4 Ağustos 2026 Salı

ELEŞTİRİDEN KAÇMAK MÜMKÜN MÜ?


Özellikle muhafazakâr edebiyat çevrelerinde yaygın bir tartışma konusu bu: Seküler çevrelere karşı anlaşılmaz ve sebepsiz bir kompleksin hissedildiği, bu çevrelerin yayınevleri söz konusu olunca edebiyat dünyasında akan suların durduğu, bu durumun da birçok iyi ve başarılı kitabın okunmasına ve onların yazarlarının duyulmasına engel olduğu şeklinde dile getirilen bir görüş. Bu görüşün mütemmim cüzlerinden biri de seküler çevrelere ait kitabevi, yayınevi ve dergilerde muhafazakâr isimlere karşı adı konmamış bir boykotun hüküm sürdüğüdür.

Sık sık yakınımızda olanı görmekte güçlük çektiğimiz, uzaktan gelen davulun sesini hoş karşıladığımız birçok bakımdan doğru deyişler. Ancak edebi beğeniler bakımından yakın ya da uzak arasındaki ilişkileri belirleyecek eleştirel bakış eksikse, yani işin içine başka bir takım saikler giriyorsa durup düşünmek lazım. Zikrettiğimiz görüşte elbette katıldığımız birçok yön olduğu kadar katılmadığımız, yanlış bulduğumuz bazı yönler de var. Bu yazı katılmadığımız bu yönleri dile getirerek katıldığımız yönlere ilişkin yargıların nasıl değerlendirilebileceğine ilişkin bir murakabe çabası olarak okunmalı. Zikrettiğimiz görüşlerde katılmadığımız veçheler, katıldığımız veçhelere dair söylenmesi gerekenleri de ortaya çıkaracak umudundayız.

Bu kertede sorunun ilkin Türkiye'deki edebi ortamın çok parçalı oluşundan kaynaklandığı savlanabilir. Türkiye'de edebi ortam çok parçalıdır; bu böyledir, çünkü her ne kadar "milletin bölünmez bütünlüğü"ne dair öteden beri kanıksadığımız siyasal bir vurgu başatsa da milleti oluşturduğu savlanan toplumsal grup, öbek, zümre ve sınıfların farklı kültürellikler, farklı zamansallıklar, farklı siyasallıklar, farklı tavırlar, inançlar ve değerlere de sahip olduğunu bilmekteyiz. Bütün bu farklı kanallardan akıp gelen derelerin edebiyatın ana ırmağında nasıl kaynaşıp bütünleştiğini ya da ne tür çatallanmalara yol açtığını soruyoruz. Edebiyatın kendi mecrasındaki bir çatallanma mı bu, yoksa başka mecralardan kaynaklı bir çatallanma mı?

Siyasal ve kültürel bakımlardan seküler çevrelerle muhafazakâr çevreler arasında yaşanan çekişmelerin edebi ortamın parçalanmasındaki rolünü inkâr etmek gerçekten çok güç. Bununla birlikte insanlar sadece siyasal, kültürel bakımlardan değil, edebi bakımdan da kulak kesildikleri dünyaların dışında kalan dünyalara karşı yer yer sağır, yer yer kör olmayı tercih edebiliyorlar. Ama bu durum, içinde yer almayı tercih edip benimsediğimiz tarafın hemen her verimini olumlamamız gerektiği anlamında yorumlanırsa hata edilir. Çünkü "seküler-muhafazakâr" ayrımlaşmasının en azından edebi anlamda herhangi bir mesnedi yahut sebebi yoktur. Bu ayrım tamamen kültürel-siyasal bir ayrımdır. Bu ayrımı edebi eserler alanında üretmeye, oluşturmaya çalışmanın akla uygun herhangi bir izahını bulmanın da güç olduğu ayrıca belirtilmeli.

Peki yine de bu kültürel-siyasal ayrımın edebi alandaki ayrımlara karşılık gelen bir yanı yok mudur? "Seküler-muhafazakâr" şeklinde nitelediğimiz ayrım edebi alana nasıl sirayet eder? Hangi yol ve dolayımlar bu sirayette etkindir? Bu sorulara karşılık olarak üretilmiş bir kavramdır belki "edebi cemaat"ler deyimi. Herhangi bir edebi cemaate intisap etmenin yazarın tanınmasına katkı yaptığı, üretilen edebi eserin alımlanışını kolaylaştırdığı yaygın bir kanaattir. Herhangi bir edebi cemaate kapılanmadan yazdıklarının daha geniş kitlelere ulaşamayacağını düşünen yazar sayısı çoktur. Buna karşın, yazmak tabii ki yalnız yapılan bir iştir, ama bu sizin yine de bir "edebi cemaat" içinde olmadığınızı göstermez. Doğrusu, zannedilenin aksine bir "edebi cemaat" içinde olmak ne okunurlukta bir artış sağlar ne de onu azaltır. Bu konuda karşılaşılan sorunların aslı astarı edebi eylemin özüne dayanır. Ve edebi eylemin özünü, yani 'eser'i sırf yazar ile, yazarın kendi tutumu ile sınırlamaya çalışmak yersizdir. Okur ve ortam yoksa edebi eylem ve eser de yoktur. Edebi cemaat yoksa yazar da yoktur. Bunların varlıkları kadar, yoklukları da karşılıklı birbirini belirler. Demem o ki, edebi eser ne yalnız yazarla başlar ne de okurun okuma edimiyle biter.

Diğer yandan okurun algısı, tercihleri, seçimleri vb. de 'yapılan', 'üretilen' bir hamuledir; bu hamule üzerinde okurun kendi kültürü ve içinde yer aldığı edebi ortam kadar diğer toplumsal alanlardan, bilhassa medyatik unsurlardan kaynaklı birçok sosyopolitik ve sosyokültürel etkinin iş başında olduğuna işaret edilmelidir. Bu noktada herhangi bir edebi eserin üretiminin, yazar/şairden mecraya, mecradan okura ve ardından oluşturduğu tepkilere kadar bir yığın faktörle birlikte ele alınması elzem bir süreç olduğunu vurgulamak doğru olacaktır. Doğru ya da yanlış, ne dersek diyelim, bazı edebiyatçılar bu sürecin her yerinde olabilir, bazıları bu sürecin birçok kertesine dahil olsa da sürecin tamamında görünmeyi seçmeyebilir, başka bazıları da belirli bir kerteden ötesiyle ilgilenmez. Ama edebi üretim sürecinin her kertesinin o sürecin üretilmesinde etkin olduğu açıktır.

Bu süreçte, yani herhangi bir edebi eserin gerek oluşumundan gerekse sunumuna dek üretimin her aşamasında, bu üretimin hemen her kertesinde belirgin iktidar dispozitifleri de devrededir. Bu dispozitiflerin kimine eserin üretilme aşamasında, yani edebi cemaatler, kamular arasındaki rekabetlerde denk geliriz, kimine ise eserin tüketimi aşamasında, yani okunma ve eleştirilme safhasında. En nihayetinde 'edebi eser'in nasıl tanımlanacağından nasıl alımlanacağına kadar süren bir edebi, sosyokültürel ve sosyopolitik mücadele varittir. Sözgelimi 1940'larda gündelik gazetelerde çizilen karikatürler aracılığıyla yazdığı şiirlerle dalga geçilen Asaf Halet Çelebi, 1980'lerden itibaren Türk edebiyatında yoğun bir biçimde  okunan bir şaire dönüşmüşse durup düşünmeli, acaba bunun sebebi neydi? Orhan Veli Kanık, Oktay Rıfat ile Melih Cevdet Anday üçlüsü ile ortaya çıkan Garip şiirinin 1940'lı yıllarda kazandığı başarıda dönemin etkin iktidar aygıtlarının, yürürlüğe sokulan dil anlayışlarının etkisinin olmadığı söylenebilir mi? Garip şiirinin başarısı sırf edebi işlevler dolayısıyla mı? Elbette değil, ancak bu şiirin başarısını da tamamen o dönem etkin olan şiir dışı iktidar aygıtlarının sağladığı iddia edilebilir mi?

Sırf birtakım kişisel ve 'ideolojik' yakınlıklara, dolayısıyla 'ilişkisel' ayrımlara yaslanarak 'edebi kamular' belirlemek ve/veya inşa etmeye çalışmak elbette büyük bir hatadır. Bu ilişkisel ayrımlardan çok daha önce, bizatihi edebiliğin parçalı da olsa kendine has bir kamu oluşturduğunu görmek gerekir. Edebi kamuların sosyokültürel ve sosyopolitik alanlarla bağlarının olduğu şüphe götürmez, ancak bu bağların edebi süreçler üzerindeki etkinliklerinin edebi eserlerin ve üretimlerin dolayımından geçmesi gerektiği de şüphe götürmez.

Yazımızın başında sözünü ettiğimiz görüşe dönelim. Edebiyatçılarımız görebildiğimiz kadarıyla sözünü ettikleri komplekslerin büyük kısmını muhafazakâr "okur"lara isnat ediyorlar her nedense. Haklarının yendiğini düşünüyorlar okurlara atfettikleri bu kompleksler yüzünden. Birçok iyi kitabın, iyi yazarın yeterince okunmadığı, yeterince üzerinde durulmadığı, eserlerinin gündeme getirilmediği, muhafazakâr yayınevlerinin yayınladığı edebi eserlere ilişkin okur ilgisinin istenen düzeye erişmediği şikâyetleri de kolaylıkla yükseliyor bu sebeple.

Oysa aynı komplekslerden bazılarının -ne yazık ki- edebiyatçılarımızın bizzat kendilerinde olduğunu da söylemek gerekiyor. Sözgelimi 2000'li yılların başında bir öykücümüz muhafazakâr bir yayınevinden çıkan ilk kitabının yeterince dağıtılmadığını, depoda çürütüldüğünü; oysa seküler bir yayınevinden çıkan başka bir öykücünün kitabının hemen her kitabevinde rahatça ulaşılabilir bir konumda olduğunu iddia etmiş ve sonradan da kitaplarını o cenahtan yayınevlerinde yayınlamayı tercih etmişti. Yine başka bir öykücü arkadaşımız yine bir muhafazakâr yayınevinin kendi kitabı yerine başka bir öykücünün kitabını yayınlamayı tercih etmesine bozulmuş, hatta buna içerlemişti.

Aradan geçen 20 yıla yakın süreye ve bu süre zarfında yaşanan siyasal, kültürel, edebi değişime rağmen şikâyet mevzuu konular ve kompleksler aynı şekilde duruyorsa söylenmesi gereken şey açık değil mi? Sırf okurlarda değildir o şikâyetlere sebebiyet veren sıkıntı ve sorunlar. Başta muhafazakâr yazarlar olmak üzere "mecra"nın kendi üstüne düşen birçok vazifeyi yerine getirmeyişi bu türden sıkıntı ve sorunların devamına yol açmaktadır. Sorun toplumsal, siyasal, kültürel boyutlara da ulaşıyorsa sebebi belli değil mi? Edebiyattan siyasete kaptırıldığı varsayılan muhafazakâr yazarların kendi geçmişlerine borçlarını ödemediği ortada değil mi? Öyleyse asıl ayrımı siyaset ile edebiyat arasında çekmek gerekmiyor mu? Birtakım siyasal/kültürel ayrımları edebiyat sahnesine taşıyarak sorunları çözmeye çalışmanın herhangi bir getirisinin olmadığı görülmeyecek mi?

Bu yüzden başarılı eserlerin okur tarafından gerektiği kadar takdir görüp ödüllendirilmediği, muhafazakâr isimlere, kitaplara seküler çevrelerin kitabevlerinde/yayınevlerinde adı konmamış bir boykot uyguladığı doğru olsa da bu akıl yürütüş şeklinde ve şikâyetlerde sürekli eksik bir şeylerin kaldığını görmek gerekiyor: Şikâyet sahibi muhafazakâr yazarlar; gerek edebiyatla, gerek üstlendikleri edebi işlevle gerekse kendi okurlarıyla ilişkilerinde yetersiz kaldıkları yanların hesabını kendi dışlarındaki birtakım çevrelere kesmeye bayılıyorlar. Üstlerine yazılmış sorumluluklardan kaçmanın kolay yolu belki bu. O sorumlulukların en başında da "Aaa, bu ne kadar başarılı bir kitapmış!" demek değil, "Aaa! Edebiyat bu değil!" diyebilmek gerekiyor, eleştirmeye cüret etmek gerekiyor. En çok da mahalleyi eleştirmek gerekiyor. 

29 Temmuz 2026 Çarşamba

ODUNCU MUSA DESTANI-TOPAL'I VURDULAR

 

Rampalı önünde dayı

Topal’ı vurdu kör olasının teki

Peşinden koştuk ama yakalayamadık

Ara sokaklarda kaybettirdi kendini


Ağır yaralı kaldırıldı Topal

Annesi geldi hastaneye

Bütün yaşıyla bütün anıları

Bütün yaşadıklarıyla annesi

Bütün gözyaşlarıyla annesi

Ve feryat figan kız kardeşi

 

Başarılı geçti dayı ameliyat

Yine de uzun süre yattı Topal

Pencere kenarından seyrederek

Canına yandığımın hayatı

ODUNCU MUSA DESTANI-İKİ ŞAHİT

 

Kahve çıkışı yorgun, yürüyorduk Aydoğdu'da, raylara yakın

Köpekler havlıyordu dayı uzaktan, ama kafamız kıyak

Neşeliydik, damarlarımızda gümbür gümbür akan kan

Nereden nasıl çıktı karşımıza, bilemedik körolası İshak

Avenesi yanında, Yarımağız Cengiz, Erol ve Mito

"Sakın", dedi Musa "bulaşmak yok, dayının emri, sakın!"

Dayanamadı yine de, bilirsin dayı, delidoludur Osman

Bastı kalayı, tutamadık ne yaptıksa, atıldı üstüne İshak'ın

Yumruk yumruktu, tokat tokat, kavga küfürdü ağız dolusu

Ad aldığıydı da Musa, sanki yarılmış bir denizin ortası

Birden parladı sustalı, kalleş İshak, nasıl da uzadı o kısa kolu

Koşarak kaçtı avene kestirmeden, Musa kan içinde yere yığıldı


Topal olayı eksik anlattı, ya unuttu tümden, ya şaşırdı

Bizden başka kimse görmedi çünkü o bir anda çıkan kamayı

Doğrudur, raylara yakın karşılaştık İshak'la, ama bunun öncesi de vardı

Kılıç atarken kahvede, İshak avenesiyle gelip alayımıza tehdidi bastı

Sabretti Musa, sustu, yüzüne bakmadı deyyusun, kaş bile kaldırmadı

Diş sıktı, aldırmadı, girdi de araya Kahveci Ali aldı götürdü, uzaklaştırdı

Oturduk beş-altı parti daha, yanık oynadık, kılıç attık, arada kafayı bulduk

Planladılar belki orada yolumuzu kesmeyi, o kadarını bilmiyorum artık

Doğrudur, raylara yakın rastlaştık, sayıca çoklardı, onlar dağsa biz tepe

Doğrudur, duramadı Osman, bilirsin hepimizden genç, hepimizden körpe

Kanı bir anda kaynadı, tutamadık, atıldı üstlerine, kavga dayı böyle başladı

27 Temmuz 2026 Pazartesi

İhvan-ı Müslimin'i 'içeriden' okumak

 Mısır'ın halk tarafından seçilmiş ilk Cumhurbaşkanı olan Muhammed Mursi'nin, batıcı-laik 'sözde' liberal gruplardan oluşan Temerrüt Hareketi'nin önayak olduğu, Suudi Arabistan, BAE gibi Körfez rejimlerinin mali ve siyasi olarak desteklediği bir koalisyon eliyle askeri darbe sonucu görevden uzaklaştırılıp tutuklanmasıyla dünya çapında eşine benzerine çok az rastlanabilecek ölçüde bir sivil itaatsizlik hareketi başlatan Müslüman Kardeşler Teşkilatı'na (İhvan-ı Müslimin) dair bilgilenmelerimizi yeniden gözden geçirme ihtiyacı hissettik.

İhvan-ı Müslimin'in Mısır'da gerek Albay Cemal Abdunnasır döneminde gerekse Enver Sedat döneminde gerekse de Hüsnü Mübarek döneminde karşı karşıya kaldığı ağır baskılara rağmen «silahlı mücadele» içine asla girmemeye özen gösteren bir çizgide hareket etmesine ve aktif toplumsal mücadelelerden çok sivil alanda oluşturduğu mekanizmalar (hastane, aşevi) aracılığıyla varlığını sergilemesine karşın, İhvan'dan kopan bazı oluşumların silahlı mücadele yöntemine başvurmasına aldanan birçok gözlemci, darbecilerle mücadelede İhvan için en büyük tehlikenin protestoların 'silahlı mücadele' düzeyine kayması olabileceğini belirtti sözgelimi. İhvan-ı Müslimin hareketinin ortaya çıkışından bugüne geçirdiği evreleri, yaşadığı baskıları ve bunlara verdiği tepkileri yeterince bilmediğimiz böylelikle ortaya çıktı.

TOPLUMSAL MESELELERE DUYARLILIK

1928'de Mısır'ın İsmailiye şehrinde dini bir ıslah hareketi olarak Hasan el Benna ve altı arkadaşının kurduğu Müslüman Kardeşler diğer dini cemaatlere nazaran baştan itibaren toplumsal meselelere duyarlı davrandı ve Mısır'ın sömürge altında yönetilmekten kurtulmasından Filistin sorununa kadar siyasi ve toplumsal birçok olayda tavrını çık ve seçik ortaya koyan bir hareket oldu. 

Türkiye'de 1960'lardan itibaren özellikle Seyyid Kutup (Kutup'un 150'den fazla eseri defalarca, farklı mütercimler tarafından Türkçe'ye kazandırılmıştır. Fizilal-il Kur'an adlı tefsiri ve Yoldaki İşaretler'i en çok okunan eseridir. Bunların yanısıra İslam'da Sosyal Adalet, İslam ve Kapitalizm Çatışması süregelen tartışmalara da hâlâ ışık tutacak kalibrededir. İslam ve Kapitalizm Çatışması'nın ilk müterciminin de Yaşar Nuri Öztürk olduğunu hatırlatalım) çevirileriyle dini bilgilenme sürecine katkıda bulunmuş bir hareket olarak İhvan'ın çağdaş Mısır tarihinde tuttuğu yeri Türkçe'ye yansıtan çok fazla eser yoktur elimizde. Hasan el Benna, Seyyid Kutup, Muhammed Kutup, Zeynep Gazali, Abdülkadir Udeh gibi birçok İhvan mensubunun eseri Türkçe'ye kazandırılmışsa da harekete ilişkin genel bir tarihsel değerlendirme içeren bir eserin olmayışı hiç kuşkusuz büyük bir eksikliktir.

Hasan el Benna, kendi eliyle kaleme aldığı ve Türkçe'ye M. Beşir Eryaysoy tarafından aktarılan Hatıralar'ında bütün samimiyetini kuşanmış bir halde 1940'lara kadar hem kendi fikri ve dini dünyasının oluşumunda önemli etkenleri anlamamıza imkan tanır, hem de hareketin fikri ve toplumsal zeminine ışık tutar.

İhvan-ı Müslimin'in ortaya çıkışına dair Hasan el Benna'nın hatıraları en önemli kaynak olmayı sürdürür. Bir dönem Mısır'da ikamet etmiş Ali Ulvi Kurucu'nun Hatıraları'nda da İhvan-ı Müslimin ve Hasan el-Benna hakkında gözlemler bulmak mümkündür.

EN ÇOK BİLİNEN ESER 'YOLDAKİ İŞARETLER'

İhvan-ı Müslimin'in 1950'lerden itibaren Mısır'ın siyasi sahnesinde önemli bir yer tuttuğu, 1952'de Cemal Abdünnasır'ın mensup olduğu Hür Subaylar Hareketi eliyle Kral Faruk'un devrilmesine katkıda bulunduğu, Abdülkadir Udeh'in Nasır'ın hukuk danışmanlarından biri olarak cemaat ile Nasır arasındaki iletişimsel irtibatı kurduğu kayıtlıdır. Ancak Nasır, kendi otoriter yönetimine karşı bir tehdit olarak gördüğü İhvan-ı Müslimin'i tasfiye etmek üzere çok ağır müeyyide ve baskılara başvurmuştur. Hasan el Hudeybi'nin Genel Mürşidliği yaptığı hareket bu baskılara karşı dönemin şartlarında Mısır halkının sergilediği duyarsızlığı da hesaba katan temkinli bir tavır geliştirmiştir. 27 Ağustos 1966'da Nasır tarafından idam edilen Seyyid Kutup'un gerek Yoldaki İşaretler'i gerekse Fizilal-il Kur'an'ı hapishane sürecinde yazdığını ve özellikle Mısır halkının İhvan'a yönelik olarak Enver Sedat'ın baskıcı uygulamalarına duyarsız kalmasına bir tepki boyutu içerdiğini söyleyelim. İhvan hareketi içindeki ilk fikri ve siyasi bölünme ve kopmalara da mesnet teşkil etmiştir Kutup'un eserleri. Kutup'un 'Yoldaki İşaretler' adlı eseri farklı ve zaman zaman birbiriyle çelişkili yorumlara da yol açmıştır. Bazı yorumcular Kutup'un halihazırdaki toplumu tamamen cahiliye toplumu olarak nitelediğini düşünerek 'tekfirci' bir bakış açısıyla Yoldaki İşaretler'i okurken bazıları ise varolan toplumdan uzaklaşarak 'uzlet' içinde olma önerisini bulmuştur bu eserde. Yoldaki İşaretler'i 'cihad' nokta-i nazarından değerlendirenler de olmuştur. Yoldaki İşaretler'i esas ittihaz eden, bu eserdeki İslam'ın ancak Müslüman bir cemaat içinde tam anlamıyla yaşanabileceği yönündeki tezini çıkış noktası alarak içinde yaşanılan toplumdan Müslüman Toplum'a hicreti strateji olarak benimseyen Mustafa Şükrü ve arkadaşlarının et-Tekfir ve'l Hicre, Salih Seriyye'nin liderliğini yaptığı Cihad hareketi, sadece fikri ve toplumsal düzeyde varlık gösteren ve siyasi çalışmalar bakımından herhangi bir aktiviteye sahip olmayıp ılımlılığı tercih eden Selefiler gibi gruplar Mısır'daki İslami akımların çeşitliliğini göstermesi bakımından önemlidir. Bu akımların çoğu yaygınlık kazanamamıştır. Salih el Verdani'nin 1990'larda Fecr Yayınevi tarafından basılan 'Mısır'da İslami akımlar' adlı eseri eksik de olsa İhvan-ı Müslimin ve sonrasındaki akımlarla ilgili bilgiler içermektedir.

Cemal Abdünnasır, Enver Sedat ve Hüsnü Mübarek dönemlerindeki baskı silsilelerine rağmen gerek Hasan el Hudeybi gerekse Ömer et-Tilmisani'nin Genel Mürşidliği altında İhvan-ı Müslimin'in ısrarcı bir şekilde temkinli ve ılımlı duruşunu bozmadığını bilmek gerekir. İhvan-ı Müslimin'in darbe protestolarına karşı benimsediği tutumun aynı pasif direniş geleneğinin bir parçası olarak değerlendirilmesi bu açıdan doğru olur. Hasan el Hudeybi'nin 'İslam Dünyasında İnanç Sorunları', Seyyid Kutup'un eserleri dolayısıyla çıkan tartışmalarda ılımlı bir tutuma işaret eder. Yine aynı şekilde Mustafa Şükrü'nün 1977'de Enver Sedat tarafından idam edilmesinin akabinde İhvan-ı Müslimin Genel Mürşidi olan Ömer et-Tilmisani'nin şiddet yanlısı görüşlere karşı geliştirdiği söylemler de aynı ılımlılık ve temkinliliğin tarihsel örnekleri arasında yer alır. (Yeni Şafak, 16 Eylül 2013)



23 Temmuz 2026 Perşembe

BİR DAVA ADAMI: M. ASIM GÜLTEKİN


Kendisini de pekâlâ dava adamı sayabileceğimiz merhum Akif Emre, ölümüne yakın bir dönemde, 2013'te kaleme aldığı "Dava Adamı" başlıklı bir köşe yazısında "Dava adamı dediğimiz bir model, fedakarlığın, fikir öfkesinin, samimiyetin, karşılıksız vermenin, paylaşmanın erdem olduğu bir insan modelidir. Kariyerizmin yer almadığı, ikbal hesaplarının yapılmadığı geçmiş ve yaşanan anla hesaplaşmanın yoğun bilincini yüklenen yüreklere işaret eden bir insan tipidir. Bir yanda varoluş bilincini diriltmeye çalışırken diğer tarafta çağdaş uygarlık adına çökertilen kurumların işlevini yüklenirler. Her biri birer okul işlevi görür. Bu ülkenin geleneğiyle, imanıyla, kültürüyle yeniden bağ kurmaya çalışırken inanmanın, bu topraklar için ne anlama geldiğini genç beyinlere zikrederler bıkmadan" satırlarına yer vermişti. Bu satırları okuduğumda aklıma ilk gelen birkaç kişiden biriydi M. Asım Gültekin. Elbette Akif Emre'nin yazısında Asım'ın bazı özelliklerini anlattığını doğrudan varsayabileceğimiz başka satırlar da bulmak mümkündü. Her ne kadar doğrudan Asım’ı kasdetmediği açıksa da en azından kendisinin, Asım’ın ve daha başka birçoklarının rahatça içinde yer aldığını düşündüğümüz bir tipolojinin ana hatlarını belirliyordu Akif Emre’nin bu yazısı.

Dava Okulunun Muallimiydi

O yazıyı "bir dava adamının yıllardır yayınlamadığı kitabını okumaya başlama"sının kendisinde uyandırdığı çağrışımlar sebebiyle yazdığını ifade ediyor Akif Emre. Akif Emre’nin bu ifadesinden çıkartabileceğimiz ilk sonuç belki de dava adamlarının çoğu kez kültür dünyamızda kitap vb. ilk elde somut sayılabilecek çalışmalarla görünür halde olmaktansa başka yollarla yer aldığıdır. Sözgelimi Asım da uzunca bir süre kitap yayınlamaktan imtina etti. Alışmak Ölümüne Karşı adıyla ilk kitabını epey gecikmeli bir şekilde 2015 yılında okurla buluşturmuşsa bundan. Ama Asım’ı birçok kitabın, birçok derginin yayınlanma serüvenin arka planında sezmek de mümkün. Dava adamlarının kitap-dergi vb. kalıcı somut eserlerin ortaya çıkarılmasına elverecek süreçleri kolaylaştırdığı, bu süreçlerde iş göreceklere el ayak olup yardımcı oldukları, onları yetiştirdikleri, böylelikle bu süreçleri mümkün hale dönüştürdükleri hiç ama hiç unutulmamalı. Bu nitelikleriyle okuldur onlar.

Asım’ın ömrü boyunca sürdürdüğü çabayı sadece kitap, sadece dergi yayıncılığıyla sınırlamak da haksızlık olur elbette. O gerçek anlamıyla bir muallimdi ve muallim olmasının bir neticesi olarak hayatımızdaki güzellikleri çoğaltma peşinde idi. Müslümanların mizah dergisinin olmamasına içerlemişse ne yapar ne eder mutlaka bir mizah dergisinin çıkarılmasına öncülük ederdi. Cafcaf böyle vücut bulmuştu mesela. Çevresinde toplanan gençlerin yeteneklerine uygun uğraşılar belirleme noktasında da Asım’ın ayrıca mahir olduğunu söylemek mümkün.

Vazifesi Okumak ve Okutmaktı

Asım için insanlar her zaman ikiye ayrılırdı: Müslümanlar ve diğerleri. Bütün güzelliklerin Müslümanlardan olduğu bilinciyle davranan Asım için güzellikleri Müslümanlar arasında yaygınlaştırmak hep ilk hedefti. Asım’ın kapsama alanına girmeniz için Müslüman olmanız yeterliydi. Sizden sadır olacak güzelliği yaygınlaştırmayı en önemli vazifesi olarak görürdü sözgelimi. Yanlışları ne kadar çok olursa olsun onun bir Müslümanı sevmesi için bir güzelliğin ondan sadır olması yeterliydi. O bu güzellikle anardı anacaksa o kişiyi. Yanlışları görmezden geldiği anlamına gelmezdi elbette bu. Elinden geldiğince bu yanlışları düzeltmeye çalıştığına şahidim en azından, lakin bir başkasına takdim ederken o kişiyi, yanlışıyla değil, güzelliğiyle aktarmayı tercih ederdi.

Hiç mi sevmediği kişi yoktu Asım’ın? Elbette vardı, ama sevmediklerini anmayı da sevmezdi Asım. Sevmediği kişinin güzel bir işi olur ve yanında o iş övülürse, o övgüyü yapana tavır koyan kimselerden de sayılmazdı. Sadece susar, dinlerdi o işle ilgili güzellikleri ya da o güzellikleri nasıl benimseyip çoğaltabileceğinin düşüncesi içine girerdi. Kolay kolay başkaları hakkında dedikodu ya da gıybet işitmezdiniz Asım’dan. Ne sevdiklerinin ne de sevmediklerinin kötü huyları hakkında konuşmayı tercih ederdi. Genel olarak sadece sevdiklerinin güzel işleri, güzel hasletleri süslerdi konuşmalarını. Yanında bir başkasını çekiştirmeye çalışırsanız eğer seviyorsa o kişiyi itiraz eder, onu çekiştirmenize engel olmaya çalışırdı; sevmediği birisi ise sadece dinlerdi, çekiştirmeye pek müdahil olmak istemezdi. Bu özellikleri sadece “kişi”ye, Asım’a özel saymak da mümkün değildi Asım’a kalırsa; Asım’ın dava adamlığına mekniydi bu özellikleri, dava adamlığının bir devamıydı.

Kitap Postası’ndan Cafcaf dergisine Dunyabizim.com internet sitesinden Sabah Namazı Platformu’na, Cahit Zarifoğlu anmalarından Safahat ve Muhammediye okumalarına kadar dikkat çeken birçok etkinlikte imzası vardı Asım’ın. Sadece bunlarla yetinmemiş, belirlenmiş bir kitap etrafında hemen her şehirde, yurtta okuma gruplarının oluşması için de çaba sarf etmişti bir ara. Teorisyen olmaktan çok pratik çözümler üretme noktasında etkin, teoride ve sözde kalan birçok şeyi hayata geçirmekte mahir bir kişilikti. Allah rahmet eylesin.

ASIM'IN KARA HABERİ

ASIM'IN KARA HABERİ

 

Rahmetli M. Asım Gültekin'i hemen hepimiz daha çok 'beyaz haberler'iyle bilirdik, merhum Cahit Zarifoğlu’nun Yedi Güzel Adam adlı şiirindeki “beyaz haberlerim var kardeşlerim” dizesinden mülhem; önce Yeni Şafak'taki köşesinde, sonra Gerçek Hayat dergisinde yazmıştı beyaz haberlerini Asım. Nerede hangi etkinlik varsa, kim nasıl bir güzel işe imza atmışsa bunu muhakkak ilk olarak Asım'dan, onun beyaz haberler’inden okur ya da işitirdik. 1985'lerden sonra ortaya çıkan, birçoğumuzun ilk gençlik yıllarında sürurla dinlediği ve 1990'larla birlikte 'yeşil pop' diyerek küçümsemeye başladığı marşlara yönelik yoğun ilgisiyle de tanınırdı Asım; başta Ömer Karaoğlu ile Eşref Ziya Terzi olmak üzere bu janrı icra edenlerin Müslüman muhitlerde hak ettikleri takdiri görebilmeleri ve yine hak ettikleri konumlarda olabilmeleri için verdiği mücadeleyle bu janrı severek dinleyenlere olduğu kadar, sonradan sevmese de ilk gençliklerinde hep bu marşlarla büyümüşlere de efsanevi bir kişilik olarak göründü.

 

Ayrıca merkezde ya da taşrada, her nerede olurlarsa olsunlar fanzin ya da dergi her ne çıkarırlarsa çıkarsınlar; söyleşi, konferans, etkinlik, sergi, okuma halkası vb’nden hangi yararlı işlere imza atan olursa olsun hep Asım’ın verdiği destek ve öğütlerle yol kat etti bir yerde. Gençlerin kitap okuması için gösterdiği gayretle de bildik Asım’ı. Gerçek bir muallimdi Asım, bağlısı olduğumuz davanın değerlerini asla bıkmadan usanmadan, gocunmadan gocundurmadan savunur, yaşatmaya uğraşırdı. Muallimdi dedik, ki zaten 2008'de de "Yılın Öğretmeni" ödülünü almıştı. Sezai Karakoç, Cahit Zarifoğlu, Mehmed Akif Ersoy gibi önemli isimleri hatırlardan asla çıkarmamamız gerektiğiyle ilgili her türlü faaliyette mutlaka onun da tuzu biberi olurdu, işin bir ucundan muhakkak o da tutardı.

 

Benim için böyleydi en azından. Sözgelimi 2002'de dünya gözüyle ilk kez Sezai Karakoç'u görmüşsem bu Asım sayesindedir; Cağaloğlu'ndaki Diriliş gazetesinin bulunduğu büroya çıkan merdivenleri biraz da onun zoruyla adımlamışımdır. Aynı gün İz yayıncılıkta Osman Bayrakdar, merhum Ahmet Şişman, Mustafa Ruhi Şirin ve İlhan Kutluer'le tanışmışsam Asım sayesindedir. Yine o gün rahmetli Mahmut Balcı'nın Cağaloğlu'nda Defne Han'da bulunan yayınevine uğramış, kendisiyle hasbihal etmiş, dertleri ve sıkıntıları kadar projelerini, hedeflediklerini de dinlemiştik... Asım, bildiğimiz Asım, her zamanki yol açıcı önerileriyle Mahmut abiye kısmen de olsa ışık olmuş, ışık tutmuştu.

 

Müslümanlar arasında iyiliklerin, güzelliklerin yayılması onun en büyük muradıydı. Bu yüzden Müslümanların ayrıştığı noktalara değil; üzerinde uzlaştığı, birleştiği noktalara dikkat eder, onları gürbüzleştirmeye, geliştirmeye uğraş verirdi. Çirkinlikleri değil, güzellikleri konuşmayı severdi Asım, elinden geldiğince dili döndüğünce hepimizi hayra teşvik eder, şerrden uzak kılmaya çalışırdı. Öyle ki handiyse "İttihad-ı İslam" idealinin yürüyen bir örneği gibiydi, kolay kolay başkası hakkında olumsuz bir söz duymazdınız Asım'dan; dedikodularla, söylentilerle vakit kaybetmezdi. Nerede ne yapılması gerektiğini kendine has o sağlam içgörüsüyle bulur, çıkarır ve yapardı.

 

Asım'ın beklenmedik ölümü sonrası dostlarının onunla ilgili düzenledikleri çeşitli etkinliklere dair Hakan Arslanbenzer "İnsanlar çok güzel andı Asım Gültekin'i. Ama son zamanında yalnızdı da hiçbirimizin haberi yoktu. Hepimiz Asım'ın bizden daha samimi arkadaşları var sanıyorduk. Halbuki yoktu. Bizdik hepsi. Bizim samimiyetimiz de bu kadarmış. Allah rahmet etsin. Allah çocuklarının yolunu açsın" şeklinde gayet yerinde bir mesaj yazdı sosyal medyada. Hakan'ın duasına iştirak ediyoruz elbette, mesajının işaret ettikleriyle birlikte. Ama Hakan'ın ifade ettiklerine birkaç ekleme de yapmak gerekiyor. Çünkü Asım'ın yalnızlığı sırf dostlarının samimiyeti ile alakalı da değildi, çünkü dışavurumcu bir kişilik değildi Asım; her ne kadar müthiş enerjik ve yapıcı biri ise de kendisiyle, içinde bulunduğu ruh halleriyle ilgili konuşmayı pek sevmezdi. Dostları, yani biz bir şekilde bunu sezecek donanıma sahip değildik. Ancak benzeri bir şeyi aramızdan herhangi biri yaşıyorsa bunu sezen biriydi Asım. Asım'ın gidişiyle belki biz Asım'dan daha yalnız kaldık. Uzaklarda da olsa her daim halimizi hatırımızı soran, yakına geldiğinde geldiğinden haberdar eden, size özel projeler üreten, bu projeleri yürürlüğe koymanıza elinden gelen bütün yardımları yapan bir dost. Başladığınız işi tamamlamak için ihtiyaç duyduğunuz ne varsa -teşvik başta olmak üzere- onu size temin için bütün gayretiyle uğraşan bir dost… Böyle bir dostu kaybetmenin başkalarını bilmem ama bana maliyeti büyük.

 

Diğer yandan Asım, Müslümanların, gençlerin, yazar çizer tayfanın sıkıntısı ile ilgilenmeyi, kendi sıkıntılarıyla ilgilenilmesine yeğ tutardı. Herhangi bir kişiye hiç mi kırılmaz, küsmez insan? Asım kimseye küsmezdi, kırılmazdı kolayına. Küsse, kırılsa bile en son o küsülen, kırılan kişinin haberi olurdu bundan, haberdar olduğunda da bu küslükle kırgınlıkla ilgili Asım’dan kendisiyle ilgili tek bir olumsuz sözün dahi sadır olmadığını hayret içinde fark ederdi. Mü’mindi çünkü Asım, kolayına kırılmazdı Müslüman kardeşlerine, aleyhlerinde kötü söz sarf etmekten -bazen onlar hak etse de- hep geri dururdu. Asım’ın cehdi mü’minliği içreydi, mü’minliği dolayısıylaydı. Bütün çabası, gayreti daha yaşanabilir bir hayat, ülke ve dünya özlemiyle yüklüydü. Maalesef bu özlem, gerçekleşebilmek için belki, aramızdan bir kurban seçti.

 

En son, pandemi öncesi bir sürpriz yapmış, Sabah Namazı Platformu dolayısıyla Aksaray’a giderken bir gün önce Konya’ya uğramıştı. Konya’ya uğramasının bahanesi hazırdı aslında, bir önceki gelişinde yeterince gezemediği Rampalı Çarşı’daki sahaflarda vakit geçirmek istiyordu bu kez. Birlikteydik. Bir sahafta epey bir müddet oyalandı. Birçok kitap buldu. Hafızamızı tazeleyen birçok kitap gösterdi bize ayrıca. Sahaftan zar zor çıkarabildik Asım’ı. Çıkmamak için elinden gelen çabayı da sarf etti aslında. Sahafın raflarını sistematik bir şekilde tarıyordu çünkü ve henüz taramadığı bazı raflar kalmıştı, onlara da bakmak muradındaydı. Ama vakit gecikmişti. Hüseyin beyle birlikte zor bela ikna ettik Asım’ı ve Mehmet Bakırcı hocanın evine yaptığımız kısa süreli bir nezaket ziyaretinin ardından Hüseyin beyin ikramına birlikte konuk olduk. Bu sohbetin dünya gözüyle Asım’ı son görüşüm olduğuna hâlâ inanamadığımı da söylemek zorunda hissediyorum kendimi.

 

Beni bağışla, bu vefasızı bağışla kardeşim…

YERLİLİĞİN İLK ŞARTI: BAĞLAMA

Önceki akşam, Selçuk Üniversitesi’nin değerli akademisyenlerinden Prof. Dr. Memduh Gezici beyin davetiyle Türkiye Yazarlar Birliği Konya Şubesi’nin yeni binasında yine değerli şair ve yazarlarımızdan Murad Kapkıner ve Ragıp Karcı ağabeylerle oturduk.

Bir grup üniversite öğrencisi de hazır bulundu mecliste.

Murad Kapkıner’e ait divan sazını aldı eline Ragıp abi.

Sözü Murad abiye bıraktı.

“Dökme zülüflerin”den Yozgat sürmelisine, Ali Ekber Çiçek’e ait Haydar Haydar’dan diğer gönül akoru türkülerimize uzandık.

Ragıp Karcı, 1963’te darbe girişimi sonrası idam edilen Harp Okulları Komutanı Talat Aydemir’in o meş’um girişimi sonrası askeriyeden uzaklaştırılan biri.

Ancak bu konuda asla ağzından tek kelime bile alamayacağınız biri.

Belki kendini o olayın kurbanlarından biri olarak gördüğü için, belki o meş’um olayla hayatının sonraki bütün akışı değiştiği için.

Yine de ilim ve irfan dolu.

Ehli saz.

Bağlama ustası.

Her iki anlamda birden.

Yani hem bağlama aletini imal edebiliyor hem de virtüöz derecesinde icra edebiliyor.

Necip Fazıl Kısakürek, Fethi Gemuhluoğlu, Sezai Karakoç, İsmet Özel, Alaeddin Özdenören, M. Akif İnan önceki akşamki sohbetimizde gerek muazzez hatıralarıyla gerekse eserleriyle dilimizdeydi.

Gah onlarla arasındaki ilişkilerin boyutlarını örnekledi Ragıp abi, gah eserlerinde gördüğü bazı kusurları gerçek bir münekkit olarak işaretledi.

Ragıp abinin Necip Fazıl Kısakürek’ten, Fethi Gemuhluoğlu’ndan aktardığı hatıraların bir şekilde kayıt altına alınması gerekliydi.

Belli mi olur, belki bir gün Ragıp Karcı anılarını kaleme alır ve biz de birinci ağızdan bu anıları okuruz.

Ama benim önemsediğim yaklaşımlarından biri şuydu Ragıp abinin.

Gençlere “Ya türkü söyleyin ya türkü dinleyin. Çünkü türkü söylemek/dinlemek bizim bir gönle sahip olduğumuzun ve bu gönlün de bu toprakların gönlü olduğunu idrak etmenin en sade yolu” dedi.

Bir süredir ülke siyasal gündeminde dile getirilen yerli ve milliliğin ilk şartının da bu olduğunu vurgulamamıza fırsat verdi Ragıp abi: Bağlama, yerliliğin ilk şartıdır!

DOLU DOLU BİR YAZ NASIL YAŞANIR?


 

Okullar tatil oldu, öğrenciler bütün bir okul döneminde sergiledikleri performansı ölçen karnelerini aldılar, başarı seviyelerini anne ve babalarıyla birlikte gördüler ve artık yaz tatilinin boşluğuna dalmaya başlayabilirler.

     

     Seçenekler de vakit kadar bol

Birçok öğrenci bu boşluğu ailesinin, okulunun ya da yakın çevresinin düzenlediği çeşitli aktivitelerle dolduracaktır: Ya ailenin çıkıp geldiği topraklara sıla-i rahim ziyaretinde bulunacak, böylelikle memleket ahvalini daha yakından tanıma fırsatı edinecek; ya da yine ailenin medar-ı maişet derdiyle kopup geldiği topraklara olan özlemini dindirme girişiminde onlarla birlikte aynı sızının kendisine değen yanlarını keşfedecektir.

Bazı öğrenciler okul sonrası düzenlenen çeşitli kurslarla okulda edindiği bilgileri takviye etmeye gayret edecek, büyük bir çoğunluk ise yazları açılmaya başlayan dini kurslarda hem Kur'an-ı Kerim okumayı hem de dini bilgilerini geliştirmeyi hedefleyecektir.

Gurbette okuyan öğrenciler -ki genelde üniversiteli ya da liselidirler- için ise tatiller aileleriyle hasret gidermenin belki de en önemli vesilesidir. Ailelerine, çocukluk arkadaşlarına kavuşan bu gençlerin ne sevinçlerine ne de yapmayı tahayyül ettiklerine bir sınır çizmek ise elbette mümkün değildir.

 

En zorlusu tatilde bile çalışmak!

Bir de elbette yaz tatillerinin boşluğunu seyyar satıcılık, tezgahtarlık, garsonluk, amelelik vb. bazı gelip geçici işlerde çalışarak geçirmek zorunda olanlar vardır. En zorlusu da bu olsa gerektir: Kışları okul okumak, yazları ise okul için harçlık kazanmak gayesiyle çalışmak zorunda olmak! Yazı özgürlük olarak kavramayacaktır elbette bu gençler.

Bütün bir yaz boşluğunu ne memleket ziyareti ne takviye kurslara katılma ne ailesiyle birlikte vakit geçirme ne de çalışma mecburiyetiyle geçirmeyecek olanlar da vardır elbette. Bunların büyük bir çoğunluğunun bütün bir yazı ailelerinden gizli saklı bilgisayar ve internet oyunlarıyla geçireceklerini ya da arkadaşlarıyla birlikte düzenleyecekleri bazı aktivitelerle dolduracaklarını varsaymak mümkün.

 

     Rutin dışına çıkmayı öğrenin!

Bütün bu ihtimaller ve varsayımlar arasında yine de yaz tatilinin öğrenciler için belli bir rutinin dışına çıkma özgürlüğünü sağladığını vurgulamalıyız. Bu rutin dışılık, haftanın beş günü okula gitme, diğer zamanları da ders çalışma ve ödev hazırlama ile geçirme zorunluluğundan kurtuluşu getiriyor elbette. Gelişim çağlarında kendilerine ayıracakları vakitleri artıran bu rutin dışılığı nasıl değerlendirecekleri konusunda onlara yardımcı olacak ebeveynleri ya da başka rehberleri de olacaktır muhakkak öğrencilerin. Fakat bir insan için en iyi rehberin hemen her zaman en yakın arkadaşları olduğunu da unutmamalı. Arkadaşlıklarını çoğaltan, zenginleştiren gençler elbette bu tatillerden en fazla kârı da elde etmiş olacaklardır. Bu kârın gerçek bir kazanım olması ise kurulacak arkadaşlıkların doğruluk ve sağlamlık ölçütlerine bağlı kalacaktır. Arkadaşlık etmek kadar, hangi amaçla arkadaşlık edildiğinin de önemi böylelikle daha iyi kavranacaktır.

Çocukluğun, öğrenciliğin, gençliğin mutena zamanlarıdır yaz ve elbette onun tatili, boşluğu. Onlara bu tatili nasıl geçirmeleri gerektiğini anlatan, öğütleyen büyüklerin göz ardı etmemeleri gereken şey, sadece kendi geçmiş zamanları, geçmiş tecrübeleri, geçmiş düşünceleri değildir bu sebeple.

 

Gelin tanış olalım!

Gençlerin yaz tatillerini farklı meslek gruplarından insanlarla tanışıklıklarını geliştirmek için bir fırsat addetmeleri de mümkün ve hatta gerekli. Sanayici olarak tanıştıkları ağabeylerin onların atölyelerinde ya da fabrikalarında ham maddenin nasıl şekil aldığını görecekler çünkü ya da bir terzi tanıdıkları olursa onun ısmarladığı çayın yanında, el maharetiyle kesilen kumaşın nasıl insan bedenine en uygun şekilde dikildiğini...

Mimar ya da mühendis tanıdıkları sayesinde masalar üzerine serilen aydıngerlerin birer binaya dönüşeceğine şahit olacaklar. Müşteriye kitap satmaktan çok insan yetiştirme gayreti olan kitabevi sahipleriyle tanışmanın lezzetini tadacaklar. Yahut tanıdıkları kişi bir avukatsa, gerçekten yaşanmış birçok insan dramını dinleyecek, birçok tecrübeyi bizzat yaşamaya gerek kalmadan öğrenecekler.

Başları sıkıştığında uğrayabilecek mekanlar ve dostlar da edinmeliler elbette. Her biri ayrı bir bilgedir dostların, yeter ki yaşadıklarını paylaşacak yakınlık kurulabilsin her biriyle. Yazarlardan, aydınlardan, gazetecilerden daha çok hayat tecrübeleri vardır birçok insanın ve inanın onlar birçok yazardan, hocaefendiden, entelektüelden daha çok hayata tutunmayı sağlayan, kibirden uzak, en içten addedilebilecek öğütleri verir!

Yaz, sadece öğrencilerin, sadece gençlerin değil; boş vakte sahip hemen her insanın gönlünde taşıdığı hazineyi zenginleştirmenin yolunu sunar; o yolu görebilene tabii!

19 Temmuz 2026 Pazar

TÜRK TARİHİ ANADOLU’YA SIĞAR MI?

 “Türk tarihi” mümkün mü?

İlkin başlığımızdan başlayalım: “Türk tarihi” deyişi genelde Anadolucular için muğlak ve kabul edilemezdir. Sözgelimi, 1924 yılında çıkmaya başlayan Anadolu mecmuasında “Milli Tarihimizin İsmi” adlı bir makale yayınlayan Mükrimin Halil Yinanç için Türk tarihi “Anadolu Tarihi”dir. O, Selçuklu Türkü, Osmanlı Türkü gibi kullanımları eleştirerek Anadolu’yu bir hanedan tarihi ile eşleştirmenin yanlış olduğunu, milli tarih kastedilerek en fazla “Anadolu Türkleri Tarihi” denebileceğini ileri sürer. Yinanç’a göre, ırk birliği, ulus birliği biçiminde değerlendirilmemelidir. Türk Tarihi adlandırmasıyla dünya üzerindeki bütün Türk oluşumlarının tarihinin kastedildiğini vurgulayan Yinanç bir Türk devletinin vatanı olması dolayısıyla Anadolu topraklarında yaşanan tarihin Anadolu Türkleri Tarihi ya da Anadolu Tarihi biçiminde adlandırılması gerektiğini düşünür.

Aynı adlandırmaya Nurettin Topçu’da da rastlamak elbette şaşırtıcı değildir. Topçu Yarınki Türkiye adlı kitabında yer alan bir makalede şöyle der sözgelimi: “Bizim milletimiz, Orta Asya’dan kaynayan Türk ırkından çıkmış ve dokuz yüz yıl önce Anadolu’da kurulmuştur. İlmi adı ‘Anadolu Türkleri Tarihi’ olan bu tarih ve bu millet, Türk ırkından ayrılan Oğuz boylarının Müslüman olarak Anadolu’ya yerleşmesiyle başlamış oldu. Göçebe olan Türkmen Anadolu’da toprağa yerleşti; cenkçi iken çiftçi oldu. Şamanlıktan kurtulup İslâm’a sığındı… Dokuz yüzyıldan beri Anadolu’da yaşayan millet İslâm’ın sinesinde yaşayan bu çiftçi millettir.”

 

Milli Tarihimizin Coğrafyası Yoksa Belirsiz mi?

Anadolu Türklüğü’nün tarihini Malazgirt zaferi öncesinden başlatan Yinanç beş zamansal dilimle, yani sügar valileri (Abbasi halifeleri döneminde Anadolu’daki Türkler), Al-i Selçuk, Tavaif-i Müluk, Al-i Osman ve Cumhuriyet dönemi olarak belirlediği yaklaşık bin 200 yıllık bu dönemden milletleşme bakımından çok da emin değildir. Çünkü başka bir çalışmasında “…bin yıllık tarihe ve meydana getirilmiş olan hazır bir vatana mâlik olan milletimizin diğer Türklerden ayrı ve müstakil bir devlet ve tarihi vardır” ifadelerini de kullanır. Malazgirt zaferiyle başlayan milli tarih, coğrafya temellidir; lakin coğrafyanın kendi tarihi ile milli tarih pek örtüştürülmez. Malazgirt Zaferi’ni milli tarihin miladı kabul eden Yinanç, Anadolu’daki Türklerin tarihini, Hititler yahut Anadolu’ya eski çağlarda göçmüş Turanî halkları esas alarak başlatmayı peşin peşin reddeder. Anadolu’ya Maveraünnehir’den Anadolu’yu fethedebilmek için Abbasiler tarafından gönderilen Türk askerlerinin yerleşimi de Anadolu Türklüğü’nün başlangıcında yer almaz. Bu dönem ancak Anadolu’nun fethine ve Türk yerleşimine hazırlık olması bakımından bir zemindir Yinanç’ın gözünde. Bu tarih kurgusunun yol açtığı ilk şey Anadoluculuk tarafından önemsendiğini inkâr etmeyeceğimiz tarihsel süreklilik fikrinin inkarını içermesidir. Milli tarihi coğrafya zemininde temellendirmek isterken Anadolucular tıpkı eleştirdikleri Turancılar ve İslamcılar gibi realiteden kopar ve İslam medeniyet havzasıyla Türk dünyasından kopmak, tarihi çevreye bigâne kalmak gibi bir sonuca yol açarlar. Anadolucular, tarih boyunca ve hemen bugünkü sınırlarıyla çevreden, İslam aleminden ve Türk dünyasından yalıtılmış bir Anadolu tasarlar.  Yinanç’ın eserlerinde karşılaşılan bu ikirciklilik ve belirsizlik Anadolu Türkleri Tarihi’nin yaşandığı coğrafya, yani Anadolu için öngördüklerinde izlenebilir. Yinanç Anadolu Türklerinin fütuhat ve tavattunlarına ait bütün olayları Anadolu Türklüğünün tarihi içine dercetmekte, bu bakımdan Rumeli, Mağrip, Mısır ve Yemen gibi uzak coğrafyaları da pekâlâ bu tarihin konusu olabilecek bir içeriğe sahip kılmaktadır. Bu durumda Anadolu’nun sınırlarını belirleme sorunu ortaya çıkmaktadır: Hakikaten Anadolu nerede başlamakta ve nerede bitmektedir? Tarihsel kurgu kendine Anadolu coğrafyasını merkez edinmiştir de bu Anadolu nerededir?

 

     Nurettin Topçu’nun aradığı sentez

Süleyman Yalçın önderliğinde Aydınlar Ocağı tarafından 12 Eylül rejimine önerildiği ifade edilen Türk-İslam sentezinin ilk izlerine özellikle Nurettin Topçu’nun eserlerinde rastlanır. Milliyetçiliğimizin Esasları adlı eserinde “Anadolunun toprağı kanlarıyla yıkanan ecdadın ruhundan gelen ilham sayesinde, şuurlu zümrede İslam’ı Anadolunun tarihi ile içtimai yapısından ayırmayan gerçek sezgi hayat buldu. Anadolucular, gerçek milliyetçiliğimizi bin yıllık tarihimizden çıkararak onun kalbine İslam’ı koydular. Turancıların maddeci ütopizminin ve altı okların kaba realizmine karşılık Anadoluculuğun getirdiği ruhçu idealizm, coğrafyanın gerçeğinde ebediliğe göz koyan ruhların selamet davasını yaşatıyordu. Evvelkiler gibi o bir inkâr davası da değildi. Belki bin yıllık tarihin ruhundan sızan ilhamın mahsulü olmuştu. Gönülleri Cengiz Han’a değil Yıldırım Han’a, vicdanları boşluğa değil ebedîliğe götürüyordu. Bu ruhçu milliyetçiliğin temellerini Melikşah’ın ve Mevlana’nın, Yunuslarla Yavuzlarla kurduğu kabul edilmelidir” diyerek hem Turancı Türkçülüğü hem de CHP’yi eleştiren Nurettin Topçu, Anadoluculuğa üfürdüğü ruh ile Türk ülkesinde Türklükten ayrı bir İslam hayali kurmanın dar görüşlülük olduğunu da addeder. O handiyse Anadolu coğrafyasında Türklük ile İslam’ın olağandışı bir sentezine ulaşmış gibidir.

Bütün Anadolucular gibi ırk ile milleti birbirinden ayırt ederek düşünen Topçu Anadolu’ya gelen Türklerin, Etilerin medeniyetini kabul edip kendilerinden öncekilerin tekniğini aldıklarını ve çiftçi olduklarını söyler. Topçu elbette çiftçi bir Eti’yi, bozkırların savaşçı-göçmen Türk’üne yeğleyecektir. Şu sözler O’na aittir: “Eti çocukları, bugünkü Anadolu köylüsünün ilk kökleridir… Kısa boylu, tekerlek, yanık yüzlü, sakin alınlı Eti çocuğu gibi, bugünkü Anadolu’nun çocuğu olan kuru, yanık yüzlü…” Topçu, yine de “Soyumuz, Oğuz çocuklarının, Anadolu’nun dokuz yüz yıllık tarihi içinde bu topraklarla eriyip aslını kaybetmeyen Türk soyudur” demeyi de ihmal etmez, Etilerden Türkmenlerin sadece tekniği aldıklarını, aralarında herhangi bir kaynaşma olmadığını vurgulamaya gayret eder.

Yahya Kemal Beyatlı, Ahmet Hamdi Tanpınar, Mehmet Kaplan’dan Hilmi Ziya Ülken, Mehmed Halid, Mükrimin Halil Yinanç, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Nurettin Topçu’ya kadar hemen bütün Anadolucu’larda -özellikle erken dönemlerde- Anadolu’nun esas unsuru kabul edilen Oğuz Türklerinin birbirinden ayrı tutulup zaman zaman Büyük Selçuklular ile Anadolu Selçukluları arasındaki ilişkinin ailevî yakınlığa indirgendiğini, Irak, Suriye ve Kafkasya’da yaşayan Türklerin Anadolucuların kurgusunu oluşturdukları milletin dışında tutulduğunu vurgulayabiliriz. Yunus Emre’nin yanında Ahmet Yesevi ismine kolay kolay rastlanmamasının bir sebebi sayabiliriz bu durumu. Coğrafî ayrılıklar, bazen mezhep ayrılıklarıyla, bazen de İngilizlere atıfla, anavatan ile müstemlekeler arasında yapılan bir ayrımla destekleniyordu. Anavatan dışındaki Oğuz Türkleri de müstemleke ahalisi durumuna indirgenebiliyordu.

 

Topçu’nun icadı: Türk-İslam sentezi

Yine de Nurettin Topçu’da Remzi Oğuz Arık, Hilmi Ziya Ülken, Mükrimin Halil Yinanç, Ahmet Hamdi Tanpınar, Yahya Kemal Beyatlı, Mehmet Kaplan, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu gibi Anadoluculara nazaran İslamiyet vurgusu daha belirgindir. O, milliyeti “soy”, toprak ve iktisattan oluşan maddi unsur ile din, dil, dilek birliğinden oluşan manevi unsurun birleşiminden ibaret sayar. Topçu bir yerde millete dini bir nitelik yükler ve şu sözleri kullanır: “Malazgirt’ten Sakarya’ya kadar mukaddes toprağa ruhlarını karıştıran ecdadın emaneti olan millet; zulmü de cehaleti de kabul etmek istemeyenler ona ne ad verirlerse versinler; toprağıyla, ahlâkı ve imanıyla, kaderi ve gerçek iradesiyle Anadolu Türk milletidir.”

İlginçtir, Topçu Anadolu’ya yerleşmeden önceki Türkmenlerin hayatlarını “anavatanı olmayan, dünün ve yarının hesabının kendisinden sorulmadığı yerlerde macera arayan ve yağmacılıkla yaşayan, zorbalık” hayatı olarak değerlendirmekte beis görmez. Hatta Topçu’ya göre, Anadolu’ya yerleşmiş Türkmen, toprağa bağlandıktan sonra Arap ve Orta Asya Türkü gibi göçebe olmaktan çıkıp sorumluluk sahibi olmuştur, “…bugün Anadolunun kendi milleti olan çiftçi köylüye, Orta Asyadaki türkmenin çocuğu demekten ziyade, Anadoluda yaşamış ve Anadoluyu kurmuş, ilerletmiş kavimlerin çocuğu, Anadolu tarihinin çocuğu demek daha doğru olur.” Asıl milli tarihi Türk’ün Müslüman oluşuyla başlatan Topçu “Anadolu’nun bizim olan tarihinde ona yeniden ruh ve hayat veren İslâm dininin ve bunu Anadolu’ya getiren Türkmen’in rolü büyüktür. Onun içindir ki biz millî tarihimize, Anadolu’da ilk medeniyetlerin yaşadığı devirlerden, yani binlerce sene evvelden başlayacak yerde, Anadolu’ya Türk unsur tarafından İslâm ruhunun saçıldığı devirlerden yâni bin yıl evvelinden başlıyoruz. Bu el bu ruhla Anadolu’da buluştu. Türkmen’i de, İslâm dinini de Anadolu’da tanıdık. Bunlar, Anadolu’da bizim oldular. Anadolu’nun Müslüman olan Türkmeni bizimdir. Onlar, Anadolu’ya yerleşirken, Anadolu binlerce yıllık tarihe ve zengin medeniyetlere sahib olmuştu. Türkmen’in Anadolu’ya getirdiği bir inkılâptır, yeni bir ruhtur. İslâm olmadan evvelki Anadolu bize benzemiyor. İslam onun ruhunu değiştirdi. Bu ruh başkalığı sebebiyle Anadolu’nun İslam’dan evvelki hayatını benimsemiyoruz” demekten kendini alamaz.

 

Osmanlı nefreti Batılıları kıskandırır!

Gerek Yinanç’ta gerekse Topçu’da kaygısını asla göremeyeceğimiz şey tarihsel bütünü kaybetme tehlikesidir. Bu isimler, Cumhuriyetçi Türk Tarih Tezi’nin etnik kökene dayalı tarihyazımına karşı coğrafyayı kutsayarak, bu coğrafya üzerinde ortak bir yaşam süren insanları dini ya da milli sezişlerle birbirine bağlayan mistikliğe yol göstererek siyasal pratikler oluşturmaya çabalar. Ayrıca her iki isimde de Osmanlı münafereti dikkat çekmektedir.

Osmanlı hanedanlığı Mükrimin Halil Yinanç için çoğunlukla Anadolu’nun ihmal edildiği dönemlerdir. Ona göre Osmanlı hanedanı yüksek Türk seciyesini kaybetmiş, yönetim devşirme unsurlara bırakılarak Türkler devletten dışlanmış, hatta devşirmeler intikam amacıyla zaman zaman Türkmenleri ezmiş, Türkmenler sık sık kozmopolit sayılabilecek Osmanlı’ya karşı ayaklanmış, Türk kanı anavatan dışında kalan bölgeler için boş yere akıtılmıştır. Çandarlı Halil Paşa’yı idam ettirerek Çandarlı sülalesini devlet kademelerinden uzaklaştıran Fatih Sultan Mehmed’in, İstanbul’un fethinden sonra artık devleti Anadolu beyleriyle birlikte yöneten bir Türk hakanı ve millet reisi olmadığı, müstebit bir Roma imparatoru olduğu iddiası da Yinanç’a aittir. O, özellikle Kanuni’den itibaren Türklerin devlet yönetiminde görünür olmaktan çıktığını ve devletin kapıkulları tarafından idare edildiklerini düşünür. Mükrimin Halil’in bir diğer eleştirisi de padişahların Müslüman hükümdarların kızlarıyla evlenme ve kızlarını, kız kardeşlerini İslam ve Türk hanedanına mensup prenslere verme âdetinden vazgeçilmiş olmasıdır. Çünkü Yinanç, padişahların artık devşirme kökenlilerle evlenmeye başladıklarını, kızlarını ve kız kardeşlerini kendi kölelerine, devşirme çocuklarına verecek kadar bayağılaştıklarını düşünür.

Nurettin Topçu’nun Osmanlı hakkındaki olumsuz görüşleri de Yinanç’ın uzağına pek düşmez. Topçu da Yeniçeri Ocağı’na Müslüman edilerek alınan Hıristiyan unsurların milletimizin başına bela olduğunu, koca bir millet kuran tertemiz Türk hanedanının sarayının, zehirli çember gibi devşirme vezirler tarafından sarıldığını iddia eder. Dahası, milletin ana soyuna dışarıdan karışanların onun geçmiş ve geleceğine ait mesuliyetlere sahip olmadıkları için o millete –ana soya- zehirleyici etki yaptıklarını, felaket getirdiklerini düşünür. Osmanlı İmparatorluğu bünyesinde görev yapmış olan Sırp, Arnavut, Arap ve Çerkez kökenlileri de Müslümanlık kisvesi altında böylesi bir eylem içerisinde bulunmakla suçlar.

Topçu ve Hareket ekolünün Osmanlı’ya yönelik eleştirileri sadece siyasi ve idari boyutlarda kalmaz, sanat ve edebiyat da bu eleştirilerden nasiplenir. Sözgelimi 1939 tarihli bir yazısında Topçu, Divân, Tanzimat ve Servet-i Fünun edebiyatlarını Anadolu’nun milli değerlerine yabancı, başka bir alemin ürünü olarak değerlendirir. Divan edebiyatını çürümüşlüğün sembolü addeden Topçu, başka bir yerde, “Hâmid Afrika ile Asya’da mevzularını aramayıp da, Malazgirt’de, Antakya muhasarasında, Ankara meydan muhaberesinde veya Niğbolu’da arasaydı, eserleri milli olurdu, hem de ebedî olurdu” demekten kendini alamaz. Edebiyatta olduğu gibi musikide de Şark ve Garb musikisi diye bir ayrımın olmadığını vurgulayan Topçu, “Alman’ın Alman musikîsi, İtalyan’ın İtalyan musikîsi yaptığı gibi, Türk insanının da Türk ruhunun seslerini yansıtacak milli bir musiki”ye ihtiyacı olduğunu belirtir. Mimaride de Osmanlı mimarisine dönük eleştirileri vardır Topçu’nun. “Yığın halinde, dev gövdeli, ruhsuz galeri mimari üslubu” olarak nitelediği yaklaşımın Anadolu Türk mimarisini yansıtmadığını düşünen Topçu için Türkiye’nin “milli” mimarisini Selçuklu mimarisi ve kervansarayların üslubu temsil eder.

Deyim yerindeyse Anadolucu kavrayışta “ben” 1071’den sonra Anadolu’yu kendine yurt edinmiş Müslüman Oğuz Türk’ü yani “Anadolulu”dur. Osmanlı bürokratik aygıtında görev alan devşirme kökenliler, Çerkez, Tatar, Arap bürokratlar ile Rumeli’den Anadolu’ya göç etmiş olan muhacirler son tahlilde bu toprakların öz evlatları olarak asla kabul görmezler. İçlerinde Müslüman ya da Türk soyundan olanların bulunuyor olması da Anadolucular için “öteki” oldukları gerçeğini değiştirmez.

 

“Yerli” sosyo-politik travma

Birinci Dünya Savaşı’nın kaybedilmiş olması ve “elde kalan son vatan parçası olan Anadolu’nun” Kurtuluş savaşı ile kurtarılması olaylarının karakterize ettiği sosyo-politik travmanın etkisi altında geliştirilen Anadoluculuğun, merkezi güçlendirmek için inşa ettiği tarih tasavvurunun bu sosyo-politik travma ile mücadele etmek bir yana daha da kuvvetlendirdiğini düşünebiliriz. Anadolucu tarih tasavvuru ile “tarih denizi”ndeki Türk tarihi Anadolu yarımadasına hapsedilerek parçalanıyor, bir köksüzlük ve yalnızlık hissi oluşuyor. Hatta Selçuklu tarihi ve Oğuz Türkleri bile bu parçalanmadan nasiplerini alıyorlar. Yinanç ve Topçu’da kuvvetlenen Osmanlı karşıtı tavır, çokça önemsenen bin yıllık Anadolu tecrübesi ile uyuşmazlığı bir yana, Anadoluluk üzerinden kolektif bir kimlik oluşturmaya da mümkün görünmüyor. Anadolu’da yaşayan halkın el’an heterojen unsurlardan oluştuğunu göz ardı eden yaklaşım bir üstkimlik olarak kurguladığı Anadoluluğu da imkansızlaştırdığını fark etmiyor. Sözgelimi Azerbaycan Türklüğü ile Anadolu Türklüğünün aynı milletten olmadıklarını vurgulamak için mezhep farklılığını gündeme getirmek kendiliğinden Nihal Atsız’ın eleştirilerine konu olacak şekilde Türkiye’deki alevi vatandaşları Türk saymamaya kadar varabilir. Anadolu’nun Türklerden önceki halkıyla herhangi bir kaynaşma olmadığını öngören yaklaşım Türkiye’deki farklı etnik unsurların hemen tamamını Anadolulu üst kimliği ile toparlarken bu üst kimliğin asli içeriğini Müslüman Oğuz boyuyla sınırlamaya çalışmak da açık çelişkiye yol açıyor.