7 Ocak 2021 Perşembe

Nietzsche'nin tüm kavramlarına aşinalık için...

 Gerek benimsediği üslupla gerek eleştirel tutumuyla gerekse yazma tarzıyla modern felsefenin en ayrıksı isimleri arasında hemen her zaman ilk sırada anılacak isimdir Friedrich Nietzsche. Platon’dan bu yana gelişmiş bütün felsefe tarihini, felsefi spekülasyonları kendine has bir edebi dil ve jargonla, ironi, kinaye ve metaforlarla bezediği bir üslupla eleştiren; sadece ahlak, estetik vb. disiplinleri konu edinmeden neredeyse bütün bir hayat, varlık ve evren tasavvurlarını yeniden biçimlendirmeye çalışan bir felsefe ortaya koydu.

Çoğu kez ismi nihilizmle birlikte anılsa da nihilizmin ne olabileceğini tarif edenin de Nietzsche olduğunu biliyoruz. Kendisini henüz yönü tayin edilmemiş nihilist bir dönemin düşünürü addeden Nietzsche’nin evrensel saydığı bu dönemde sözümona yüce kavramlara ve yol gösterici düşünme şemalarına sahip olmayan tek düşünür olduğunu vurgulaması da ayrıca dikkat çekicidir. Sokrates’in akılcılığının temelinde içgüdü gevşekliği ve anarşizmi gören Nietzsche’nin felsefecilerin bize mantıkla zulmettiğini iddia ettiğini hatırlamak da gerekir. Ebedi döngü öğretisi, Hegel’in köle-efendi diyalektiğini kısmen andıran, gerçekte onu çürüten ‘köle ahlakı’, Diyonisus ile Apollon ayrımı, ‘Tanrı öldü!’ dedirttiği Zerdüşt figürüyle çağdaş kültürün hemen bütün kılcallarına kadar sızan düşüncelere, tasavvurlara, anlayışlara nüfuz etmeye çalışan Nietzsche’nin etkisi de düşünmeye yaklaşımı kadar belirgindir.

İki ana tema

Diğer yandan Nietzsche’nin felsefesinin iki ana tema etrafında şekillendiği ileri sürülebilir: Ebedi döngü öğretisi ve “üst-insan.” Üst-insanı iyinin ve kötünün ötesinde addeden Nietzsche, onun tasavvurunun Tanrı düşüncesini de gereksizleştirdiği kanaatindedir. Nietzsche’nin ebedi döngü öğretisiyle başlatabileceğimiz temelde felsefi yaklaşımının belki de son çekiç vuruşu elbette güç istencidir.

Felsefi düşünceleri kadar çağdaş kültür eleştirileri ve onun üzerindeki etkileriyle de skandal sayılabilecek bir figürdür Nietzsche. Abraham Wolf'un, Türkçe’ye Nietzsche’nin Felsefesi adıyla çevrilen 1915 tarihinde Londra Üniversitesi’nde verdiği seminerlerin başlangıç bölümünde özellikle İngilizlerin Nietzsche’yi ‘savaş kışkırtıcısı’ olarak suçladıklarını okuyoruz. Birinci Dünya Savaşı’nın birinci yılında verilen bu seminerlerde Wolf “onun Almanları kasten savaşa kışkırttığı ithamını asılsız addeder ve akabinde Nietzsche’nin Alman megalomanisini teşvik etmek şöyle dursun, bu megalomaninin en sert eleştirmenlerinden biri olduğunu hatırlatır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında da bu kez Naziler üzerinden Nietzsche’ye benzer suçlamalar yapıldığını biliyoruz. Hitler’in Yahudi soykırımına yol açanın Nietzsche’nin AhlakınSoykütüğü Üzerine ve İyinin ve Kötünün Ötesinde kitaplarında tasvir edip eleştirdiği köle ahlakından Yahudileri sorumlu tutması olduğu iddiası bile dile getirilmişti. Hatta Bernhardi ve Treitschke gibi dönemin ‘aşırı milliyetçi’ ve hatta ‘ırkçı’ siyaset ve tarihçileriyle Nietzsche’nin bir arada anılmasına da tepki gösteren Wolf Nietzsche’den aktarılan savaş övgüsü cümlelerin tamamının bağlamından koparıldığını, onun savaştan kasdının ‘fikirler savaşı’ olduğunu da ortaya koyuyor.

Orijinal metin de var

Wolf, Nietzsche’nin felsefesini sistemli bir bütünlük içinde sunuyor okurlara. Sadece ahlak ve sanat felsefesi alanında değil; varlık, bilgi, hayat ve davranış teorilerine ilişkin de özgün bir felsefi yaklaşıma sahip Nietzsche’nin kavramlarına okurları aşina kılıyor. Kitapta Türkçe çeviri metin haricinde İngilizce orijinal metnin de yer alması kitabın ayrıca vurgulanması gereken bir meziyeti.

2 Ocak 2021 Cumartesi

Stoacı unsurların İslam felsefesine etkileri

 Klasik dönem İslam düşüncesi üzerinde gerek Hint, İran kaynaklarından gerekse antik Grek-Latin kaynaklardan çeşitli etkilerin olduğuna literatürde sık sık değinilir. Özellikle Grek-Latin kaynaklardan beslenen İslam kelamı ve felsefesi etrafında bu etkilerin şumülü tam olarak ortaya bir türlü çıkarılamamışsa da (Grek mirasını devralmak üzere girişilen tercüme faaliyetlerinin bütün boyutları bilinmemektedir, bunu bilmenin de bir noktadan sonra aradan geçen asırlarda kaybolan birçok eser dolayısıyla epey güç olacağı da aşikardır) genel kabul Platon, Aristoteles ve Neo-Eflatunculuk üzerinden gelen etkinin açık, büyük ve derin olduğudur. Platon, Aristoteles ve Neo-Eflatunculuğun bu etkisinin yanısıra Stoa felsefesinin de Müslüman düşünürlerin çalışmalarında ortaya çıktığı bilinmektedir. Bazı bakış açıları bu Stoacıların başta ahlaki ve teolojik konularda olmak üzere Müslüman düşünürler üzerindeki etkisinin peripatetizm ve Platonculuk’un etkilerinden daha büyük olmasa da en azından onlara denk olduğunu savlar. Fakat İslam felsefesi tartışmalarından da bilmekteyiz ki gerek Aristotelesçiliğin, yani peripatetizmin gerekse Platonculuğun etkileri yanında Stoacı unsurların etkileri daha zayıf kalmaktadır. Yine de bu yaklaşımın klasik dönemdeki Müslüman düşünürlerin kaleme aldığı eserlerde Stoacı unsurların varlığını inkâr etme derecesine vardırılmaması gerekir.

Özellikle mantık, fizik ve metafizik ile ahlak konularını göz önünde tutarak Hicret’in II. ila VII. Yüzyılları arasındaki 600 yıl boyunca Stoacı unsurların Müslüman felsefeci ve kelamcıların eserlerine yansıma şekillerini araştıran Fehmi Jadaane, her bölümde kronolojik olsa da genelde dogmatik-doktriner bir sıralamayla bu unsurları göstermeye çalışıyor. Kitabının ilk bölümünde Stoacılık ile İslam felsefesinin temel kavramları arasında bazı paralellikler kurmaya gayret eden Jadaane, böylelikle hem Stoacılığın İslam dünyasına etkilerini hem de temelde bir din olarak İslam’ın özünün ne olabileceğini kavramak bakımından okurlarına yardımcı oluyor. Kitabının ikinci bölümünde Stoacılardan bahseden kadim Arapça metinlerin peşine düşen Jadaane bu metinlerin Stoa öğretisini ne ölçüde yansıttığı ve düşünce aktarımlarının nasıl gerçekleştiği sorularını cevaplandırmaya uğraşıyor.

Stoacı maddecilik

Üçüncü bölümde Müslüman mantıkçıların Stoacı mantık anlayışından yararlanarak Aristocu mantığı nasıl zenginleştirdiklerini ortaya çıkartmaya çalışan Jadaane kitabının dördüncü bölümünde de Fizik ve Metafizik konularına odaklanıyor. Stoacı maddecilik anlayışını i) nefs, nefsin doğası ve yazgısı; ii) Tanrı; iii) Tanrısal kelam ve tezahürü açılarından irdeliyor.    

Jadaane’nin kitabının en ilgi çekici bölümü ise ahlak konularını ele aldığı beşinci bölüm olarak görülüyor. Bu bölümde uygun davranış şekilleri ve nefsin tutkuları olarak belirlediği iki temel konu etrafında Stoacı ahlakın Müslüman filozofların eserlerine yansımalarını ele alıyor. Kindi, Razi, İbn Miskeveyh, İbn Sina, İbn Hazm gibi birçok Müslüman filozof ve düşünürün Epiktetos’un Arapça’ya da çevrilmiş Manuel adlı eserinde içerilen bazı öncü düşüncelere bağlı kalarak bir tür Platoncu-Stoacı Ahlak okulu kurduklarını tespit eden Jadaane, buna karşın yine de bu düşünürlerin Kur’an’ın emirlerine daha uygun düşen Platoncu eskatolojinin etkilerini de koruduklarını vurguluyor.    

Jadaane’nin Türkçe’ye Stoacılığın İslam Düşüncesi Üzerindeki Etkisi adıyla çevrilmiş kitabı şimdiye kadar sadece Platoncu ya da peripatetik etkilerle birlikte ele alınan İslam felsefesi üzerindeki diğer etkilerin de bazen ne kadar önemli olabileceğini ortaya koyuyor. Her ne kadar klasik İslam felsefesinde temel ilkeler düzeyinde Platonculuk ve Aristotelesçilik kadar etkin bir nüfuzu bulunmasa da Stoacılığın özellikle ahlaki ilkeler konusunda en az onlar kadar bir etkiye sahip olduğu ortada. Elbette bu etkiyi tam anlamıyla ortaya çıkartabilmek mümkün olmasa gerek çünkü eski birçok metin artık ulaşılamaz durumda.

17 Aralık 2020 Perşembe

Hobbes'un siyasi fikirlerinin kemali

 Dünya tarihinde bazı yüzyılları diğerlerine nazaran ayrıcalıklı kılan önemli gelişmeler yaşanır. O ayrıcalıklı yüzyıllardan biri sayabiliriz bir bakıma 17. yüzyılı. Öncelikle Avrupa tarihinin en kanlı savaşlarından biri sayabileceğimiz 30 yıl savaşları 1618-1648 yılları arasında bu yüzyılda yaşanmıştır ve Avrupa nüfusunun handiyse yüzde 25 ila yüzde 40’ına mal olmuştur. Katolik Avrupa ile Protestan Avrupa’nın kapıştığı bu savaştan başka Fransa ile İspanya arasında ayrı bir savaşın da yaşandığı, sonradan Hollanda ismini alacak Dutch Cumhuriyeti’nin en görkemli günlerini yaşadığı, Osmanlı Devleti karşısında kurulan Kutsal İttifak’la 1683’te başladığı savaşın 1699’daki Karlofça anlaşmasıyla son bulduğu çağdır bu.

Bu savaş ve krizlerin arasında Rene Descartes, Galileo Galilei, Johannes Kepler, Pierre Fermat, Blaise Pascal, Robert Boyle, Cristiaan Huygens, Isaac Newton, Thomas Hobbes, Leibniz, Spinoza, Campanella, Francis Bacon gibi filozof ve bilim adamları da bu yüzyılda yaşar. Sanayi Devrimi ve Aydınlanma Düşüncesi’ne giden değişimlerin hem faili hem de tanığıdır bütün bu isimler. Bir anlamda 17. yüzyıl, birçok bakımdan modern dünyanın maddi ve fikri temellerinin atıldığı bir yüzyıl olarak düşünülebilir.

Fikir bolluğu

Bu yüzyılda yer alan olaylar dizisi arasında İngiliz İç Savaşı belki de en ilginç olanlardandır. İrlanda ve İskoçya’nın da bu iç savaşta Presbiteryen papazlar, Anababtistler, Beşinci Monarşistler, Quakers, Adamites gibi dini gruplaşmalar kadar Kral I. Charles’ın şahsıyla özdeşleştirdikleri monarşiye meydan okuyan “demokratik centilmenler”i, lordları, gentry’i de rol oynayanlar arasında zikretmek gerekli. Büyük çapta üç kez gerçekleşen çatışmaların sona ermesiyle önce iç savaşta parlamento adına önemli vazifeler üstlenmiş ve zaferler kazanmış askeri deha Cromwel’in Lord Protectorluğu ve sonra II. Charles’ın sürgünden dönerek taç giymesiyle başlayan Restorasyon dönemiyle birlikte etkileri Kıta Avrupası’na dek uzanacak bir görüşler, fikirler, çözümler bolluğunun da yaşandığını tahmin edebiliriz.

Kaos, yozlaşma

Avrupa’da gelişen modern siyasi fikirler arasında toplumsal sözleşmeciliğin en etkili ismi olarak bildiğimiz ve bu itibarla da liberalizmin handiyse kurucu babası sayabileceğimiz Thomas Hobbes’un Behemoth’u İngiliz İç Savaşı’na ilişkin gözlem ve değerlendirmeler eşliğinde bütün taraflara eşit duran liberal tutumun parlak bir örneğini sergiliyor. Bir anlamda Hobbes’un Kitab-ı Mukaddes’ten alarak diğer önemli eserinde başlık olarak kullandığı Leviathan deyişi “devlet, meşru hükümdar” olarak yorumlanabilirse yine bir Kitab-ı Mukaddes mitolojisinin önemli canavarlarından olan Behemoth da sivil uyumsuzluk, isyan, devrim vb. anlamlara yorulabilir. Esasen Behemoth’a hukuksuzluk, kaos ya da yozlaşma demekte de beis yoktur.

Leviathan’ı bütünlüyor

John Locke, Jean-Jacques Rousseau, G. W. F. Hegel gibi pek çok düşünürü etkileyen, gerek liberal gerekse muhafazakar düşüncelerin gelişimine etkisi büyük Hobbes’un Behemoth’unun yine İngiliz İç Savaşı’na dayalı değerlendirmeler ışığında kaleme alınmış Leviathan’ı bütünleyen, handiyse onu kemale erdiren, böylelikle de Hobbes’un siyasal fikirlerini bir nihayete vardıran bir niteliği olduğunu öne sürebiliriz. Hobbes’un Behemoth’da ortaya koyduğu çerçeve birçok bakımdan modern ve demokratik bir çerçeve kabul edilebilir mi peki? Bu soruya verilebilecek tüm cevapların şimdiden tartışmalı olduğunu belirtelim. Esere yazdığı önsözle kitabı okumaya girişecek okura önemli biçimde yardımcı olan Abdullah Yılmaz’ın dilinin kitabın okunaklılığını artırdığını da eklemeli.

12 Aralık 2020 Cumartesi

Gücün mantığı, semantiği, metafiziği

 Modern düşünce ve hayatta birçok farklı alan ve disiplinde sık sık kullanılan, anlamı epey muğlak, buna rağmen açıklayıcı gücünün yüksek olduğu düşünülen kavramlar arasında “iktidar”ın yeri belki de eşsizdir. Hukuktan sosyolojiye, siyasetten sanata bazen eleştiri bazen de savunma maksadıyla başvurulan, zaman zaman baskı ve şiddetle zaman zamansa özgürlük ve yeterlilikle ilişkilendirilen bu kavramla ifade edilmeye çalışılan çeşitli durumlarda paylaşılan ortak olguyu aydınlatmak ise epey güç görülür.

Türkiye’de büyük ölçüde baskı ve şiddet formlarıyla ilişkilendirilerek düşünülen kavramın sadece bunlara hasredilmesinin onun işleyişindeki mekaniği kavramada bize epey zorluk çıkardığı ve hatta iktidarı sadece “baskı” ve “şiddet” formlarıyla ilişkili düşünmeye yönelik yoğun bir baskı ve şiddete maruz kalmamızın bu tarz düşünmelere de kendiliğinden bir tür iktidar sağladığı göz önünde tutulursa kavramın hangi hallerde nasıl kullanılması gerektiğine ilişkin formel belirlemelerin önem kazanmaya başladığı görüşüne de haklılık payı verilmelidir. Siyasal alanda iktidar olunup muktedir olunamayan, yani bir anlamda gelinen konumun asli öznesi payesine bir türlü kavuşulamayan durumların da bu tür güçlüklerle boğuşulmasını neredeyse zorunlu kıldığı öne sürülebilir.

İktidar nedir?

Sahiden iktidar nedir? Hangi durumlarda bu iktidar baskı ve şiddetle zorunlu bir ilişki içindedir, hangi durumlarda baskıya ve şiddete başvurmadan da iktidarlar tesis edilebilir? Bu sorular kavramın atıfta bulunduğu “ilişki tarzı”nın bütün form ve içeriği aydınlığa kavuşturulamadan cevaplandırılamaz elbette. Türkçe’ye “İktidar Nedir?” başlığıyla çevrilmiş kitabında Byung-Chul Han, kavramın çerçevelediği “güç”ün mantığını, semantiğini, metafiziğini, politika ve etiğini tartışarak onun ortaya çıkabileceği farklı formlar içerisinde nasıl şekillendiğini göstermeye ve böylelikle içeriğini belirginleştirmeye uğraşıyor.

Genellikle iktidarın bir kişinin başkasını kendi iradesine rağmen belli bir tarzda davranmaya zorlayan güç olarak anlaşıldığına dikkat çeken Han, bu fikrin iktidar kavramındaki karmaşıklığı açıklamaya yetmediğini belirterek iktidarın oluşmasının illaki herhangi bir direnci kırmaya veya itaat etmeye zorlamakla sınırlı olmadığına işaret ederek “İktidar ne kadar güçlüyse, o kadar sessiz ve derinden etki eder. Özellikle kendine işaret etmek zorunda kaldığı yerde, zaten zayıflamıştır” ifadelerini kullanıyor.

Kavramın mantığını tartışırken iktidarın diyalektiğinin çoklu yapısının dikkate alınması gerektiğini vurgulayan Han, onun özgürlüğü dışladığı görüşünü de eleştiriyor: “Mutlak iktidara ulaşmak isteyen şiddetten değil başkalarının özgürlüğünden yararlanmak zorunda kalacaktır. Bu tür bir iktidar, özgürlük ve teslimiyetin birleştiği anda elde edilir.”

Köle-efendi diyalektiği

Weber ve Luhmann’ın iktidar teorilerini tartıştığı “İktidarın Mantığı” başlıklı bölümde iktidarın bir ilişki olduğunun altını çizen Han, “İktidar, ancak taraflardan biri, olası ölüm korkusundan ya da rakibinin fiziksel üstünlüğünün farkındalığıyla diğerine teslim olduktan sonra ortaya çıkar. Gerçek anlamda iktidarı oluşturan şey, taraflardan birinin ölümüne mücadelesi değil, bu mücadelenin hiç yaşanmamasıdır” ifadelerini kullanır. Han’ın bu analizinde Hegel’in Tinin Fenomenolojisi kitabında resmettiği “köle-efendi diyalektiği”nin yoğun bir etkisi olduğu da açıktır.

Kitabının diğer bölümlerinde de iktidarın anlamla, ahlakla, din ve metafizikle ilişkilerini Hegel, Heidegger, Nietzsche, Foucault, Bataille gibi düşünürlere başvurarak tartışan Byung-Chul Han, kitabında böylelikle kavram etrafında geliştirilmiş felsefi, sosyolojik ve siyasi analizleri derli toplu bir halde sunma imkanı da buluyor.

4 Aralık 2020 Cuma

Kuşçubaşı Eşref ‘kült'ünün çözümlemesi

 Yakın tarihimizde etrafında birçok efsane bulunan, hayatı çeşitli çarpıtmalarla olduğundan başka gösterilmiş, bütün tanınmışlığına rağmen gerçekliği karanlıkta kalmış birçok isim vardır. Onlar arasında en ilginci ise elbette Kurtlar Vadisi vb. mafyatik dizilerle sık sık gündemimize getirilen Kuşçubaşı Eşref’tir.

Balkan Savaşları’ndan Milli Mücadele’ye dek birçok önemli vakada ismine bir şekilde rastlamamız istenen bir kişilik Kuşçubaşı eşref. Özellikle Cemal Kutay’ın aktarımlarıyla bize ulaşan anılarında önemli manipülasyonlara girişen, başarılı hadiselerden kendine övünç payı devşirirken, başarısız olduğu ya da kaldığı hadiselerde ise susmayı tercih eden bir kişilik.

Yakın tarihimize damga vuran gayrınizami harp örgütü Teşkilat-ı Mahsusa’nın kurucusu ve ilk başkanı olduğu yolundaki aslı astarı bulunmayan rivayetten, bizatihi Teşkilat’ın gayrınizami harp örgütü olmaktan çok istihbarat örgütü olarak değerlendirilmesine varan telakkiler uyarınca onun istihbarat tarihimizin de önemli isimleri arasında sayılması gerektiği kanaatine kadar birçok yanlış bilgi, duyum ve kanaat Kuşçubaşı Eşref’in hayat hikayesinin etrafında yankılanıp durur sürekli.

Yakın tarihimize ilişkin popüler tarihçiliklerin genelde yakın durduğu tarihsel kişilikleri kahraman ya da hain olarak değerlendirmeye dayalı diyalektiğin hakkında sık sık işletildiği bir kişiliktir ayrıca Kuşçubaşı Eşref. Onun hakkında bilmediklerimizin bildiklerimiz arasında devede kulak mesabesinde kalması bir yana, bilmemiz istenen şeylerin çoğunun da bizzat kendisi tarafından aktarılması Kuşçubaşı Eşref’le ilgili çalışmaların yüzleşmesi gereken zorlukların en başında geliyor. Merkezinde Teşkilat-ı Mahsusa’nın yer aldığı hayat hikayesinin önceki ve sonraki evrelerinin tarihsel gerçeklikle uyuşmayacak kadar çarpıtılmış olduğu Kuçubaşı Eşref’in lakabından eğitim hayatına, ailece Hicaz’a sürgün edilmelerinden Çakırcalı Mehmet efe ile çarpışmalarına, Balkan Savaşları’ndan Yemen’de ve Milli Mücadele’de aldığı görevlere kadar hayatının birçok noktasında birçok hayalin bulunduğu ileri sürülebiliyor bu yüzden.

Popüler tarih alanında Cemal Kutay’ın, entelektüel ve akademik hayatta da Philip H. Stoddard’ın yol açtığı Kuşçubaşı Eşref “kült”ünü onun gerçek hayat hikayesini ortaya çıkarıp psikotarihsel çözümlemesini yaparak eleştiriyor Polat Safi, Eşref: Kuşçubaşı’nın Alternatif Biyografisi adlı kitabında. Son derece zahmetli ve birçok zorlukla iç içe bu işi yaparken kitabında kullandığı dilin son derece akıcı ve rahat okunurluğu gözetici olması ise kitabın önemlice bir meziyeti.

Çalışmasının ilk bölümünde Kuşçubaşı Eşref’in personasını inşa etmesini mümkün kılan yazma ve yayımlama faaliyetleriyle ilişkisini tartışan Safi, ikinci bölümde de Eşref’in kendi hayat hikayesiyle ilgili anlattıklarıyla gerçekte yaşanan tarihi olayları mukayese ederek Eşref’in kendisine oluşturmaya çalıştığı persona ile gerçek hayat hikayesi arasındaki uçurumu gözler önüne seriyor. Kitabının üçüncü bölümünü Eşref’in ego-dokümanlarına dayanarak ondaki narsisizmin gelişimini, evrelerini ve tezahürlerini ortaya çıkarmaya uğraşıyor.

Bunu yaparken Polat Safi’nin hedeflediği karşımızda sanki mitolojik bir kahraman varmış gibi resmedilen bir Kuşçubaşı Eşref portresinin yerine, bir hainin portresini geçirmek değil; bu iki tutumun da aksine Polat Safi, Kuşçubaşı Eşref’in bütün zaaflarıyla nasıl da bizim gibi bir insan olduğunu göstermeye çalışıyor. 

14 Kasım 2020 Cumartesi

Bir tefekkür biçimi olarak Anadoluculuk

 Yirminci yüzyıl Türk düşünce hayatında etkin olduğunu varsayabileceğimiz birçok ismin boğuşmak zorunda kaldığı meselelerin başlıcası belki de beka sorunudur. Yüzyılın başlangıcından itibaren Osmanlı devletinin yıkılmaya yüz tuttuğunun görüldüğü emareler çoklaşmış, devletin yıkılmasını engellemeye dönük fikri çabalar arasında Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük gibi kimi fikir akımları belirmiştir. Bu akımların temelde Osmanlı’nın yıkılmasını amaçlayan Batı’ya karşı nasıl mücadele etmemiz gerektiği hususunda ortaya çıktığını vurgulayabiliriz. Ayrıca Garpçı olarak adlandırılan bir akım da tedavüldedir. Ancak bu akımın da “Batı’nın beşinci kolu” olarak değil, aksine “Batı’ya rağmen Batıcılık” diyebileceğimiz bir tutum izlediğini söylemeliyiz. Bu akım da temelde Osmanlı devletinin ayakta kalabilmesi için nasıl hareket edilmesi gerektiğine ilişkin birtakım öneriler içeren bir muhtevayı haizdir; lakin Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük gibi diğer akımlar özellikle Garpçı akımın önerilerinin Osmanlı toplumunu bir arada tutmayı sağlayacak öneriler olmaktan uzak, devletin yıkımını hızlandırıcı olduğunu savunmaktadırlar. İlginç olan bütün bu akımların içinden çıktıkları Osmanlı toplumunun temel niteliğinin ne olması gerektiği noktasında aralarında önemli anlaşmazlıklar bulunduğudur. Osmanlıcılık, Osmanlı devleti içindeki bütün etnisitelerin ‘Osmanlı’ üst şemsiyesi altında toplandığı bir kimlik öngörürken İslamcılık Müslüman unsurların, Türkçülük ise bütün Türklerin birliğini amaçlamaktaydı.

Birinci Dünya Savaşı’nın bitiminde Osmanlı devletinin yenilmesiyle birlikte kendiliğinden Osmanlıcılığın bir çözüm yolu olmadığı görüldü; “elde kalan son vatan parçası” Anadolu idi ve Anadolu da Kurtuluş Savaşı yaşamak zorunda kaldı. Bunun bir anlamda İslamcılığın ve Türkçülüğün tartışma gündeminden geri çekilmesini kolaylaştıran bir etmen olduğunu vurgulayabiliriz. Bütün Türklerin ya da bütün Müslümanların “birliği” imgesi idealde ne kadar benimseniyor olursa olsun realitede kaybetmişti. İlkin 1924 yılında çıkmaya başlayan ve imtiyaz sahipliğini Mehmed Halid Bayrı, mesul müdürlüğünü ise Haydar Necip’in yaptığı Anadolu dergisi kaybettiği net olarak ortaya çıkan bu fikir akımlarına karşı Anadolu’yu Türk kültür ve medeniyetinin esas kaynağı kabul eden bir anlayış ortaya koymaya çalıştı. Mükrimin Halil Yinanç ile Hilmi Ziya Ülken, Mehmed Halid Bayrı ve Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu gibi isimlerin öncülük ettiği bu anlayış doğrultusunda çıkarılan dergide Anadolu’yu daha çok edebiyat, folklor, kültür, iktisat ve coğrafya açısından ele alıp inceleyen makalelerin yer aldığını görüyoruz.

Anadoluculuğu “elde kalan son vatan parçası” olması hasebiyle Anadolu’nun muhafazasını önceleyen, Osmanlı’nın son dönemlerinde epey hırpalanmış Türk devletinin ihyasını mesnet edinen ve bunu yaparken de “vatan ve millet” kavramlarını yeniden tarif etmeye çalışan bir tefekkür biçimi olarak tasvir eden Mustafa Alican ile Bahattin Çatma, bu tefekkürün iki farklı versiyonunu bize zikrediyor: Bunlardan ilkini oluşturan Mavi Anadoluculuk, Anadolu’nun antik çağlara kadar uzanan tarihini kendine referans edinirken ikincisi 1071 Malazgirt Zaferi’yle başlayan bir geleneğe tesanüt eden bir anlayış. Alican ile Çatma’nın derlediği “Kayıp Ülkenin İzinde” adlı kitapta yer verilen edip ve mütefekkirlerin tamamının bu anlayışı şu ya da bu şekilde taşıdığını, derleyenlerin ifadeleriyle “temsil gücü yüksek” ve “etkisi bariz” isimler olduğunu söyleyebiliriz: Mükrimin Halil Yinanç, Hilmi Ziya Ülken, Mehmed Halid Bayrı, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Nureddin Topçu, Remzi Oğuz Arık, Yahya Kemal Beyatlı, Mehmet Emin Erişirgil, Refik Halit Karay, Ahmed Hamdi Tanpınar, Necip Fazıl Kısakürek. Kitap böylelikle bir tür fikri haritalandırma işlemini de gerçekleştirmeye çalışıyor. 

4 Kasım 2020 Çarşamba

Hangisi doğru: İtaat mi etmemek mi?

 Dünyanın ve hayatın gidişatında birçok aksaklık, yanlış ve hata görse de birçok kişi genelde normal addedilen akışa uymaya kendini bir noktadan sonra şartlandırma eğilimine giriyor. Bu eğilime rahatça konformizm diyebiliyoruz. Bu konformizmin bir yanında “umutsuzluk” varsa, diğer yanında da muhakkak kişinin akışa uymazsa kaybedebileceklerine değgin taşıdığı kuşkular bulunuyor. Akışa boyun eğmek şeklinde kendini gösteren bu tavrın yaşadığımız hayatlardaki birçok olumsuzluğa göz yummayı da beraberinde getirdiği vurgulanmalı. Sadece toplumsal değil, bireysel bakımlardan da karşılaştığımız birçok olumsuzluğa göz yumduğumuz bir gerçek aslında. Katlanılamaz bir gerçekliği bizim için katlanılabilir kılan birtakım gerekçeler, lüksler ya da bahaneler icat ediyor ve o katlanılamazlıkla mücadele etme ya da en azından o katlanılamaz durumun bize dayattığına itaat etmeme gibi bizi rahatlığımızdan edecek “yanlış” pozisyonlara düşmemeye gayret gösteriyoruz.

İtaat sorun mudur?

“İtaat etmemeyi” değil, “itaat”i sorun addeden bir kitap Fransız felsefeci Frédéric Gros’un kitabı. Kitabında temelde “eleştirel demokrasi” fikrini savunduğunu iddia eden Gros, demokrasinin sadece iyi sayılabilecek birtakım yargılama ve usul uygulamaları, özgürlüklerin savunulması, çoğulculuğun kabulü, çoğunlukçu düzenlemelere saygı vb’den müteşekkil bir kurumsal yapıdan ibaret olmadığını; bunlarla birlikte, aynı zamanda “herkesin kalbinde yer alan ahlaki bir gerilimi, politikayı yeniden sorgulama zorunluluğunu, halk hareketini, özellikle içrek kendiliğe ters düşen basit bir ‘imaj kaygısı’ olmadan, evrensel bir adalet ilkesini içeren politik kendilikten yola çıkarak, dünyanın seyrini anlama manasını da” içerdiğini savunuyor. Kamusal kendiliği sahip olageldiğimiz politik mahremiyetimiz sayan Gros, bu mahremiyeti de yargı gücü, düşünme yetisi ve eleştiri kabiliyeti olarak içeriklendiriyor. Toplumsal konformizmleri, göreneksel kanaat ve kanıtları, basmakalıplaşmış düşünceleri reddetmemize imkân sağlayan bu politik mahremiyetin kolektif destek bulamadıkça “verimsiz” olmaktan kurtulamayacağının altını çizen Gros, aynı zamanda bu mahremiyetin yer almadığı itaatsizlik hareketlerinin de kolayca araçsallaştırılabileceğine, tek elden yönlendirilebileceğine dikkat çekiyor.

Kitabı boyunca “boyun eğme, rıza gösterme, konformizm” arasındaki farklılıkları aydınlatmaya, direniş ve vicdani ret hakkı ile başkaldırı arasında anlamlı bir ayrım ortaya koymaya çalışan Gros, Sokrates ve Kant’tan beri başkaldırının düşüncenin felsefi yönetimi ve onun zamansız ezoterizmi olduğunu da ileri sürüyor. Sokrates’in “kendinden şüphe etme”ye çağıran sözünü, Kant’ın “Bilmeye cüret et!” diye buyuran maksimini alıntılayan Gros, “uzmanların aldıkları kararlar sabit ve anonim istatistiksel verilerin birer sonucu olmakla gurur duymaya başladıkları an itaatsizlik bir insanlık bildirgesidir” demeyi de ihmal etmiyor.

Küresel boyutlara ulaşmış yoksullaşma ile modern zamanlara kadar kendisi sayesinde doğanın tehlikelerinden korunduğumuz teknolojiden artık tamamen doğayı kendisinden korumamız icap eden bir teknoloji çağında bulunuşumuz gibi fenomenlerden hareketle “itaat sorunsalı”nı tartışmaya açan Frédéric Gros, Diogenes’ten Thoreau’ya, Antigone’dan La Boétie’ye, Foucault’dan Arendt’e, Kant’tan Dostoyevski’ye geniş bir skala içinde itaatsizliğin felsefi köklerini irdeliyor.