25 Şubat 2018 Pazar
İDRİS KÜÇÜKÖMER: KEŞFEDİLMEMİŞ KITA
İdris Küçükömer, darbecilik ve cuntacılıkla başladığı fikrî serüvenini halk limanına demirleyerek sonlandırmış önemli bir mütefekkirdir. “Düzenin Yabancılaşması”, 1984’lerden beri dillere pelesenk olmuş bir kitaptır ama yeterince okunduğunu, tartışıldığını, tezlerinin gerçek mahiyetinin kavrandığını düşünmüyorum. Halka karşı cuntacılık yanlısı bir aydının düşüncenin namusunu taşıması durumunda ulaşacağı temel akıl yürütmeleri ve dönüşümünün nihai durağını özetleyen bu kitap esasen Türk modernleşmesine ilişkin bir aynadır da…
Türk modernleşmesinin fikri çalkantılarını bu kitap dolayısıyla daha yakın okumalara tabi tutmamız mümkündür. Geniş İslamcı-doğucu cephenin solcu, batıcı-laik cephenin ise sağcı olarak nitelendiği bu kitapta Küçükömer’in biraz da Antonio Gramsci’nin tarihsel anlamda ilerletici güç taazzuvunu yansıladığını görmek mümkündür. Bu fikri bağlantılar da yeterince irdelenmemiştir. Küçükömer, hala keşfedilmesi beklenen meçhul bir kıta gibi durmaktadır. (03 Ocak 2011, Suavi Kemal Yazgıç'ın sorusuna cevaptır.)
24 Şubat 2018 Cumartesi
Siyasal zamirler
Konya’nın siyasal zamirleri
İnsanı “zoon politikon” (siyasal canlı) olarak niteleyen Aristoteles’e göre haklı ve haksızı buluşturan, onların aralarındaki sorunu müzakere etmelerini sağlayan “söz”e sadece insan sahip olduğu için durum böyledir. Hayvanlar ise sadece acıyı ve hazzı dile getiren sese sahiptirler. Bu anlamda söz sahibi olmanın ya da bir söze ortak olabilmenin siyasete katılım konusunda ilk şart olduğu ileri sürülebilir. Siyasete katılımın ikinci şartını ise yine yüzyıllar önce Aristoteles’in hocası Platon belirlemişti: “zaman”a sahip olmak ve siyasalın üretildiği “mekan”da bulunabilmek. Dönemin Atina’sındaki senato toplantılarına uzakta olmaları ve yeterli zamanları olmaması sebebiyle katılamayan işçileri örnek veriyordu Platon.
Siyasal alandaki namevcudiyetlerine karşın yine de siyaset içinde yer aldıklarını söyleyebileceğimiz öznelere “siyasal zamir” diyoruz. Meri siyasal süreçlere aktif olarak katılmamalarına karşın, bu süreçlere katılanlar üzerindeki söz hakları ve bu haklarını kullanmaya yeterli zaman ve mekanları olması hasebiyle siyasal zamirlerin de siyasal süreçlerin görünmez kahramanları olarak görülmeleri gerekir.
Peki, Konya’da tanımladığımız biçimde siyasal zamirler var mıdır? Bu figürlerin –eğer varlarsa- Konya yerel siyasetinin gelişimi bakımından önemi nedir? Açıktır ki siyasal sürece katılımları teoride öngörülmüş bürokrasi, STK vb. kurum ve kuruluşların siyasal alandaki varlıklarını bizim adlandırmayı tercih ettiğimiz şekilde bir sıfatla anmak mümkün değildir. Bürokrasinin de STK’ların da en azından ilgilendikleri alanda “ortak söz”e katkıda bulunmaları, söz söyleme hakkına sahip olmaları yeterince “açık” bir husustur. Böyle bir katkı üretmeyen, haklı ve haksız arasındaki müzakerelerin üretildiği dilde varlık sürmeyen bürokrasinin de STK’ların da varlık sebebi sorgulanır diğer halde. Bizim siyasal zamir olarak nitelediklerimizin ise bu tür bir teoride öngörülmüş siyasal açıklık konumunda olmamaları gerekir. Siyasete girebilmeleri mümkünken, bu imkandan feragat etmiş, ama yine de siyasal süreçler ve siyasi özneler üzerinde bir söz hakkına sahip olmuş kimselerdir siyasal zamirler. Belki aktif olarak siyasal süreçlerde yer almalarını mümkün kılacak zaman ve mekanı bulamadıkları için böyledir durum. Niçin aktif siyasete katılmadıkları konusu tartışmamızın dışındadır anlayacağınız.
Buraya kadar epey ağdalı, kimine göre de “laf salatası” olarak nitelendirilebilecek teorik mülahazaları son dönemlerde Konya’da yaygınlaşan bazı figürlerin faaliyetlerini daha iyi kavrayabilmek, bu etkinliğin siyasal süreçlere olumlu/olumsuz etkilerini görebilmek için yazdık. Elbette Konya’da da siyasal zamirler var. İsim isim bunları belirleyebilirsiniz. Biz bu isim belirleme işine, söz konusu figürlerin tercihlerine duyduğumuz saygıdan dolayı girişmeyeceğiz. Sözgelimi hem siyasal, hem ekonomik hem de dini açıdan Konya’da son derece etkin bazı isimler vardır, ama onları asla aktif siyaset içinde göremezsiniz. Her üç alanda da söz sahibidirler, sözlerini dinletirler; konuştukları zaman, ilgiyle söylediklerine kulak verilir. Konya yerel siyasetinin şekillenmesindeki rolleri de sanıldığından daha fazladır bu zamirlerin. İleride de simalarını siyasal süreçlerde göremeyeceğiz bu zamirlerin ama sözleri hep etkin olmayı sürdürecek. (Konya Pusula Gazetesi, 18 Ocak 2015)
Siyasal zamirler ve onların gölgeleri
Siyasal alandaki namevcudiyetlerine karşın yine de siyaset içinde yer aldıklarını söyleyebileceğimiz öznelere “siyasal zamir” demiştik.Bu “özne”leri illa tüzel ya da gerçek kişi olarak düşünmek zorunda değiliz.Sözgelimi İslamcılık Türk siyasi sistemi içinde yasal siyaset imkânından mahrum bir siyasi akımdır. Hatta bir ara İslamcılığın Türk siyasi sistemi içinde “namevcudiyetiyle mevcut” olmasından kaynaklanan “kuşdili” sorunlarını dile getirmiştim.“Kuşdili” merhum Erbakan hocamızın en gözde metaforlarından biriydi. O “Milli Görüş” dediğinde anlaşılması gerekeni anlaması gerekenler anlıyorlardı.Sermaye, siyaset, din, aşiret ve akrabalık bağları da benzer siyasal zamirlerin üretildiği maden ocakları gibidir.Siyasal alandan siyasal zamirlerin çıkması istisnai bir durum değildir. Genelde eski siyasetçi olarak adlandırdığımız zevat, aktif siyaset içinde olmamalarına karşın siyaseti yönlendirmek için gölgelerini kullanabilirler. Bunun için illa siyaseten yasaklı olmaları da gerekmez. Yasaklı durumda olmaları ise onların bu tür bir “söz hakkı”nı kendilerinde bulmalarını kolaylaştırır. Sözgelimi 1983-88 arasının meşhur “bir bilen”i olarak Süleyman Demirel’in böyle bir siyasal zamir sıfatı o dönem için vardı.Ancak biz bütün bu ihtiraz kayıtlarına karşın, “siyasal zamir” dediğimizde fikir, akım, zümre vb. oluşumları değil, gerçek kişileri kastediyoruz. Sözgelimi İstanbul’un siyasal zamirlerinin menbaı genelde sermaye ve iş çevreleri iken Ankara’nın bürokrasi olduğunu söylüyoruz. Doğu ve Güneydoğu illerinde bu siyasal zamirler “feodal” ilişkilerle ortaya çıkar. Aşiret ağaları, şıhlar bu tür siyasal zamirlerin geleneksel boyutunu oluştururken, eli kanlı PKK terörünün de bu siyasal zamir konumuna sahip birçok kişiyi ortaya çıkardığına şahit oluyoruz. Buraya kadar siyasal zamirler üstünde mekânsal değişimin etkilerini saydık. Bir de zamansal değişimin etkileriyle değişir siyasal zamirler.Dünün siyasal zamirleri ile bugünün siyasal zamirleri arasında bir fark olması gayet beklenebilecek bir durumdur yani. Diğer bölgelerdeki siyasal zamirleri bir yana bırakarak Konya içindeki siyasal zamirlere bakalım. Konya’daki siyasal zamirlerin iki ana kanaldan türediğini görmekteyiz: din ve siyasi ilişkiler. Dini cemaatler, topluluklar içinde o cemaatin y da topluluğun lideri pozisyonundaki zamirin bağlılarından bir kısmını aktif siyasete yönelttiğini, ya da kendiliğinden aktif siyasete yönelmiş bir kısım ihvanını desteklediğini görürüz. Bundan başka bir dönem etkin siyasi roller üstlenmiş isimlerin, tıpkı Demirel’in “ bir bilen” pozisyonu gibi uzlet köşelerinde kendilerinden tavsiye isteyen bağlılarına yardımcı olduklarına şahit oluruz. Bu tür siyasal zamir ilişkilerinde Konya için AK Parti’nin sıkça zikredilmesi normal, ama diğer partileri de ıskalamamak gerekir. Sözgelimi CHP’nin de kuvvetli siyasal zamirler yetiştirmiş köklü bir geleneği vardır. Bakkalbaşı’lar, Ulusan ailesi bu tür siyasal zamirlerin başında gelir. Saadet Partisi cenahında “siyasal zamir”lik artık olağandışı değil, olağan bir durumdur. Milli Görüş geleneğinin bizatihi varlık sebebinin bu tür bir ilişki olduğunu yukarıda vurgulamıştık. AK Parti’de durum nedir peki? Bu soruya cevabı ileriki yazılarda vermeyi arzuluyoruz… (Konya Pusula Gazetesi, 20 Ocak 2015)
AK Parti’nin siyasal zamirleri
Siyasal zamirler mefhumuyla ilgili yazdığımız yazılar büyük ilgi görmüştü. Kendileri aktif siyasette olmadıkları halde etkileri ve ağırlıkları siyasal zeminlerde hissedilen kişilere siyasal zamir demiştik. Siyasal sahnede rol alan birçok figürün bu siyasal zamirlerin gölgesi olduğu da söylenebilirdi bir bakış açısına göre. Ancak bana kalırsa bu bakış açısı kısmen doğru olsa da gerçekliği tam anlamıyla kavramamıza imkan tanımayacak bir deyim yerindeyse kavramsal kabalığa sahip. Ve bu sebeple epey rötuşlanması, üzerinden perdah geçilmesi gerekiyor. Sözgelimi bir dönem merkez ilçelerimizden birine belediye başkanı seçilmiş bir ismin arkasındaki “abi”ye dikkat etmemiz gerektiği söylenmişti. Başkanın “abi”sinin Konya’nın etkin siyasal zamirlerinden olduğuna hiç kuşku yoktu elbette, ancak başkanın tamamen o “abi”nin gölgesi olduğu da söylenemezdi bana kalırsa. Bunu söylemek başkanın kendi iradesi ve kararıyla birçok icraata imza attığını görmemeyi gerektirirdi, yani başkanın da bir “siyasal özne” olduğu gerçeğini inkar etmemize yol açardı. Ki bu iki ismin aralarının daha sonra açıldığı konuşuldu. Asıl ile gölgenin arasının açılması diye bir şey düşünülemeyeceğine göre ya ilkin başkanın “abi”nin gölgesi olduğunu söylemek yanlış olacaktı ya da siyasal zamir kavramlaştırmasının “gölge” tabiriyle yorumlanamayacak bir ilişki türünü işaret ettiğini düşünecektik. Kavramsal inceliklerin, özellikle siyasal zeminlerde ne kadar farklı ve bazen birbirine taban tabana zıt yorumlara yol açabileceğini bilerek, siyasal zamir olarak tabir ettiğimiz şahısların etki alanlarına dikkat kesilmenin daha doğru ve yerinde olacağını düşünüyoruz bu yüzden. Yani daha temkinli davranmak, siyasal zamirlik atfedilebilecek ilişki türlerinin yorumunda daha hakşinas bir tutum belirlemek yerinde olur bana kalırsa. Bu rikkati göstermek aynı zamanda yaşanan olayları yorumlarken gözden kaçırabileceğimiz birçok ince detayı da yakalamamızı sağlar. Konya siyasal zamir geleneği bakımından epey zengin bir siyasi geçmişe sahiptir. Demokrat Parti, Adalet Partisi, CHP, ANAP, MHP gibi partilerin geleneğinde saygı duyulan, ancak kendileri asla siyasete bulaşmamış birçok isim bulabilirsiniz. Konya siyasetinin başat aktörlerinden olan Milli Görüş geleneğindeki partilerin siyasal zamirini ise hepimiz biliyoruz: Ali Güneri. Dönemlerin değişmesiyle siyasal zamirlerden bazılarının yıldızının parladığını, bazılarının ise yıldızının etkisini yitirmeye başladığını önceden vurgulamıştık. Özellikle AK Parti’nin 13 yıllık geçmişinde Konya’da dönem dönem öne çıkan, ama ardından geri çekilen böyle birçok siyasal zamir bulmak mümkün. Diğer parti geleneklerinde siyasal zamirlerin oluşma damarları bu kadar çeşitlilik göstermezken AK Parti’nin daha kuşatıcı, global bir perspektifle hareket etmesinden mütevellit, kaynak itibariyle bir siyasal zamir çoğullaşmasına şahit olduğumuz da bir gerçek. Hatta öyle ki bazen başka partiye oy verdiğini söyleyen isimlerin bile AK Partili siyasal figürler üzerinde bir siyasal zamirlik konumu edindiğine şahit olabilirsiniz. Peki, şu an AK Parti’nin en etkili siyasal zamiri kimdir? Bu soruya inşallah önümüzdeki yazıda bir cevap bulalım. (Konya Pusula Gazetesi, 29 Ocak 2015)
İnsanı “zoon politikon” (siyasal canlı) olarak niteleyen Aristoteles’e göre haklı ve haksızı buluşturan, onların aralarındaki sorunu müzakere etmelerini sağlayan “söz”e sadece insan sahip olduğu için durum böyledir. Hayvanlar ise sadece acıyı ve hazzı dile getiren sese sahiptirler. Bu anlamda söz sahibi olmanın ya da bir söze ortak olabilmenin siyasete katılım konusunda ilk şart olduğu ileri sürülebilir. Siyasete katılımın ikinci şartını ise yine yüzyıllar önce Aristoteles’in hocası Platon belirlemişti: “zaman”a sahip olmak ve siyasalın üretildiği “mekan”da bulunabilmek. Dönemin Atina’sındaki senato toplantılarına uzakta olmaları ve yeterli zamanları olmaması sebebiyle katılamayan işçileri örnek veriyordu Platon.
Siyasal alandaki namevcudiyetlerine karşın yine de siyaset içinde yer aldıklarını söyleyebileceğimiz öznelere “siyasal zamir” diyoruz. Meri siyasal süreçlere aktif olarak katılmamalarına karşın, bu süreçlere katılanlar üzerindeki söz hakları ve bu haklarını kullanmaya yeterli zaman ve mekanları olması hasebiyle siyasal zamirlerin de siyasal süreçlerin görünmez kahramanları olarak görülmeleri gerekir.
Peki, Konya’da tanımladığımız biçimde siyasal zamirler var mıdır? Bu figürlerin –eğer varlarsa- Konya yerel siyasetinin gelişimi bakımından önemi nedir? Açıktır ki siyasal sürece katılımları teoride öngörülmüş bürokrasi, STK vb. kurum ve kuruluşların siyasal alandaki varlıklarını bizim adlandırmayı tercih ettiğimiz şekilde bir sıfatla anmak mümkün değildir. Bürokrasinin de STK’ların da en azından ilgilendikleri alanda “ortak söz”e katkıda bulunmaları, söz söyleme hakkına sahip olmaları yeterince “açık” bir husustur. Böyle bir katkı üretmeyen, haklı ve haksız arasındaki müzakerelerin üretildiği dilde varlık sürmeyen bürokrasinin de STK’ların da varlık sebebi sorgulanır diğer halde. Bizim siyasal zamir olarak nitelediklerimizin ise bu tür bir teoride öngörülmüş siyasal açıklık konumunda olmamaları gerekir. Siyasete girebilmeleri mümkünken, bu imkandan feragat etmiş, ama yine de siyasal süreçler ve siyasi özneler üzerinde bir söz hakkına sahip olmuş kimselerdir siyasal zamirler. Belki aktif olarak siyasal süreçlerde yer almalarını mümkün kılacak zaman ve mekanı bulamadıkları için böyledir durum. Niçin aktif siyasete katılmadıkları konusu tartışmamızın dışındadır anlayacağınız.
Buraya kadar epey ağdalı, kimine göre de “laf salatası” olarak nitelendirilebilecek teorik mülahazaları son dönemlerde Konya’da yaygınlaşan bazı figürlerin faaliyetlerini daha iyi kavrayabilmek, bu etkinliğin siyasal süreçlere olumlu/olumsuz etkilerini görebilmek için yazdık. Elbette Konya’da da siyasal zamirler var. İsim isim bunları belirleyebilirsiniz. Biz bu isim belirleme işine, söz konusu figürlerin tercihlerine duyduğumuz saygıdan dolayı girişmeyeceğiz. Sözgelimi hem siyasal, hem ekonomik hem de dini açıdan Konya’da son derece etkin bazı isimler vardır, ama onları asla aktif siyaset içinde göremezsiniz. Her üç alanda da söz sahibidirler, sözlerini dinletirler; konuştukları zaman, ilgiyle söylediklerine kulak verilir. Konya yerel siyasetinin şekillenmesindeki rolleri de sanıldığından daha fazladır bu zamirlerin. İleride de simalarını siyasal süreçlerde göremeyeceğiz bu zamirlerin ama sözleri hep etkin olmayı sürdürecek. (Konya Pusula Gazetesi, 18 Ocak 2015)
Siyasal zamirler ve onların gölgeleri
Siyasal alandaki namevcudiyetlerine karşın yine de siyaset içinde yer aldıklarını söyleyebileceğimiz öznelere “siyasal zamir” demiştik.Bu “özne”leri illa tüzel ya da gerçek kişi olarak düşünmek zorunda değiliz.Sözgelimi İslamcılık Türk siyasi sistemi içinde yasal siyaset imkânından mahrum bir siyasi akımdır. Hatta bir ara İslamcılığın Türk siyasi sistemi içinde “namevcudiyetiyle mevcut” olmasından kaynaklanan “kuşdili” sorunlarını dile getirmiştim.“Kuşdili” merhum Erbakan hocamızın en gözde metaforlarından biriydi. O “Milli Görüş” dediğinde anlaşılması gerekeni anlaması gerekenler anlıyorlardı.Sermaye, siyaset, din, aşiret ve akrabalık bağları da benzer siyasal zamirlerin üretildiği maden ocakları gibidir.Siyasal alandan siyasal zamirlerin çıkması istisnai bir durum değildir. Genelde eski siyasetçi olarak adlandırdığımız zevat, aktif siyaset içinde olmamalarına karşın siyaseti yönlendirmek için gölgelerini kullanabilirler. Bunun için illa siyaseten yasaklı olmaları da gerekmez. Yasaklı durumda olmaları ise onların bu tür bir “söz hakkı”nı kendilerinde bulmalarını kolaylaştırır. Sözgelimi 1983-88 arasının meşhur “bir bilen”i olarak Süleyman Demirel’in böyle bir siyasal zamir sıfatı o dönem için vardı.Ancak biz bütün bu ihtiraz kayıtlarına karşın, “siyasal zamir” dediğimizde fikir, akım, zümre vb. oluşumları değil, gerçek kişileri kastediyoruz. Sözgelimi İstanbul’un siyasal zamirlerinin menbaı genelde sermaye ve iş çevreleri iken Ankara’nın bürokrasi olduğunu söylüyoruz. Doğu ve Güneydoğu illerinde bu siyasal zamirler “feodal” ilişkilerle ortaya çıkar. Aşiret ağaları, şıhlar bu tür siyasal zamirlerin geleneksel boyutunu oluştururken, eli kanlı PKK terörünün de bu siyasal zamir konumuna sahip birçok kişiyi ortaya çıkardığına şahit oluyoruz. Buraya kadar siyasal zamirler üstünde mekânsal değişimin etkilerini saydık. Bir de zamansal değişimin etkileriyle değişir siyasal zamirler.Dünün siyasal zamirleri ile bugünün siyasal zamirleri arasında bir fark olması gayet beklenebilecek bir durumdur yani. Diğer bölgelerdeki siyasal zamirleri bir yana bırakarak Konya içindeki siyasal zamirlere bakalım. Konya’daki siyasal zamirlerin iki ana kanaldan türediğini görmekteyiz: din ve siyasi ilişkiler. Dini cemaatler, topluluklar içinde o cemaatin y da topluluğun lideri pozisyonundaki zamirin bağlılarından bir kısmını aktif siyasete yönelttiğini, ya da kendiliğinden aktif siyasete yönelmiş bir kısım ihvanını desteklediğini görürüz. Bundan başka bir dönem etkin siyasi roller üstlenmiş isimlerin, tıpkı Demirel’in “ bir bilen” pozisyonu gibi uzlet köşelerinde kendilerinden tavsiye isteyen bağlılarına yardımcı olduklarına şahit oluruz. Bu tür siyasal zamir ilişkilerinde Konya için AK Parti’nin sıkça zikredilmesi normal, ama diğer partileri de ıskalamamak gerekir. Sözgelimi CHP’nin de kuvvetli siyasal zamirler yetiştirmiş köklü bir geleneği vardır. Bakkalbaşı’lar, Ulusan ailesi bu tür siyasal zamirlerin başında gelir. Saadet Partisi cenahında “siyasal zamir”lik artık olağandışı değil, olağan bir durumdur. Milli Görüş geleneğinin bizatihi varlık sebebinin bu tür bir ilişki olduğunu yukarıda vurgulamıştık. AK Parti’de durum nedir peki? Bu soruya cevabı ileriki yazılarda vermeyi arzuluyoruz… (Konya Pusula Gazetesi, 20 Ocak 2015)
AK Parti’nin siyasal zamirleri
Siyasal zamirler mefhumuyla ilgili yazdığımız yazılar büyük ilgi görmüştü. Kendileri aktif siyasette olmadıkları halde etkileri ve ağırlıkları siyasal zeminlerde hissedilen kişilere siyasal zamir demiştik. Siyasal sahnede rol alan birçok figürün bu siyasal zamirlerin gölgesi olduğu da söylenebilirdi bir bakış açısına göre. Ancak bana kalırsa bu bakış açısı kısmen doğru olsa da gerçekliği tam anlamıyla kavramamıza imkan tanımayacak bir deyim yerindeyse kavramsal kabalığa sahip. Ve bu sebeple epey rötuşlanması, üzerinden perdah geçilmesi gerekiyor. Sözgelimi bir dönem merkez ilçelerimizden birine belediye başkanı seçilmiş bir ismin arkasındaki “abi”ye dikkat etmemiz gerektiği söylenmişti. Başkanın “abi”sinin Konya’nın etkin siyasal zamirlerinden olduğuna hiç kuşku yoktu elbette, ancak başkanın tamamen o “abi”nin gölgesi olduğu da söylenemezdi bana kalırsa. Bunu söylemek başkanın kendi iradesi ve kararıyla birçok icraata imza attığını görmemeyi gerektirirdi, yani başkanın da bir “siyasal özne” olduğu gerçeğini inkar etmemize yol açardı. Ki bu iki ismin aralarının daha sonra açıldığı konuşuldu. Asıl ile gölgenin arasının açılması diye bir şey düşünülemeyeceğine göre ya ilkin başkanın “abi”nin gölgesi olduğunu söylemek yanlış olacaktı ya da siyasal zamir kavramlaştırmasının “gölge” tabiriyle yorumlanamayacak bir ilişki türünü işaret ettiğini düşünecektik. Kavramsal inceliklerin, özellikle siyasal zeminlerde ne kadar farklı ve bazen birbirine taban tabana zıt yorumlara yol açabileceğini bilerek, siyasal zamir olarak tabir ettiğimiz şahısların etki alanlarına dikkat kesilmenin daha doğru ve yerinde olacağını düşünüyoruz bu yüzden. Yani daha temkinli davranmak, siyasal zamirlik atfedilebilecek ilişki türlerinin yorumunda daha hakşinas bir tutum belirlemek yerinde olur bana kalırsa. Bu rikkati göstermek aynı zamanda yaşanan olayları yorumlarken gözden kaçırabileceğimiz birçok ince detayı da yakalamamızı sağlar. Konya siyasal zamir geleneği bakımından epey zengin bir siyasi geçmişe sahiptir. Demokrat Parti, Adalet Partisi, CHP, ANAP, MHP gibi partilerin geleneğinde saygı duyulan, ancak kendileri asla siyasete bulaşmamış birçok isim bulabilirsiniz. Konya siyasetinin başat aktörlerinden olan Milli Görüş geleneğindeki partilerin siyasal zamirini ise hepimiz biliyoruz: Ali Güneri. Dönemlerin değişmesiyle siyasal zamirlerden bazılarının yıldızının parladığını, bazılarının ise yıldızının etkisini yitirmeye başladığını önceden vurgulamıştık. Özellikle AK Parti’nin 13 yıllık geçmişinde Konya’da dönem dönem öne çıkan, ama ardından geri çekilen böyle birçok siyasal zamir bulmak mümkün. Diğer parti geleneklerinde siyasal zamirlerin oluşma damarları bu kadar çeşitlilik göstermezken AK Parti’nin daha kuşatıcı, global bir perspektifle hareket etmesinden mütevellit, kaynak itibariyle bir siyasal zamir çoğullaşmasına şahit olduğumuz da bir gerçek. Hatta öyle ki bazen başka partiye oy verdiğini söyleyen isimlerin bile AK Partili siyasal figürler üzerinde bir siyasal zamirlik konumu edindiğine şahit olabilirsiniz. Peki, şu an AK Parti’nin en etkili siyasal zamiri kimdir? Bu soruya inşallah önümüzdeki yazıda bir cevap bulalım. (Konya Pusula Gazetesi, 29 Ocak 2015)
22 Şubat 2018 Perşembe
Bilimler tarihinden yerel bilgi tarihine
Son 30 yıl boyunca sık sık birçok politikacı, iktisatçı ve bilim insanından artık “bilgi çağı”nda yaşadığımıza dönük beyanat duymuşuz, dinlemişiz ya da okumuşuzdur. Bu beyanatlarda altı çizilen en önemli nokta yeni gelişen medya ve iletişim teknoloji-leriyle birlikte toplumlarımızın hızla “bilgi toplumu” ya da “enformasyon toplumu” diyebileceğimiz bir şekle büründüğü savıdır. Bu savı destekleyen en önemli husus ise günümüz teknolojisinin, hepimizin hayatını bir şekilde etkileyen bir “dijital devrim”e imza attığıdır. Artık dünyanın neresinde olursak olalım, sahip olduğumuz sözümona “akıllı teknolojiler” sayesinde bilgi-ye/enformasyona rahatça ulaşabiliyoruzdur.
Çiğ ve pişmiş metaforu
Yakın zamanlarda genelde bilgi üzerine çalışmaların özelde ise “bilgi tarihi” çalışmalarının hızla arttığına dikkat çeken ünlü tarihçi Peter Burke, sadece bir tür genelleştirilebilir bilgi kavramından çok birbiriyle rekabet içinde ve eşit olmayan farklı türden bilgiler ve bunların tarihleri olduğunu söylüyor. Kitabında bilgi ile enformasyonu yer yer birbirinin ikamesi olarak kullanan Bur-ke’a göre, ünlü yapısalcı antropolog Claude Levi-Strauss’un “çiğ ve pişmiş” metaforu enformasyon ile bilgi arasındaki ilişkileri açıklamada elverişli. Buna göre enformasyon “çiğ”, bilgiyi “pişmiş” olarak değerlendirebiliriz. Yine de elbette “veriler” hiçbir za-man “verili” değildir, hep varsayım ve önyargılarla dolu zihinlerce işlenirler.
Kitabında görece yeni bilgi tarihi alanını bilgi sosyolojisi, bilim tarihi, bilgi antropolojisi gibi yakın alanlardan dikkatli bir şe-kilde ayırt edip sınırlarını belirlemeye çabalayan Burke, bilgi tarihini ilgilendiren kimi kilit kavramların tahlilinin ardından enfor-masyonun bilgiye dönüştüğü, böylece daha geniş yayılma ve kullanılma alanı ve imkanı bulduğu süreçleri irdeliyor.
Bilgilerin çoğul olmakla birlikte birbirlerine denk ve eşit görülmediğini belirten Burke, bu noktada bazı birey, grup ya da ku-rumların bilgileri onaylama ya da reddetme, fikirleri heterodoks ya da ortodoks olarak tasnif etme, onların faydalı ya da işe yaramaz, güvenilir ya da güvenilmez olduklarına karar verme gibi konularda bir otorite oluşturduklarına işaret ediyor. “Otorite” ya da “tekel” gibi bilgi tarihi için kilit konumda olan ‘merak’, ‘disiplin’, ‘yenilik’, ‘entelektüel’, ‘uzman’ veya birçok disiplinde birden etkinlik gösteren ‘polimat’ gibi çeşitli kavramları da vuzuha kavuşturan Burke, böylelikle ‘bilgi toplumu’, ‘bilgi yönetimi’, ‘bilgi düzenleri’ ve ‘bilgisizlik rejimleri’ni farklı toplum ve tarihlerden örnekler eşliğinde irdeliyor. Bilginin toplanmasından tasnif edilmesine, doğrulanıp saklanmasından işlenip geliştirilmesine, bilgilerin birey, şirket ya da devletler tarafından kullanılmasından neyin bilgi sayılıp neyin cehalet olarak görüleceğine karar veren tarihsel, toplumsal ve fikri mekanizmalara kadar birçok meseleyi de ele alan Burke, alanda ortaya çıkan sorunlarla ilgili de bir tartışma yürütüyor. 1600’lü yıllardan günümüze kazandığı büyük başarılarla ‘evrensel’ statü elde etmiş Batı biliminin yanı sıra, ‘yerel’, farklı toplumlara özgü, ait olduğu toplum için bir anlam taşıyan ‘bilgiler’i de gözeten yaklaşımıyla Burke, bilimler tarihinden bilgiler tarihine doğru olan kaymayı Batılı olmayan kültürle-rin fikri başarılarının da ele alınması gerekliliği ile birlikte çözümlüyor. Bu niteliğiyle kitap bilgi(ler) konusunda sırf Batılı standart ve bakışlara mahkum olunmaması gerektiğini de zımnen ihtar ediyor.
17 Şubat 2018 Cumartesi
Modern bir İbn Haldun!
İki kez yazdığı kitaplarla Türkiye Yazarlar Birliği’nden Yılın Fikir Adamı ödülünü almış bir mütefekkir Prof. Dr. Şahin Uçar.
Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver, Kemal Batanay, Münir Nureddin Selçuk, Hâmid Aytaç gibi Türkiye’nin tanınmış üstatları nezâretinde Klasik Türk Mûsikisi ve Hat-Tezhib sanatlarını meşk etmiş. Umumi Türk Tarihi alanında uzmanlaşmış. Kendisine has bir tarih felsefesi geliştirmiş. 2001’de İslâm Araştırmaları Merkezi ve İslam Ansiklopedisi Başkanı olarak görev yapmış. 2003’te Sofya Yüksek İslam Enstitüsü Rektör Yardımcılığı’na getirilmiş. Bilmiyorum hâlâ orda mı?
Ben onu ilkin Konya’da Çıkrıkçılar İçi’ndeki Yılmaz Çay Evi’nde tanıdım. O zamanlar Doçentti. Selçuk Üniversitesi’nde. Profesörlüğünün gelmesine karşın, kimi çekememezlikler yüzünden bu unvanının bir türlü verilmediği söylenirdi. Tanıdığımda klasik Divan Şiiri tarzında bir divanı olduğu, son Divan Şairi unvanına sahip olduğu da çalınmıştı kulağıma. Divanı’ndaki mahlası Şeyda idi. Sonradan Varide’de Zervan şiirlerinin bir bölümünü de yayınlamıştı ki, rahmetli Zemçi Çetinkaya’nın ‘Şair-i şeyda yazar Zervan Zervan üstüne’ mısraının ilham kaynağıdır.
SON DİVAN ŞAİRİ
Sonradan Varide’nin Alaaddin İşhanı’ndaki bürosunda da sık sık karşılaşırdık. Bir kezinde Murat Kapkıner kovalamıştı bürodan Şahin beyi, başka bir şairin yazdığı şiirlere laf ettiği gerekçesiyle. Oysa o doğruyu dokuz köyden kovalanmak bahasına söyleyebilen nadir yaradılıştaki insandan biriydi bence.
İKİ KEZ TYB’DEN FİKİR ÖDÜLÜ
O dönemlerde, yani 1990’larda “Mana ve Mazmun” adıyla TYB Yıllıkları’ndan birinde yayınlanmış, o muhteşem makalesini okumuştum hocanın. Klasik edebiyatımızın hamurunda yer alan mazmun meselesini varlık görüşüyle öyle güzel harmanlayan bir bakış açısıyla yorumluyordu ki. Bu makale etrafında Türkiye Felsefeciler Derneği’nin organizasyonuyla yaptığı iki konuşma İz yayıncılık tarafından ‘Varlığın Mana ve Mazmunu’ adıyla kitaplaştırıldı ve bu kitap dolayısıyla TYB’den 1995’te ikinci kez fikir ödülü aldı.
İlk ödülünü ise Tarih Felsefesi Açısından İslamda Mülk ve Hilafet adıyla Konya’da yayınladığı kitabı dolayısıyla 1992’de almıştı. 3 yılda iki kez yılın fikir adamı seçilmek o kadar kolay olmasa gerek. Yayınlanmış 8 kitabı var. İkisi şiir.
AHİR ZAMAN HEZARFENİ
1996 ila 1997 yılları arasında Konya’da Kitapçılar Pasajı’ndaki Endülüs Kitabevi’nde sık sık satranç oynardık hocayla. ‘Oyna acemi!’ deyişindeki samimiyet zor bir hamle karşısında düşünen zihninin yüz hatlarına verdiği gerilimi pek gölgeleyemezdi gerçi. Üst üste 6 kez yenilmişti bir kezinde. İzin alıp çıktı, meğer WC’ye gitmiş. Dönüşündeki ilk oyunu kazanınca espri de geldi bittabi: ‘Az önce sıkışıklığımı fırsat bildin, seni gidi kerata!’
Çoğu kişinin küstahça bulduğu konuşma tarzı benim daima ilgimi çekmişti halbuki. Gerçek bir filozofla karşı karşıya olduğumu düşünmeme yol açan serazat tavırları da hakeza öyle. İngilizce, Arapça, Farsça ve Latince bilen ahir zaman hezarfeni bir kişilik.
Gençliğinde deniz yoluyla ve kendi imkanlarıyla ABD’ye gitmiş, maceraperest bir ruh ve fikir adamı.
Kolay kolay hazmedilemeyen düşünceler ileri sürmesine ve bu düşünceler bakımından dışarıdan sanki Fildişi Kule’de yaşıyormuş gibi görünmesine karşın, her haliyle halktan biri. Klasik Osmanlı musikisi tarzındaki bazı besteleri TRT repertuarına dahil edilmiş, hat ve tezyinat sergisi açmış, yurt içinde ve yurt dışında birçok üniversitede birçok tarihçinin yetişmesine katkıda bulunmuş gerçek bir alim.
Halkın bilgilenme kanallarını açan, ancak gündelik siyasete kendisini bulaştırmayan modern bir İbn Haldun tahayyül edin, işte o Şahin Uçar’dır!
Murat Güzel hatırlattı
Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver, Kemal Batanay, Münir Nureddin Selçuk, Hâmid Aytaç gibi Türkiye’nin tanınmış üstatları nezâretinde Klasik Türk Mûsikisi ve Hat-Tezhib sanatlarını meşk etmiş. Umumi Türk Tarihi alanında uzmanlaşmış. Kendisine has bir tarih felsefesi geliştirmiş. 2001’de İslâm Araştırmaları Merkezi ve İslam Ansiklopedisi Başkanı olarak görev yapmış. 2003’te Sofya Yüksek İslam Enstitüsü Rektör Yardımcılığı’na getirilmiş. Bilmiyorum hâlâ orda mı?
Ben onu ilkin Konya’da Çıkrıkçılar İçi’ndeki Yılmaz Çay Evi’nde tanıdım. O zamanlar Doçentti. Selçuk Üniversitesi’nde. Profesörlüğünün gelmesine karşın, kimi çekememezlikler yüzünden bu unvanının bir türlü verilmediği söylenirdi. Tanıdığımda klasik Divan Şiiri tarzında bir divanı olduğu, son Divan Şairi unvanına sahip olduğu da çalınmıştı kulağıma. Divanı’ndaki mahlası Şeyda idi. Sonradan Varide’de Zervan şiirlerinin bir bölümünü de yayınlamıştı ki, rahmetli Zemçi Çetinkaya’nın ‘Şair-i şeyda yazar Zervan Zervan üstüne’ mısraının ilham kaynağıdır.
SON DİVAN ŞAİRİ
Sonradan Varide’nin Alaaddin İşhanı’ndaki bürosunda da sık sık karşılaşırdık. Bir kezinde Murat Kapkıner kovalamıştı bürodan Şahin beyi, başka bir şairin yazdığı şiirlere laf ettiği gerekçesiyle. Oysa o doğruyu dokuz köyden kovalanmak bahasına söyleyebilen nadir yaradılıştaki insandan biriydi bence.
İKİ KEZ TYB’DEN FİKİR ÖDÜLÜ
O dönemlerde, yani 1990’larda “Mana ve Mazmun” adıyla TYB Yıllıkları’ndan birinde yayınlanmış, o muhteşem makalesini okumuştum hocanın. Klasik edebiyatımızın hamurunda yer alan mazmun meselesini varlık görüşüyle öyle güzel harmanlayan bir bakış açısıyla yorumluyordu ki. Bu makale etrafında Türkiye Felsefeciler Derneği’nin organizasyonuyla yaptığı iki konuşma İz yayıncılık tarafından ‘Varlığın Mana ve Mazmunu’ adıyla kitaplaştırıldı ve bu kitap dolayısıyla TYB’den 1995’te ikinci kez fikir ödülü aldı.
İlk ödülünü ise Tarih Felsefesi Açısından İslamda Mülk ve Hilafet adıyla Konya’da yayınladığı kitabı dolayısıyla 1992’de almıştı. 3 yılda iki kez yılın fikir adamı seçilmek o kadar kolay olmasa gerek. Yayınlanmış 8 kitabı var. İkisi şiir.
AHİR ZAMAN HEZARFENİ
1996 ila 1997 yılları arasında Konya’da Kitapçılar Pasajı’ndaki Endülüs Kitabevi’nde sık sık satranç oynardık hocayla. ‘Oyna acemi!’ deyişindeki samimiyet zor bir hamle karşısında düşünen zihninin yüz hatlarına verdiği gerilimi pek gölgeleyemezdi gerçi. Üst üste 6 kez yenilmişti bir kezinde. İzin alıp çıktı, meğer WC’ye gitmiş. Dönüşündeki ilk oyunu kazanınca espri de geldi bittabi: ‘Az önce sıkışıklığımı fırsat bildin, seni gidi kerata!’
Çoğu kişinin küstahça bulduğu konuşma tarzı benim daima ilgimi çekmişti halbuki. Gerçek bir filozofla karşı karşıya olduğumu düşünmeme yol açan serazat tavırları da hakeza öyle. İngilizce, Arapça, Farsça ve Latince bilen ahir zaman hezarfeni bir kişilik.
Gençliğinde deniz yoluyla ve kendi imkanlarıyla ABD’ye gitmiş, maceraperest bir ruh ve fikir adamı.
Kolay kolay hazmedilemeyen düşünceler ileri sürmesine ve bu düşünceler bakımından dışarıdan sanki Fildişi Kule’de yaşıyormuş gibi görünmesine karşın, her haliyle halktan biri. Klasik Osmanlı musikisi tarzındaki bazı besteleri TRT repertuarına dahil edilmiş, hat ve tezyinat sergisi açmış, yurt içinde ve yurt dışında birçok üniversitede birçok tarihçinin yetişmesine katkıda bulunmuş gerçek bir alim.
Halkın bilgilenme kanallarını açan, ancak gündelik siyasete kendisini bulaştırmayan modern bir İbn Haldun tahayyül edin, işte o Şahin Uçar’dır!
Murat Güzel hatırlattı
14 Şubat 2018 Çarşamba
Bağdat tercüme hareketi Rönesans ile aynı kategoride ele alınmalı
Abbasilerin İslam dünyasında yeni yönetici sınıf olarak Bağdat’ı kurup başkent ilan etmelerinin ardından, Bağdat’ta 8. yüzyıl ila 10. yüzyıl arasında gerçekleşen devasa kültürel tercüme hareketi, belki de dünya tarihindeki en kapsamlı, derin ve etkileri yüzyıl-lara uzanan bir entelektüel faaliyeti işaret eder. 19. ve 20. yüzyıllarda yaşamış birçok oryantalist ve bazen de sözümona “yerli” araştırmacı bu tercüme hareketini antik Grek düşüncesi ile modern Batı arasında İslam medeniyetinin sadece bir “aracılık” yap-tığına, antik Grek düşüncesinin modern çağlara aktarımında İslam dünyasının sadece bir “köprü” vazifesi gördüğüne işaret sayıp bu entelektüel hareketin değerini azımsamaya çalışsa da 8 ila 10. yüzyıllar arasında olup biteni sadece böyle bir “nakl”e indirgemek, bu entelektüel faaliyetin azameti ve vüs’atini görmezden gelmeyle eşdeğerlidir.
<script async src="//pagead2.googlesyndication.com/pagead/js/adsbygoogle.js"></script> <script> (adsbygoogle = window.adsbygoogle || []).push({ google_ad_client: "ca-pub-4401467939379649", enable_page_level_ads: true }); </script>
<script async src="//pagead2.googlesyndication.com/pagead/js/adsbygoogle.js"></script> <script> (adsbygoogle = window.adsbygoogle || []).push({ google_ad_client: "ca-pub-4401467939379649", enable_page_level_ads: true }); </script>
<script async src="//pagead2.googlesyndication.com/pagead/js/adsbygoogle.js"></script> <script> (adsbygoogle = window.adsbygoogle || []).push({ google_ad_client: "ca-pub-4401467939379649", enable_page_level_ads: true }); </script>
<script async src="//pagead2.googlesyndication.com/pagead/js/adsbygoogle.js"></script> <script> (adsbygoogle = window.adsbygoogle || []).push({ google_ad_client: "ca-pub-4401467939379649", enable_page_level_ads: true }); </script>
İkinci klasik dil
8. yüzyılın ortalarından 10. yüzyılın sonuna kadar edebi ve tarihsel eserler dışında kalan Helenistik, Roma ve ilkçağ dönem-lerinden bugüne kadar astroloji, simya, aritmetik, geometri, astronomi, müzik teorisi, Aristoteles felsefesinin hemen hemen bütün konuları, tıp ve bütün sağlık bilimleri, askerlik sanatı ile ilgili Bizans yazmaları, popüler bilge söz derlemeleri, hatta şahin terbiye-ciliğiyle ilgili kıyıda köşede kalmış konularla ilgili tüm yazılar Grekçe’den Arapça’ya tercüme edilmiştir. Bu tercümeler Müslüman kültürün eleğinde yorumlanmış, yer yer eleştirilmiş, eksiklik ve kusurları belirlenmiş, tercüme yoluyla elde edilen birikim birçok zaman da aşılmıştır. Er-Razi’nin Galen’e, İbn’ül Heysem’in Batlamyus’a yönelik eleştiri risaleleri vardır. Aynı şekilde İbn Si-na’nın Aristoteles’le aynı görüşte olmadığı tüm konuları bir araya getirdiği el Hikmetü’l Maşrıkiyye eseri de önceki iki risaleye eklenebilecek bir kitaptır.
Dimitri Gutas, kitabında Arapça’nın tanıklığı olmadan klasik çağ sonrası dinsel olmayan Yunanca eserler konusunda araş-tırmaların ilerlemesinin çok güç olduğunu hatta bu bağlamda Latince’nin bile önüne geçerek ikinci klasik dil konumunda oldu-ğunu söylüyor. Bağdat’ta gerçekleşen bu tercüme faaliyetinin Yunan ve Arap filolojisinde ya da felsefe ve bilim tarihindeki öne-minin yanısıra elde ettiği birçok başarının da başka türlü açıklanması gerektiği üzerinde duran Gutas, bu hareketin kısa ömürlü, gelip geçici bir fenomen olmadığına işaret ediyor. Ayrıca bu tercüme faaliyetinin dar bir zümre tarafından değil, halifeler ve emir-ler başta olmak üzere, devlet memurları ve komutanlar, tüccarlar ve bankerler, müderrisler ve bilim adamları gibi toplumun he-men bütün seçkin unsurları tarafından da desteklendiğini belirtiyor. 150 yıllık devasa bir tercüme faaliyetinin para harcayacak yer arayan birkaç hayırseverin günün modasıyla giriştikleri bir teşebbüs olmadığına bilhassa değinen Gutas, bu faaliyeetin ka-musal ve özel çok büyük fonlarla desteklendiğini de vurguluyor.
Hamilton Gibb ve benzeri oryantalistlerin “büyük fikirler” ve “yasalar”la belirlenmiş teorik yaklaşımlarla “Yunan ruhu” ve “Arap zihniyeti” gibi bir kültür hakkında özcü ve şeyleştiriciliğe kolayca dönüşebilen bakışlara itibar etmeyen Gutas, tek başına hiçbir belirli çerçeve, olaylar grubu veya kişiliğin bu tercüme faaliyetinin sebebi olarak görülemeyeceğini belirterek, söz konusu faaliyetin iki temel unsurun bir arada ele alınışıyla açıklanabileceğini düşünüyor. Gutas’a göre bu unsurlardan ilki Bağdat’ın kuruluşu ve Abbasi halifelerinin Bağdat’a bir dünya imparatorluğunun yöneticileri olarak yerleşmesi iken ikincisi ise Abbasi hali-felerinin ve seçkinlerinin idaresi altında biçimlenen Bağdat toplumunun çok özel bir takım ihtiyaçlarıdır.
Tercüme hareketinin Perikles Atina’sı, İtalyan Rönesansı veya 16. ve 17. yüzyıllarda gerçekleşmiş bilimsel devrimiyle aynı kategoride ele alınması gerektiğini düşünen Gutas’ın incelemesi sınırları halen tam olarak ortaya konamamış bu büyük entelek-tüel faaliyeti ele almanın iyi bir başlangıcını teşkil ediyor.
7 Şubat 2018 Çarşamba
Çağa, mekana ve insana göre Aydınlanma
Hem Avrupa’da hem de Amerika’da tarihsel olarak İngiliz Devrimi’yle başlatılıp Fransız Devrimi’yle sona eren bir felsefi hareket ile bu felsefi hareketin sonuçları dolayısıyla belirginlik kazanan sosyal ve siyasal süreçlere verilen toplu bir isim Aydınlanma. Hem bir idea bu bakımdan, hem de bir süreç. Bahsi geçen felsefi hareketin en temel amacı insanları temelde kötü ve dolayısıyla köleleştirici olduğuna inanılan mit, hurafe ve önyargılardan ve bütün bunların kurumsallaşmış hali olarak düşünülen dinle (Hıristiyanlıkla) temsil edildiği düşünülen “eski düzen”den kurtarıp “iyi” ve “özgürleştirici” olduğu peşinen kabul edilmiş “aklın düzeni”ne dahil etmekti. Aydınlanmanın entelektüel yapısında “aklın düzeni” dendiğinde anlaşılması gereken, bütün insanlar için iyi olduğu addedilen tüm öğeleri kapsayan bir düzendir. Aynı zamanda Akıl Çağı olarak da kavranan Aydınlanma’nın temel çizgilerini belirleyen temaları sözgelimi Alman filozof Dilthey, “Aklın özerkliği, entelektüel kültürün dayanışması, aklın ilerleyişinin kaçınılmazlığına katıksız inanç ve tinin aristokrasisi” olarak sıralar. Aydınlanmanın hem dolaylı ekonomik, siyasal ve toplumsal sonuçları itibariyle hem de akılsal devrim denen oluşumun altyapısını teşkil etmesiyle “modern toplum”un entelektüel temellerini attığını ileri sürebiliriz. Nasıl ki 1789’da vuku bulan Fransız Devrimi, devrim sonrası politik yaşamdaki bölünmelerin gerek ortaya çıkışında gerekse adlandırılmasında önemli bir “köken” ve “sebep” addediliyorsa, Aydınlanma da gerek bağımsız ilkeler, gerekse çeşitli ideolojilerin içerisinde eklemlenmiş bir öğe olarak varolan nitelikleri itibariyle hem geneldeki entelektüel tavır alışlarda hem de özelde çeşitli disiplinlerdeki teorik ve felsefi farklılıkların, çeşitli dünya görüşlerinin ayırt edicisi olarak görülebilir.
Öncelikle Fransa, Almanya, İngiltere ve Amerika’da yaşandığı ve sonra da dünyanın diğer bölgelerinde etkili olduğu söylenebilecek bu felsefi hareket ve onun siyasal, sosyal sonuçlarını, bu felsefi harekete dahil olarak ona katkı veren entelektüeller arasındaki farklılıkları da gözetecek bir şekilde ele alan Ahmet Çiğdem, Aydınlanma Düşüncesi adlı kitabında hem farklı coğrafyalarda gelişen Aydınlanma hareketlerinin tikelliklerini hem de Aydınlanma’nın sonraki yüzyıllarda ele alınıp yorumlanma şekillerini analiz ediyor. Fransız Aydınlanması’nın toplumsal sınıf olarak burjuvazinin, medyanın, locaların ve salonların ürünü olarak ortaya çıktığını belirten Çiğdem, bundan farklı olarak Alman Aydınlanması’nın (Aufklarung) üniversitede gelişen ve kendini orada geliştiren bir akım olduğuna işaret ediyor. Belki de bunun sebebi Alman Aydınlanması’nın, kendi tarihini karşıtıyla (Sturm und Drang) birlikte yazmak zorunda kalmasıydı. Yine Aydınlanma’nın başlaması ve kurumsallaşmasını sağlayan Fransız Aydınlanması’na karşı Alman Aydınlanması, Aydınlanma’nın sınırlanmasını ve aşılmasını temsil eder. Kantçı bilgi teorisi ve etik, Aydınlanma’yı sınırlarken Sturm und Drang, romantizm, idealizm ve tarih felsefeleri de onun aşılmasına işaret eder.
Çiğdem, Aydınlanma hareketinin tamamen dine karşı bir hareket olduğu genel yargısının İngiliz ve Alman Aydınlanması göz önüne alınırsa geçerliliğini yitireceğini düşünüyor. Aydınlanma’nın temelde bir “öğrenme ideali” olduğuna değinen Ahmet Çiğdem kitaba eklediği “Şimdi Sorulan Bir Soru Olarak Aydınlanma Nedir?” bölümünde de Michel Foucault ile Jurgen Habermas arasındaki farklılaşmayı ele alıyor ve günümüz felsefesindeki modernlik eleştirilerine Habermas’ın verdiği cevaplardaki normatifliği de gözeterek “Aydınlanma Nedir?” sorusuna Immanuel Kant’ın verdiği “Ergin olmama halinden kurtuluş” cevabının bizi sürekli kendimize ve şimdiye, yani imkan ve sınırlılıklarımıza yönelttiğini de sarahaten ifade ediyor.
6 Şubat 2018 Salı
Abid Çelebi Hamamı
Abid Çelebi Hamamı
Önce Konya Müze Müdürü Yuıuf Benli'ye dayanarak Yusufağa Hamamı dedik, sonra Feridun Nafiz Uzluk'un çektiği fotoğrafa ve dönemin Konyalılarının kullanımlarına uygun olarak Türbe Hamamı.
Aslına bakarsanız Türbe Hamamı deyişi Yusufağa Hamamı deyişinden daha yeğdi. Zaten geçen haftaki yazımızda bu deyişi tercih etmiştik.
Tramvay hattı yapılırken külhanı ortaya çıkarılan Abit Çelebi Hamamı'ndan bahsediyoruz elbette.
Ama önce biraz bilgi vermeli Konya'da bulunan tarihi hamamlar ve Abit Çelebi ile ilgili.
Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün 1950'li yıllarda İstanbul'da bulunan Gayrımenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu'na verdiği bilgiye göre, Şeriyye Sicilleri'nde kaydı geçecek biçimde, Konya'da Sultan Hamamı, Sungur Hamamı, Müstevfi Hamamı, Şadibey Hamamı, Ahi Murat Hamamı, Şeyf Vefa Hamamı, Macar Süleyman ya da namı diğer Kürkçü Hamamı, Silahdar Mustafa Paşa Hamamı, Ahmet Efendi Hamamı, İbrahim İbn Karaman Hamamı, Burhaneddin Hamamı, Abit Çelebi Hamamı ya da Türbe-Şifa Hamamı, Meram Hamamı bulunmaktadır.
Aynı yazıda bize Abit Çelebi'nin kim olduğunu da hatırlatmaktadır Vakıflar: Abit Çelebi Sultan Veled'in oğludur. Yani Mevlana'nın ilk kuşak torunudur. Hicri 682 yılında doğmuş, Muharrem 739'da vefat etmiştir. Mevlevi tarikatının dördüncü postnişinidir. Ahmed Eflaki'ye ait Menakıbul Arifin adlı ünlü eserin 9. bölümü tamamen Abit Çelebi'nin menkıbe ve kerametlerine ayrılmıştır.


Hakkında Sevakıp'da ve Menakıbül Arifin'de yazılanlardan öğrendiğimiz kadarıyla mürüvvet sahibi, iyi huylu bir kimsedir. Abisi Ulu Arif Çelebi gibi Mevleviliği yaymak üzere muhtelif seyahatlerde bulunmuş, İran ve Irak taraflarına gitmiştir.
Hamam karar defterine göre Rumi takvimle 13 Mart 1328'de iki seneliği 400 liraya kiraya da verilmiştir. Yine Anıtlar Kurulu'nun raporuna göre hamam yıkılmadan önce de işletilmekte ve içinde Konya'nın klasik sanatlarından döğme keçecilik gerçekleştirilmekteydi.
Bu hamamın işler halde olmasına karşın nasıl yıkıldığı konusunun iç acıtıcı bir mesele olduğunu da ayrıca ifade edeyim. Bu konuyu daha detaylı olarak önümüzdeki günler yazacağım.
Şimdilik şu fotoğrafa bakıp kendi kendimize hayıflanmakla yetinelim.
Kaynak: Konya Pusula Gazetesi, 26 Mart 2015
Bir fotoğraf vesilesiyle
Fotoğraf sanatçısı sevgili Ahmet Kuş, İbrahim Dıvarcı ve Feyzi Şimşek'in ortaklaşa işlettikleri Mevlana Caddesi üzerinde küçük dükkan kültürle iştigal edenlerin ana uğrak mekanlarından.
Konya kültürüne emek veren birçok insanı orada keyifli bir sohbet içinde bulmanız ve bu sohbetlerden birine bilginiz ve görgünüz dahilinde dahil olmanız mümkün.
Sıcak çay eşliğinde gerçekleştirilen bu samimi sohbetlerin en önemli katığı elbette Konya tarihi.
Yusufağa Hamamı ile ilgili yaptığımız haber ve yazdığımız yazıyı okuyan Ahmet Kuş, o türbenin bir fotoğrafının kendi arşivinde bulunduğunu belirtince gerçekten sevindim.
Feridun Nafiz Uzluk'un arşivinden olduğu belli fotoğrafın 1950'li yıllarda çekilmiş olmasını önce garipsedik.
Mevlana Caddesi ile Aslanlıkışla Caddesi'ni birbirine bağlayan yolun açılma tarihini bilmediğimizdendi bu şaşkınlık bir yerde.
Mevlana Türbesi'nin batısında yer alan bölgenin fotoğraflarında bu yolun 1950'lerin sonuna dek görünmediğini hatırlatanlar yaptığımız kısa süreli bir araştırmayla haklı çıktı.
Belediye yetkililerinden aldığımız bilgiye göre, yolun açılması 1923 tarihli Nazım İmar Planı'yla kararlaştırılmış, ancak yolun açılması 1955'i, yani Demokrat Parti iktidarını beklemişti.
.jpg)
Konya şehir tarihini oluşturan önemli binaların sadece CHP döneminde değil, DP döneminde de yıkıldığını bilmiyor değildik elbette.
Hemen her iktidarın şehri bayındırlaşma, modernleştirme adı altında göz diktiklerinin ecdat yadigarı binalar, eşine az rastlanır mimari eserler olmasına hiç şaşırmadık Konya'nın tarihi mirasının yok edilmesinde her türlü siyasal görüşten kamu yetkilileri kadar Konya halkı da sorumlu.
Bu açık ve net!
"Tarihi kadar görkemli bir geleceğe sahip" olmasını umut ettiğimiz şehrin tarihine gösterdiğimiz saygı ne ki, o görkemli geleceğe uzanmak için cür'et etme yeterliliğini gösterelim?
Tarihine ve o tarihi şimdide tecessüm ettiren nadide mimari eserlere sahip çıkamayan bir topluluğun inşa etmesini umduğumuz gelecek ne kadar kendine özgü, yani bu şehre özgü olabilir?
Soru bu, can alıcı bir soru.
Bu soruya verilebilecek benim içten bir cevabım yok, işte böyle sızlanmaktan başka...
Kaynak: Konya Pusula Gazetesi, 19 Mart 2015
Abid Çelebi Hamamı Nasıl yıkıldı?
Uzunca bir süredir Abit Çelebi Hamamı ile ilgili yazılar yazdık. Bu konularda birçok tepki de aldık elbette. Olumlu olumsuz bu tepkilere aldırmadan söz verdiğimiz üzere o hamamın dönemin Konya Belediyesi tarafından nasıl allem edilip kallem edilip yıkıldığını da yazacağız.
Gayrımenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu belgelerinden edindiğimiz bilgilere göre, Konya Belediyesi 1953'te Konya Hükümet Konağı'ndan Mevlana Türbesi'ne doğru açılacak yol (bu yolun açılışı öncesi Mevlana Türbesi etrafıyla ilgili fotoğraflar da elimizde mevcut. Onları kısmet olursa önümüzdeki günlerde yayınlayacağız) dolayısıyla Abit Çelebi Hamamı'nın durumu kurulca incelenir. Milli Eğitim Vekaleti'nin uhdesinde bulunan hamam dolayısıyla vekaletten ilgili evrakı isteyen kurul hamamın muhafazasına ekseriyetle karar verir. Kurulun bu kararının tam sayı ve numarasını da yazalım ki kafalar karışmasın: 14 Ağustos 1953 tarih ve 175 sayılı karar.
Fakat hamam belediye tarafından 1956 yılında yıktırılmıştır. Peki ama nasıl? Bu konuda da Gayrımenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu belgelerinden epey detaylı bilgi edinmek mümkün. Şöyle ki, 19 Ağustos 1955 yılında belediye başkanı İbrahim Aşcıgil imzalı ve 23 ;Haziran 1955 tarihli bir talep yazısında belediye hamamın yıktırılmasını ister, çeşi,tli gerekçeler de ileri sürer. Kurul ise bu gerekçeleri "ikna edici bir mahiyette" görmez. Şu satırlar aynen kurul kararından: "Zira mimari bakımmdan binanın eskiliğini gösteren hususiyetler yanında Vakıf kayıtları da bu ciheti teyit etmektedir... Dış görünüşü bakımından Hamam'ın bir harabişyet manzarası arzetmesi ise yapılacak bir restorasyon ameliyesinden sonra tamamile bertaraf edilebileceği cihetle yıkılmasına cevaz verecek bir sebep teşkil edemez."
Ve kurulun can acıtan sözleri şöyledir: "Tarihi eserlerinin pek çoğunu kaybetmiş bulunan Konya gibi bir medeniyet merkezinin zamanımızda hem de kendi elimizle zayiat vermesine cevaz veremeyeceğimizi ve bu hususta Konya münevverlerinin herkesten daha fazla hassas davranmaları lüzumu üzerind edurularak, muhafazasına ittifakla karar verildi."
Ama biliyoruz ki belediye hamamı muhafaza etmek şöyle dursun, 1956'da yıktırdı. Bu konuda belediye başkanı hakkında soruşturma açıldı. Ancak Konya Vilayeti İdare Heyeti men-i muhakeme kararı vererek tarihimizin yok edilmesine yol açanların cezalandırılmasına engel oldu.
Peki kurulun ümit bağladığı Konya münevverleri bu konuda neler yapmıştı? Soru bu. O münevver sayılanlar bugün neler yapıyorsa o gün de aynısını yapıyorlardı. Yani kısm-ı ekserisi ile kulaklarının üstüne yatmaktan başkaca bir şey yapmıyorlardı. Bu konuya devam edeceğiz.
.jpg)
Abid Çelebi Hamamı. Arkaplanda şu anda yerinde Balıkçılar Oteli'nin bulunduğu Balıkçılar Konağı görülüyor.
.jpg)
Abid Çelebi Hamamı'nın Muvakkithane tarafından girişi.
Gayrımenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu'nun "muhafazası"nı istemesine rağmen belediye tarafından yıktırılan Abit Çelebi Hamamı'nın nasıl yıkıldığı ibretamiz bir örnektir, Konya'nın tarihi dokusunun tahribi konusunda.
O yüzden mümkün olduğunca detaylıca yazmamız gerekecek bu yıkım sürecini, çünkü 1950 ila 1961 tarihleri arasında, yani Demokrat Parti iktidarı ile 27 Mayıs darbesi esnasında yönetici sınıfın tarihi doku ve eski eserlere dair benzer bir garezi yansıttıklarını göreceğiz.
Gayrımenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu'nun elimizdeki evraklarıından edindiğimiz bilgilere göre, Abit Çelebi Hamamı'nın muhafazasını öngören kararı 1953 tarihinde MilliEğitim Bakanlığı'na bildirmiş, bakanlık da keyfiyeti Konya Valiliği'ne bildirmekle kalmamış ve ayrıca hamamın restorasyonu için Başbakanlığa da talepte bulunmuştur. Bakanlık sadece bunlarla yetinmemiş, ayrıca hamamın açılacak (Konya Vilayet binasından Türbe'ye giden yol) üzerindeki durumunu tetkik için dünyaca ünlü mimar Bonatz'ı Konya'ya göndermiş, bu mimar da hamamın tarihi ve mimari değerini yerinde tespit ederek hamamın yolun açılmasınmı etkilemeyeceğine dair bir rapor tanzim etmiştir.
Buna karşın Belediye Başkanı ve (de!) Yüksek İnşaat Mühendisi İbrahim Aşçıgil kurulun kararına itiraz ederek hamamı Vakıflar'dan istimlak yoluyla belediyeye mal etmek üzere harekete geçince Milli Eğitim Bakanlığı devreye girerek yıkılmasına meydan vermemek üzere Konya'yı bilgilendirmiştir.
Bütün bunlara rağmen Konya Belediyesi tarihsiz ve 4048 sayılı yazıyla görev ve sornmluluklarının sınırlarını aşarak binanın tarihi ve mimari hiçbir özellik taşımadığını iddia edip mail-i indiham tehlikesi arz etmesi dolayısıyla binayı yıkma azim ve kararlılığında olduğunu bildirmesi üzerine kurul Konya'da tetkiklerde bulunmuş; binanın mail-i indiham şöyle dursun, aktif şekilde hamam olarak çalışmakta olduğunu ve hatta içinde Konya'nın geleneksele el sanatlarından olan döğme keçeciliğin de icra edildiğini tespit etmiştir. Kurul bu tespitlerini de 19 Ağustos 1955 tarih ve 426 sayılı kararla açıklamıştır.
Ancak bu belediye! Üstelik bir Konya belediyesi! Hiç durur mu? Bütün ikaz ve aleyhine alınan kararlara rağmen, kasıtla binayı yıkma kararını uygulamak için hamamı Vakıflar'dan istimlak etmiş, hamamı işleten müstecire de yol vermiştir. Niye? Çünkü, bina, Vakıflar bünyesinde oldukça ve içinde işletmeci bulundukça öne sürdükleri "mail-i indiham" tezviratının iler tutar bir yanı olmayacaktır!
Yerimiz kalmadı. Bu hikayeyi anlatmayı sürdüreceğiz. Ancak şuna işaret edelim ki inşaat mühendisi belediye başkanları Konya benzeri zengin tarihi bir mirasa sahip bir şehirde züccaciye mağazasına girmiş fil gibi o tarihi dokuyu paramparça etmenin sebebi olmaktan öteye maalesef pek geçememişler. Bugüne dek rastladığımız tüm örnekler -sözgelimi Karatay'ın peşisıra yakılıp yıkılan güzelim sivil mimari örnekleri- bu tezimizi maalesef doğrulamaktadır.
.jpg)
Hamamın Vakfiyesi
.jpg)
Hamamın içinden 1955 tarihli görüntüler
Kaynak: Konya Pusula gazetesi, 6-7 Nisan 2005
Yıkıldıktan sonra tescil edilen hamam
Ünlü Türk arkeologu Remzi Oğuz Arık'ın "tam bir azgınlık" olarak gördüğü tarihi eser tahribi konusunda birçok sözel ifade gezinir. Genelde hep Cumhuriyet'in ilk yılları suçlanır bu konuda. Ama 1950 ila 1960 arasında da Cumhuriyet'in ilk yıllarını aratmayacak denli Konya'nın tarihi dokusuna zarar verildiği unutulur.
Gazi Üniversitesi öğretim görevlisi Halit Çal'ın yazdığı bir makaleden edindiğimiz bilgilere göre Cumhuriyet'in kuruluşundan 1970'lere kadar tüm Türkiye'de tahrip edilen tarihi eserlerin dökümü aşağıdaki gibidir: 1922 yılında 1 mektep -yıkım-, 1923 yılında iki hamam -yıkım-1930'da 1 hamam -yıkım-, 1932'de 2 hamam -yıkım-, 1934'de 1medrese -yıkım-, 1937'de 2 cami, 1 saray tiyatrosu, 1 saray ahırı-yıkım-, 1938'de 1 cami ihata duvarı -tahrip-, 1940'da 2 cami, 1 medrese -yıkım-, 1941'de 2 cami -yıkım-, 1 cami -tahribat-, 1942'de 1 cami -yıkım-, 1943'de 1 mescit yıkım-, 1944'de 1 cami, 1 hamam -yıkım-, 1948'de 1 saray -tahrip-, 1949'da 1 mescit -yıkım-, 1950'de 2 cami -yıkım, 1953'de 1 cami, 1 külliye -tahrip-, 1956'da 5 cami, 5 mescit, 3 türbe, 2 kabir, 1 kışla, 1 çarşı, 2 zaviye, 2 sebil, 2 dergâh, 1 çeşme -yıkım-, 1957'de 5 mescit, 3 cami, 1 cami haziresi, 1 cami meşrutası, 5 çeşme, 2 sebil, 1 su terazisi, 1 karakol, 3 hamam, 2 medrese, 1 medrese haziresi, 1 tekke, 2 mezar, 1 kütüphane, 1 mektep. 1 mektep haznesi, 1 Uman, 1 hazire -yıkım-, 1 cami, 1 sebil, 1 kütüphane, 2 han, 1 idari yapı -tahrip-, 1958'de 5 cami, 1 türbe, 1 mescit, 1 mektep, 1 kışla -yıkım-, 1 cami, 1 sur, 1 sebil, -tahrip-, 1959'da 1 cami -tahrip-, 1960'da 1 cami -tahrip-, 1962'de 1 han -yıkım-, 1964'de 1 türbe -tahrip-, 1965'de 1 çeşme -tahrip, 1968'de 1 mescit, 1 han -yıkım-
Yine Çal'ın aynı makalesinden edindiğimiz bilgilere göre Konya'da 1950 ila 1961 arası yıkılan ya da tahrip edilen tarihi eserler de vardır.
Sözgelimi, Beyşehir İlköğretim Müdürlüğü'nün 23.12.1961 gün ve 470/ 84 sayılı Konya Valiliği'ne yazdığı yazıya göre Beyşehir Çarşı Camisinin mail-i inhidam durumda olduğu için Nafia fen memurunun verdiği rapor üzerine kitabesi muhafaza edilerek yıkıldığı, Şeyh Cemaleddin Türbesi'nin ise Müftü Hasan Kaya nezaretinde Belediyece yıktırıldığı, ancak yıkımın kimin emriyle yapıldığının anlaşılamadığı belirtilmiştir.
Sahip Ata Hanigahı'nın girişi de Gayrimenkul Eski Eserler ve AnıtlarYüksek Kurulu'nun 25.11.1961 gün ve 1504 sayılı kararına göre belediyece kasten yıkılmıştır.
Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü'nün 23.8.1962 gün ve 2943 sayılı Konya
Valiliği'ne yazdığı yazıya göreyse Ereğli Cağalazâde Bedesteni'nin içine belediyenin betonarme çarşı yapması üzerine Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu'nun 29.7.1962 gün ve 1988 sayılı kararıyla soruşturma açılması istenilmiştir. 1956'da Abit Çelebi Hamamı Konya Belediyesi'nce yıktırılmıştır. 1957'de de Selimiye imareti belediyenin gadrine uğramış ve yıktırılmıştır.
1950 yılında da Akşehir İmaret Camisi'nin taş cephesi sıvanıp süslenirken Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü devreye girip, bunun derhal durdurulmasını istemiştir.
Yıkımlar üstüne açılan soruşturmalara verilen cevaplar ise gayet ilginçtir. Bu konuda açılan soruşturmalara "... eserin etrafında çevre düzenlemesi yaparken eserin aniden yıkılıverdiği veya caminin gece üç sularında büyük bir gürültü ile birdenbire yıkılıverdiği" gibi cevaplar verilmektedir.
Ama en ilginç durum Abit Çelebi Hamamı ile Selimiye İmareti'nin yıktırılması dolayısıyla oluşan durumdur.
16 Aralık 1958'de Maarif Vekili Celal Yardımcı hükümetin Dahiliye Vekili'ne "Konya merkezinde Selçuk devri eserlerinden olan Abit Çelebi Hamamı, meydanı daraltıyor mülahazasiyle 1956 yılında Belediyece yıktırılmıştır. Konya merkezinde Osmanlı devri eserlerinden olan Selimiye imareti, yine aynı mülahaza ile 1957 yılında Belediyece yıktırılmış bulunmaktadır... Bu durumun önlenmesi için Asârıatika Nizamnamesinin 8. ve Türk Ceza Kanununun 516. maddelerine göre suçlu görülen Belediye Reisleri hakkında takibat yapılmış ise de umumiyetle bunlar hakkında Vilâyet İdare Heyetlerinden meni muhakeme kararı alınmış ve 5805 sayılı kanunla müteşekkil Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulunca ittihaz edilen kararlar infaz edilememiştir. Eski eserlerimiz bakımından endişe verici bir hal olduğunda şüphe bulunmayan bu durumun önlenmesi için Yüksek Makamınızca Valiliklerle Belediye Reisliklerine birer tamim yapmasının lüzumlu ve faydalı olacağı kanaatindeyim."
Görüldüğü gibi Konya Valiliği İdare Heyeti, suçlu belediye reisi hakkında verdiği meni muhakeme kararıyla eski eserlerin tahribini hoş görmüştür. Koskoca Maarif Bakanı bile durumu İçişleri Bakanı'na şikayet etme gereği duymuştur.
Abit Çelebi Hamamı ile ilgili araştırmalarımızı sürdürürken trajikomik bir durumla da karşılaştık. Hamam hakkında 14 Ağustos 1953 tarih ve 175 sayılı Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulunca korunması gerekli tarihi ve arkeolojik eser kararının 7 Nisan 1976 tarihli Resmi Gazete'de yayınlanan Kültür Bakanlığı'na ait bir kararla onaylandığını tespit ettik. Yani hamamın tarihi eser olduğunun kararına bakanlık 20 sene sonra varmış. Tabii hamamın yıktırılmasının üstünden de tam 20 sene geçmiş.
Böyle olur Türkiye'de tarihi eser koruması deyip geçelim mi sahiden?
Kaynak: Konya Pusula gazetesi, 30 Mart 2015.
Önce Konya Müze Müdürü Yuıuf Benli'ye dayanarak Yusufağa Hamamı dedik, sonra Feridun Nafiz Uzluk'un çektiği fotoğrafa ve dönemin Konyalılarının kullanımlarına uygun olarak Türbe Hamamı.
Aslına bakarsanız Türbe Hamamı deyişi Yusufağa Hamamı deyişinden daha yeğdi. Zaten geçen haftaki yazımızda bu deyişi tercih etmiştik.
Tramvay hattı yapılırken külhanı ortaya çıkarılan Abit Çelebi Hamamı'ndan bahsediyoruz elbette.
Ama önce biraz bilgi vermeli Konya'da bulunan tarihi hamamlar ve Abit Çelebi ile ilgili.
Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün 1950'li yıllarda İstanbul'da bulunan Gayrımenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu'na verdiği bilgiye göre, Şeriyye Sicilleri'nde kaydı geçecek biçimde, Konya'da Sultan Hamamı, Sungur Hamamı, Müstevfi Hamamı, Şadibey Hamamı, Ahi Murat Hamamı, Şeyf Vefa Hamamı, Macar Süleyman ya da namı diğer Kürkçü Hamamı, Silahdar Mustafa Paşa Hamamı, Ahmet Efendi Hamamı, İbrahim İbn Karaman Hamamı, Burhaneddin Hamamı, Abit Çelebi Hamamı ya da Türbe-Şifa Hamamı, Meram Hamamı bulunmaktadır.
Aynı yazıda bize Abit Çelebi'nin kim olduğunu da hatırlatmaktadır Vakıflar: Abit Çelebi Sultan Veled'in oğludur. Yani Mevlana'nın ilk kuşak torunudur. Hicri 682 yılında doğmuş, Muharrem 739'da vefat etmiştir. Mevlevi tarikatının dördüncü postnişinidir. Ahmed Eflaki'ye ait Menakıbul Arifin adlı ünlü eserin 9. bölümü tamamen Abit Çelebi'nin menkıbe ve kerametlerine ayrılmıştır.


Hakkında Sevakıp'da ve Menakıbül Arifin'de yazılanlardan öğrendiğimiz kadarıyla mürüvvet sahibi, iyi huylu bir kimsedir. Abisi Ulu Arif Çelebi gibi Mevleviliği yaymak üzere muhtelif seyahatlerde bulunmuş, İran ve Irak taraflarına gitmiştir.
Hamam karar defterine göre Rumi takvimle 13 Mart 1328'de iki seneliği 400 liraya kiraya da verilmiştir. Yine Anıtlar Kurulu'nun raporuna göre hamam yıkılmadan önce de işletilmekte ve içinde Konya'nın klasik sanatlarından döğme keçecilik gerçekleştirilmekteydi.
Bu hamamın işler halde olmasına karşın nasıl yıkıldığı konusunun iç acıtıcı bir mesele olduğunu da ayrıca ifade edeyim. Bu konuyu daha detaylı olarak önümüzdeki günler yazacağım.
Şimdilik şu fotoğrafa bakıp kendi kendimize hayıflanmakla yetinelim.
Kaynak: Konya Pusula Gazetesi, 26 Mart 2015
Bir fotoğraf vesilesiyle
Fotoğraf sanatçısı sevgili Ahmet Kuş, İbrahim Dıvarcı ve Feyzi Şimşek'in ortaklaşa işlettikleri Mevlana Caddesi üzerinde küçük dükkan kültürle iştigal edenlerin ana uğrak mekanlarından.
Konya kültürüne emek veren birçok insanı orada keyifli bir sohbet içinde bulmanız ve bu sohbetlerden birine bilginiz ve görgünüz dahilinde dahil olmanız mümkün.
Sıcak çay eşliğinde gerçekleştirilen bu samimi sohbetlerin en önemli katığı elbette Konya tarihi.
Yusufağa Hamamı ile ilgili yaptığımız haber ve yazdığımız yazıyı okuyan Ahmet Kuş, o türbenin bir fotoğrafının kendi arşivinde bulunduğunu belirtince gerçekten sevindim.
Feridun Nafiz Uzluk'un arşivinden olduğu belli fotoğrafın 1950'li yıllarda çekilmiş olmasını önce garipsedik.
Mevlana Caddesi ile Aslanlıkışla Caddesi'ni birbirine bağlayan yolun açılma tarihini bilmediğimizdendi bu şaşkınlık bir yerde.
Mevlana Türbesi'nin batısında yer alan bölgenin fotoğraflarında bu yolun 1950'lerin sonuna dek görünmediğini hatırlatanlar yaptığımız kısa süreli bir araştırmayla haklı çıktı.
Belediye yetkililerinden aldığımız bilgiye göre, yolun açılması 1923 tarihli Nazım İmar Planı'yla kararlaştırılmış, ancak yolun açılması 1955'i, yani Demokrat Parti iktidarını beklemişti.
.jpg)
Konya şehir tarihini oluşturan önemli binaların sadece CHP döneminde değil, DP döneminde de yıkıldığını bilmiyor değildik elbette.
Hemen her iktidarın şehri bayındırlaşma, modernleştirme adı altında göz diktiklerinin ecdat yadigarı binalar, eşine az rastlanır mimari eserler olmasına hiç şaşırmadık Konya'nın tarihi mirasının yok edilmesinde her türlü siyasal görüşten kamu yetkilileri kadar Konya halkı da sorumlu.
Bu açık ve net!
"Tarihi kadar görkemli bir geleceğe sahip" olmasını umut ettiğimiz şehrin tarihine gösterdiğimiz saygı ne ki, o görkemli geleceğe uzanmak için cür'et etme yeterliliğini gösterelim?
Tarihine ve o tarihi şimdide tecessüm ettiren nadide mimari eserlere sahip çıkamayan bir topluluğun inşa etmesini umduğumuz gelecek ne kadar kendine özgü, yani bu şehre özgü olabilir?
Soru bu, can alıcı bir soru.
Bu soruya verilebilecek benim içten bir cevabım yok, işte böyle sızlanmaktan başka...
Kaynak: Konya Pusula Gazetesi, 19 Mart 2015
Abid Çelebi Hamamı Nasıl yıkıldı?
Uzunca bir süredir Abit Çelebi Hamamı ile ilgili yazılar yazdık. Bu konularda birçok tepki de aldık elbette. Olumlu olumsuz bu tepkilere aldırmadan söz verdiğimiz üzere o hamamın dönemin Konya Belediyesi tarafından nasıl allem edilip kallem edilip yıkıldığını da yazacağız.
Gayrımenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu belgelerinden edindiğimiz bilgilere göre, Konya Belediyesi 1953'te Konya Hükümet Konağı'ndan Mevlana Türbesi'ne doğru açılacak yol (bu yolun açılışı öncesi Mevlana Türbesi etrafıyla ilgili fotoğraflar da elimizde mevcut. Onları kısmet olursa önümüzdeki günlerde yayınlayacağız) dolayısıyla Abit Çelebi Hamamı'nın durumu kurulca incelenir. Milli Eğitim Vekaleti'nin uhdesinde bulunan hamam dolayısıyla vekaletten ilgili evrakı isteyen kurul hamamın muhafazasına ekseriyetle karar verir. Kurulun bu kararının tam sayı ve numarasını da yazalım ki kafalar karışmasın: 14 Ağustos 1953 tarih ve 175 sayılı karar.
Fakat hamam belediye tarafından 1956 yılında yıktırılmıştır. Peki ama nasıl? Bu konuda da Gayrımenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu belgelerinden epey detaylı bilgi edinmek mümkün. Şöyle ki, 19 Ağustos 1955 yılında belediye başkanı İbrahim Aşcıgil imzalı ve 23 ;Haziran 1955 tarihli bir talep yazısında belediye hamamın yıktırılmasını ister, çeşi,tli gerekçeler de ileri sürer. Kurul ise bu gerekçeleri "ikna edici bir mahiyette" görmez. Şu satırlar aynen kurul kararından: "Zira mimari bakımmdan binanın eskiliğini gösteren hususiyetler yanında Vakıf kayıtları da bu ciheti teyit etmektedir... Dış görünüşü bakımından Hamam'ın bir harabişyet manzarası arzetmesi ise yapılacak bir restorasyon ameliyesinden sonra tamamile bertaraf edilebileceği cihetle yıkılmasına cevaz verecek bir sebep teşkil edemez."
Ve kurulun can acıtan sözleri şöyledir: "Tarihi eserlerinin pek çoğunu kaybetmiş bulunan Konya gibi bir medeniyet merkezinin zamanımızda hem de kendi elimizle zayiat vermesine cevaz veremeyeceğimizi ve bu hususta Konya münevverlerinin herkesten daha fazla hassas davranmaları lüzumu üzerind edurularak, muhafazasına ittifakla karar verildi."
Ama biliyoruz ki belediye hamamı muhafaza etmek şöyle dursun, 1956'da yıktırdı. Bu konuda belediye başkanı hakkında soruşturma açıldı. Ancak Konya Vilayeti İdare Heyeti men-i muhakeme kararı vererek tarihimizin yok edilmesine yol açanların cezalandırılmasına engel oldu.
Peki kurulun ümit bağladığı Konya münevverleri bu konuda neler yapmıştı? Soru bu. O münevver sayılanlar bugün neler yapıyorsa o gün de aynısını yapıyorlardı. Yani kısm-ı ekserisi ile kulaklarının üstüne yatmaktan başkaca bir şey yapmıyorlardı. Bu konuya devam edeceğiz.
.jpg)
Abid Çelebi Hamamı. Arkaplanda şu anda yerinde Balıkçılar Oteli'nin bulunduğu Balıkçılar Konağı görülüyor.
.jpg)
Abid Çelebi Hamamı'nın Muvakkithane tarafından girişi.
Gayrımenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu'nun "muhafazası"nı istemesine rağmen belediye tarafından yıktırılan Abit Çelebi Hamamı'nın nasıl yıkıldığı ibretamiz bir örnektir, Konya'nın tarihi dokusunun tahribi konusunda.
O yüzden mümkün olduğunca detaylıca yazmamız gerekecek bu yıkım sürecini, çünkü 1950 ila 1961 tarihleri arasında, yani Demokrat Parti iktidarı ile 27 Mayıs darbesi esnasında yönetici sınıfın tarihi doku ve eski eserlere dair benzer bir garezi yansıttıklarını göreceğiz.
Gayrımenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu'nun elimizdeki evraklarıından edindiğimiz bilgilere göre, Abit Çelebi Hamamı'nın muhafazasını öngören kararı 1953 tarihinde MilliEğitim Bakanlığı'na bildirmiş, bakanlık da keyfiyeti Konya Valiliği'ne bildirmekle kalmamış ve ayrıca hamamın restorasyonu için Başbakanlığa da talepte bulunmuştur. Bakanlık sadece bunlarla yetinmemiş, ayrıca hamamın açılacak (Konya Vilayet binasından Türbe'ye giden yol) üzerindeki durumunu tetkik için dünyaca ünlü mimar Bonatz'ı Konya'ya göndermiş, bu mimar da hamamın tarihi ve mimari değerini yerinde tespit ederek hamamın yolun açılmasınmı etkilemeyeceğine dair bir rapor tanzim etmiştir.
Buna karşın Belediye Başkanı ve (de!) Yüksek İnşaat Mühendisi İbrahim Aşçıgil kurulun kararına itiraz ederek hamamı Vakıflar'dan istimlak yoluyla belediyeye mal etmek üzere harekete geçince Milli Eğitim Bakanlığı devreye girerek yıkılmasına meydan vermemek üzere Konya'yı bilgilendirmiştir.
Bütün bunlara rağmen Konya Belediyesi tarihsiz ve 4048 sayılı yazıyla görev ve sornmluluklarının sınırlarını aşarak binanın tarihi ve mimari hiçbir özellik taşımadığını iddia edip mail-i indiham tehlikesi arz etmesi dolayısıyla binayı yıkma azim ve kararlılığında olduğunu bildirmesi üzerine kurul Konya'da tetkiklerde bulunmuş; binanın mail-i indiham şöyle dursun, aktif şekilde hamam olarak çalışmakta olduğunu ve hatta içinde Konya'nın geleneksele el sanatlarından olan döğme keçeciliğin de icra edildiğini tespit etmiştir. Kurul bu tespitlerini de 19 Ağustos 1955 tarih ve 426 sayılı kararla açıklamıştır.
Ancak bu belediye! Üstelik bir Konya belediyesi! Hiç durur mu? Bütün ikaz ve aleyhine alınan kararlara rağmen, kasıtla binayı yıkma kararını uygulamak için hamamı Vakıflar'dan istimlak etmiş, hamamı işleten müstecire de yol vermiştir. Niye? Çünkü, bina, Vakıflar bünyesinde oldukça ve içinde işletmeci bulundukça öne sürdükleri "mail-i indiham" tezviratının iler tutar bir yanı olmayacaktır!
Yerimiz kalmadı. Bu hikayeyi anlatmayı sürdüreceğiz. Ancak şuna işaret edelim ki inşaat mühendisi belediye başkanları Konya benzeri zengin tarihi bir mirasa sahip bir şehirde züccaciye mağazasına girmiş fil gibi o tarihi dokuyu paramparça etmenin sebebi olmaktan öteye maalesef pek geçememişler. Bugüne dek rastladığımız tüm örnekler -sözgelimi Karatay'ın peşisıra yakılıp yıkılan güzelim sivil mimari örnekleri- bu tezimizi maalesef doğrulamaktadır.
.jpg)
Hamamın Vakfiyesi
.jpg)
Hamamın içinden 1955 tarihli görüntüler
Kaynak: Konya Pusula gazetesi, 6-7 Nisan 2005
Yıkıldıktan sonra tescil edilen hamam
Ünlü Türk arkeologu Remzi Oğuz Arık'ın "tam bir azgınlık" olarak gördüğü tarihi eser tahribi konusunda birçok sözel ifade gezinir. Genelde hep Cumhuriyet'in ilk yılları suçlanır bu konuda. Ama 1950 ila 1960 arasında da Cumhuriyet'in ilk yıllarını aratmayacak denli Konya'nın tarihi dokusuna zarar verildiği unutulur.
Gazi Üniversitesi öğretim görevlisi Halit Çal'ın yazdığı bir makaleden edindiğimiz bilgilere göre Cumhuriyet'in kuruluşundan 1970'lere kadar tüm Türkiye'de tahrip edilen tarihi eserlerin dökümü aşağıdaki gibidir: 1922 yılında 1 mektep -yıkım-, 1923 yılında iki hamam -yıkım-1930'da 1 hamam -yıkım-, 1932'de 2 hamam -yıkım-, 1934'de 1medrese -yıkım-, 1937'de 2 cami, 1 saray tiyatrosu, 1 saray ahırı-yıkım-, 1938'de 1 cami ihata duvarı -tahrip-, 1940'da 2 cami, 1 medrese -yıkım-, 1941'de 2 cami -yıkım-, 1 cami -tahribat-, 1942'de 1 cami -yıkım-, 1943'de 1 mescit yıkım-, 1944'de 1 cami, 1 hamam -yıkım-, 1948'de 1 saray -tahrip-, 1949'da 1 mescit -yıkım-, 1950'de 2 cami -yıkım, 1953'de 1 cami, 1 külliye -tahrip-, 1956'da 5 cami, 5 mescit, 3 türbe, 2 kabir, 1 kışla, 1 çarşı, 2 zaviye, 2 sebil, 2 dergâh, 1 çeşme -yıkım-, 1957'de 5 mescit, 3 cami, 1 cami haziresi, 1 cami meşrutası, 5 çeşme, 2 sebil, 1 su terazisi, 1 karakol, 3 hamam, 2 medrese, 1 medrese haziresi, 1 tekke, 2 mezar, 1 kütüphane, 1 mektep. 1 mektep haznesi, 1 Uman, 1 hazire -yıkım-, 1 cami, 1 sebil, 1 kütüphane, 2 han, 1 idari yapı -tahrip-, 1958'de 5 cami, 1 türbe, 1 mescit, 1 mektep, 1 kışla -yıkım-, 1 cami, 1 sur, 1 sebil, -tahrip-, 1959'da 1 cami -tahrip-, 1960'da 1 cami -tahrip-, 1962'de 1 han -yıkım-, 1964'de 1 türbe -tahrip-, 1965'de 1 çeşme -tahrip, 1968'de 1 mescit, 1 han -yıkım-
Yine Çal'ın aynı makalesinden edindiğimiz bilgilere göre Konya'da 1950 ila 1961 arası yıkılan ya da tahrip edilen tarihi eserler de vardır.
Sözgelimi, Beyşehir İlköğretim Müdürlüğü'nün 23.12.1961 gün ve 470/ 84 sayılı Konya Valiliği'ne yazdığı yazıya göre Beyşehir Çarşı Camisinin mail-i inhidam durumda olduğu için Nafia fen memurunun verdiği rapor üzerine kitabesi muhafaza edilerek yıkıldığı, Şeyh Cemaleddin Türbesi'nin ise Müftü Hasan Kaya nezaretinde Belediyece yıktırıldığı, ancak yıkımın kimin emriyle yapıldığının anlaşılamadığı belirtilmiştir.
Sahip Ata Hanigahı'nın girişi de Gayrimenkul Eski Eserler ve AnıtlarYüksek Kurulu'nun 25.11.1961 gün ve 1504 sayılı kararına göre belediyece kasten yıkılmıştır.
Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü'nün 23.8.1962 gün ve 2943 sayılı Konya
Valiliği'ne yazdığı yazıya göreyse Ereğli Cağalazâde Bedesteni'nin içine belediyenin betonarme çarşı yapması üzerine Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu'nun 29.7.1962 gün ve 1988 sayılı kararıyla soruşturma açılması istenilmiştir. 1956'da Abit Çelebi Hamamı Konya Belediyesi'nce yıktırılmıştır. 1957'de de Selimiye imareti belediyenin gadrine uğramış ve yıktırılmıştır.
1950 yılında da Akşehir İmaret Camisi'nin taş cephesi sıvanıp süslenirken Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü devreye girip, bunun derhal durdurulmasını istemiştir.
Yıkımlar üstüne açılan soruşturmalara verilen cevaplar ise gayet ilginçtir. Bu konuda açılan soruşturmalara "... eserin etrafında çevre düzenlemesi yaparken eserin aniden yıkılıverdiği veya caminin gece üç sularında büyük bir gürültü ile birdenbire yıkılıverdiği" gibi cevaplar verilmektedir.
Ama en ilginç durum Abit Çelebi Hamamı ile Selimiye İmareti'nin yıktırılması dolayısıyla oluşan durumdur.
16 Aralık 1958'de Maarif Vekili Celal Yardımcı hükümetin Dahiliye Vekili'ne "Konya merkezinde Selçuk devri eserlerinden olan Abit Çelebi Hamamı, meydanı daraltıyor mülahazasiyle 1956 yılında Belediyece yıktırılmıştır. Konya merkezinde Osmanlı devri eserlerinden olan Selimiye imareti, yine aynı mülahaza ile 1957 yılında Belediyece yıktırılmış bulunmaktadır... Bu durumun önlenmesi için Asârıatika Nizamnamesinin 8. ve Türk Ceza Kanununun 516. maddelerine göre suçlu görülen Belediye Reisleri hakkında takibat yapılmış ise de umumiyetle bunlar hakkında Vilâyet İdare Heyetlerinden meni muhakeme kararı alınmış ve 5805 sayılı kanunla müteşekkil Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulunca ittihaz edilen kararlar infaz edilememiştir. Eski eserlerimiz bakımından endişe verici bir hal olduğunda şüphe bulunmayan bu durumun önlenmesi için Yüksek Makamınızca Valiliklerle Belediye Reisliklerine birer tamim yapmasının lüzumlu ve faydalı olacağı kanaatindeyim."
Görüldüğü gibi Konya Valiliği İdare Heyeti, suçlu belediye reisi hakkında verdiği meni muhakeme kararıyla eski eserlerin tahribini hoş görmüştür. Koskoca Maarif Bakanı bile durumu İçişleri Bakanı'na şikayet etme gereği duymuştur.
Abit Çelebi Hamamı ile ilgili araştırmalarımızı sürdürürken trajikomik bir durumla da karşılaştık. Hamam hakkında 14 Ağustos 1953 tarih ve 175 sayılı Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulunca korunması gerekli tarihi ve arkeolojik eser kararının 7 Nisan 1976 tarihli Resmi Gazete'de yayınlanan Kültür Bakanlığı'na ait bir kararla onaylandığını tespit ettik. Yani hamamın tarihi eser olduğunun kararına bakanlık 20 sene sonra varmış. Tabii hamamın yıktırılmasının üstünden de tam 20 sene geçmiş.
Böyle olur Türkiye'de tarihi eser koruması deyip geçelim mi sahiden?
Kaynak: Konya Pusula gazetesi, 30 Mart 2015.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)