalışmaları ziraat için sulama projeleri gerçekleştirmişler ve arkeoloji başta olmak üzere birçok alanda araştırmalar yapmışlardır.
Bu tarihsel arka planda özellikle Sultan II. Abdülhamid’in Bağdat ve Hicaz Demiryolu ile Konya Ovası İrva ve İska Projesi’ni hayata geçirme konusunda Almanlarla yaptığı işbirliği Anadolu’nun tarihsel anlamda ataletini üzerinden atıp hareketlenmeye başlamasının da miladını oluşturur. İstanbul’dan Konya’ya ve ardından Bağdat’a uzanan demiryolları projesi İç Anadolu’nun tarımsal üretiminin pazarlanmasında önemli bir rol oynarken bugünkü Konya Ovası Projesi’nin (KOP) tarihi atası olan Konya Ovası İrva ve İska İdaresi de 1907’de hayata geçirilir.
Elbette, bu çerçeve içinde Alman devleti kendi özel çıkarları doğrultusunda Anadolu ve Konya’nın değerli yeraltı kaynaklarını da tespit etmiş, arkeolojik kazılarla birçok tarihi eser Alman müzelerine kaçırılmıştır.
Fatih Çolak çalışmasında 19. yüzyıl sonlarında ve 20. yüzyıl başlarında Almanların Konya bölgesinde yapmış oldukları faaliyetleri, özellikle Deutsche Bank arşiv belgeleri ile Alman Dışişleri Bakanlığı arşiv belgelerini kullanılarak inceliyor. 100 yıl önce Osmanlı Devleti’nin, Fransa ve İngiltere’nin baskısından yılarak Almanya ile kurduğu zorunlu ittifakın bugüne etkileri Çolak’ın çalışmasını daha bir değerli kılıyor.

22 Haziran 2014 Pazar

Şakacı felsefe!

“Zizek’in Nükteleri” onun felsefi, politik, psikanalitik düşünceleri için bir dizin sağlıyor. Slovaj Zizek’e göre nükte felsefi bir içgörünün kısa yolu olan eğlenceli hikâyelerdir.

Ünlü dil filozofu Ludwig Wittgenstein, iyi bir felsefe çalışmasının tamamen nüktelerle yazılabileceğini savlamıştı. Aslında Aristotelesçi ünlü phronesis (halk bilgeliği, basiret) kavrayışında da sık başvurulan söylemsel motiflerdendir nükteler. Gündelik hayatın karşamış işleyişi içinde denk gelinen vukufları işaret etmede günlük dilde sık sık başvurduğumuz deyim, atasözü, şaka, fıkra vb. dilsel yapıların hepsini “nükte” adı altında bir araya getirebiliriz. Ünlü söylem analizi teorisyenlerinden Slavoj Zizek’in yazıları da sık sık fıkralara, nükte ve şakalara yer verir. “Zizek’in Nükteleri” başlığıyla Slavoj Zizek’in diğer kitaplarının aksine yazılarından derlenen nükteler, fıkralar ve şakalar onun felsefi, politik, psikanalitik düşünceleri için bir dizin sağlıyor. Zizek’e göre nükte felsefi bir içgörünün kısa yolu olan eğlenceli hikâyelerdir. “Emniyet teşkilatındaki rüşvetçiliği dalgaya alan eski bir Yugoslav fıkrası vardır: Bir polis habersizce evine gider ve karısını besbelli şehvete ve heyecana kapılmış halde yataklarında çırılçıplak yatarken bulur. Acaba onu başka bir adamla bastım mı diye şüpheye kapılıp odanın etrafını yoklamaya başlar. Kocası yatağın altına bakmak için eğildiğinde karısının beti benzi atar; ama iki saniye süren fısıldaşmadan sonra, polis yüzünde tatmin olmuş, halinden memnun bir sırıtışla doğrulup ‘Kusura bakma canım, yanlış alarmmış. Yatağın altında kimse yok!’ der. Elinde ise sıkı sıkı kavradığı, yüksek meblağda bir deste para vardır.”

“Öteki’nin bilgisinin anahtar rolünü örneklemek üzere Lacancılar arasında yıllardır klasik bir fıkra anlatılır: Kendisini darı tanesi sanan bir adam akıl hastanesine kaldırılır, orada doktorlar onu bir darı tanesi olmadığına, insan olduğuna inandırmak için ellerinden geleni yapar; fakat iyileşip (darı tanesi değil de insan olduğuna inanıp) hastaneden ayrılmasına izin verildikten sonra, çok geçmeden tir tir titreyerek ve ödü kopmuş bir halde geri gelir kapıda duran bir tavuğun kendisini yiyeceğinden korktuğunu söyler. ‘Dostum,’ der doktoru, ‘sen darı tanesi değil de insan olduğunu çok iyi biliyorsun.’ ‘Ben biliyorum tabii ki,’ diye cevap verir hasta, ‘peki ya tavuk biliyor mu?’ Belli bir felsefi vukufu daha kolay ve kısa yoldan anlatmanın bir unsuru olarak nüktelere başvurur Zizek. Gerçi Zizek’in okuduğunuz üç kitabının ardından size bıkkınlık veren ölçüde tekrara düştüğünü, aynı içgörüleri farklı kelime ve yazma teknikleriyle tekrarladığını hissedersiniz. Ancak aktardığı nükteler ile benimsediği bakış açısını okura aktarma konusunda Zizek’in son derece başarılı olduğu da ortadadır.

4 Haziran 2014 Çarşamba

Heidegger’e meşakkatli bir yolculuk

Geç modern felsefenin en önemli düşünce simaları arasında yer alır Martin Heidegger. Fenomenolojinin kurucusu Edmund Husserl’in bu en parlak öğrencisinin 1928 yılında Fenomenoloji Yıllığı’nda ayrı basım olarak yayınlanan Seinund Zeit (Varlık ve Zaman) adlı kitabı o günden bugüne fenomenolojiden hermenötiğe, yapısökümden edebiyat teorilerine, antropolojiden teolojiye, mimarlıktan güzel sanatlara birçok farklı ve uzlaştırılamaz görünen alanda yankılanır. Yer yer tamamen kendisine özgü bir kelime dağarcığıyla, yer yer yanlış anlaşıldığını düşündüğü kelime ve kavramların ‘asıl’ anlamlarını tasrih ederek, yer yer de sıradan kullanımlara sahip kelimeleri kavramlaştırarak, çoğu kez yeni kavramlar icat ederek kurulan Heidegger’in zorlu felsefi dili iki dünya savaşı arasında yaşadığı Kehre tecrübesiyle şiir alanına da açılır.
Aslında Heidegger’in kendi deyimiyle “şiirlemeye” tam olarak ne zaman başladığını söylemek mümkün değildir. Batı metafiziğinin kapanışını ilan eden Heidegger düşünmesinin en baştan beri, kelime dağarcığı ve üslup olarak ne kadar meşakkatli olursa olsun şiir (bilhassa Hölderlin, S. George) ve mistik geleneğin (bilhassa Meister Eickhardt ve Angelius Silesius) diliyle üstü kapalı bağları olduğu gösterilmiştir.
Metafiziğin bir bütün olarak düşünmenin başarısızlığı olarak adlandırılabileceğini öne süren Senem Kurtar, Heidegger’le birlikte düşünerek “düşünmeye açılan yeni yollar”ın kapılarını aralıyor; Heidegger’in meşakkatli düşünce yolculuğuna daha bir yakından bakmamızı olanaklı kılıyor.
Heidegger için olduğu kadar onun için de “Düşünmek, bize en yakın olanın çağrısında başlar ve varlığın bizi sahiplendiği ‘yazgı’yı anlamaya doğru ilerler. Metafizik düşünme biçimi ve onun doruğu olarak görünen günümüz teknoloji dünyası, bize en yakın olanın çağrısını da varlığın bizi sahiplenme olanağını da yitirmiştir... Metafizik gelenek, düşünmenin kökeninde düşünülemez olanın var olduğu hakikatine sırtını dönmüştür. Belki de en önemlisi, düşünmenin ‘görkemli bir başarısızlık öyküsü’ olduğu hakikatine teslim olabilmektir. Yeni düşünme yolu, Heidegger’in ustalıkla vurguladığı gibi, her şeyi bir anda ve bir bütün olarak başaran tek seferlik bir devrim ülküsü değildir. Bu çetin patika, devrimin sürekliliğinin ve düşünmenin mutlak başarısızlığının yoludur.”
Kurtar’ın kitabı Heidegger düşünmesinin kendine özgü biçimlenişini Türkçe civarında ve cidarında anlamaya dönük özgün bir çalışma.