Halil İnalcık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Halil İnalcık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mayıs 2020 Salı

Osman Beg'e karizma sosyolojisi perspektifinden bakış

Coğrafyası üzerinde 600 yıl hüküm sürmüş bir devlet olan Osmanlı Devleti’nin kuruluşu hakkında tarih literatüründe öteden beri süregelen bir tartışma vardır. Bu devletin kuruluşuna etki eden temel sebepleri soruşturan bu tartışmada hâkim paradigma her ne kadar Köprülü-Wittek tezi olarak görünse de bu tez de nihai kertede kuruluş sorunu etrafındaki birçok meseleyi bir çözüme bağlayamaz. Nasıl olmuştur da 14. yüzyıl Anadolu’sunda Moğol işgalcilere tabi konumdaki Türkiye Selçukluları devletinin yıkılışının ardından kurulan küçük beyliklerin en Batı ucunda yer alan görece en zayıf ve güçsüz obadan 600 yıl boyunca Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarının üçünde de etkili bir devlet çıkabilmiştir? Niçin Karamanoğulları ya da başka bir beylik değil de söğüt ve Domaniç civarında yurtlanmış bu küçük beylik hem Anadolu’nun birliğini sağlayabilmiş, hem Avrupa’nın içlerine kadar uzanabilmiş, hem de Akdeniz’i neredeyse bir Türk gölü haline çevirmiştir? Bu devletin kurucusu Osman Beg kimdir her şeyden önce? Etrafında birçok efsane, mesel, rivayet dönen Osman Beg’in isminden inancına, mensup olduğu soydan arkadaşlarına kadar birçok konu bu tartışmalar esnasında da sorgulanır. Öyle ki bazı araştırmacılar onun asıl isminden bile şüphelenir, Otman Beg diye bile telaffuz eder bu ismi.
Dünya çapında ünlü Osmanlı tarihçisi Halil İnalcık’ın öğrencilerinden biri olduğunu bildiğimiz Doç. Dr. Uğur Altuğ, Osman Beg etrafında gelişen efsanevi anlatımları konu edindiği çalışmasında onun karizmatik bir lider olarak ortaya çıkmadan önce o dönemki Anadolu’nun siyasal, sosyal, kültürel ve dini ortamından Osman Beg’in ailesi, arkadaşları ve mücadelesi esnasında sık sık karşılaşmak zorunda kalacağı diğer toplumsal zümrelerle ilişkisini, Söğüt ve Domaniç’te yerleşmiş Kayı boyuna beğ seçilmesinde etkin olan temel sebepleri, kimi küçük kimi büyük savaş ve çatışmalarda sergilediği askeri strateji ve dehasını araştırıyor.

Cesaret, öngörü, sağduyu
Osman Beg’in kurduğu beyliğin bağımsızlığı ve devamı için benimsediği kurumsal yapılanma ve nüfus politikalarını da araştırmasında ele alan Altuğ, onun bu politikalarının Bizans tarihçilerinde oluşturduğu yankılara karşın Selçuklu kamuoyunda niçin bir karşılık bulamayıp görmezden gelindiğine de bir cevap üretmeye çalışıyor. Osman Beg efsanesini kökleri Max Weber’in karizma sosyolojisine uzanan bir perspektifle ele alan Altuğ, konuyu gerek arşiv belgelerine gerekse en eski ve en yeni kaynaklara dayanarak zaman, mekan, ortam ve kurumsal yapılanma süreçleri bakımından irdeliyor. Osman Beg’in sevk ve idare kabiliyetinden, atılganlık, cesaret, öngörü, sağduyu, adalet gibi özelliklerine, Osmanlı Devleti’nin kuruluş aşamalarında etkili olmuş birçok faktörü araştırmasında yer veren Altuğ, onun hem karizmatik hem de yer yer otoriter bulunabilecek şahsiyeti sayesinde geniş kitleleri bu devletin kuruluşuna nasıl kattığını da açıklamaya çalışıyor. Altuğ’un araştırması alandaki tartışmalara uzun boyluca yer vermeden kesinleşmiş sayabileceğimiz bilgileri bize aktarması bakımından son derece önemli. İnalcık’ın Osmanlı Devleti’nin kuruluş sürecinin cereyan ettiği sahalarda 2000’li yıllarda yaptığı toponomi çalışmalarına da katılmış olması Altuğ’un araştırmasının değerini daha da fazlalaştırıyor. Neticede efsanelerden kısmen de olsa arınmış bir Osman Beg biyografisine ulaşmamız mümkün hale geliyor.

9 Eylül 2017 Cumartesi

Tarih yazımında efsanelerin rolü

Faslı Marksist sosyolog Abdullah Laroui, 9. yüzyıl ortalarında İslami kültür çerçevesinde Antik Yunan’dan yapılan tercümelerin mantık, doğa felsefesi ve metafizik bahislerine ilişkin olmasından hareketle Müslümanların Yunan historia’sını usture (eskilerin masalı, efsane) saydıkları için kaale almadıklarını düşünür. Gerçekte Arapça efsane anlamına gelen usture ile Grekçe tarih disiplinine işaret eden historia kelimeleri arasındaki ses yakınlığı geçmişte vuku bulmuş olaylara ilişkin bir bilim olan “tarih” ile geçmişe ilişkin bu olaylar etrafında üretilmiş, zaman zaman olağanüstü öğeler de içerebilen çeşitli anlatıların tarzı olan “efsane” arasındaki yakınlık ve dolayısıyla farklılığı da tartışmayı zorunlu kılar. Bu tartışmanın nasıl yapılacağı, bu tartışmada ne tür analitik ve sentetik kriterler kullanılacağı gibi hususlar ise elbette “tarih bilimi ve metodolojisi”ne dair yeni sorunlar doğurur.
Geçmişe dair efsanelerin oluşturulması ve üretiminde birçok faktörün devrede olduğu söylenebilir. Bu faktörlerden ilki, tarihsel nitelikli olayların tarihsel akışta var olan değerlerinden daha farklı bir tarzda ele alınması olabilir. Tarihsel akışa etkisi sınırlı bazı şahsiyetlerin abartılarak öne çıkarıldığını, bazı olayların diğerlerine nazaran daha öncelikli ve önemli addedildiğini görürüz bu türlü bir efsaneleştirme temrininde. Bazen de rasyonel bir yorumlamayla anlamlandırılabilecek olaylar akışına olağanüstü öğeler eklenerek birtakım gizli güçler vehmedildiği de görülür. Daha ileriki bir düşünme düzeyinde bizatihi ‘tarihsel akış’a dair girişilen bütünleştirme, bir yön atfetme, neden ve sonuç ilişkilerini yer yer çapraz ve istiareli bir şekilde yer yer ise düz anlamlarıyla olaylara isnat etme gibi tarih felsefelerinde ve tarih biliminde yaygın düşünme şekilleri efsanelerin ortaya çıkışlarına etki edebilir.
Geçmişe, geçmişin niteliğine dair öğrendiğimiz birçok bilgi ve olay anlatımının efsanelerden tamamen ari olabileceğini varsaymasak da özellikle kendi bireysel ve toplumsal tarihimizle ilgili ürettiğimiz anlatılarda bu türden yol ve yordamlara bazen bile isteye, bazen de farkında olmadan başvurduğumuz görülür. Bu türden yol ve yordamların en sık görüldüğü alanın Osmanlı tarihçiliği olduğu ise muhakkak. Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye yaptığı öğütlerin Tarık Buğra’nın Osmancık romanıyla yaygınlaştırılması, hata bu öğüt metninin tamamen Buğra’nın muhayyilesinin kelimeleriyle yazılmış olması, Edebali’nin evinde görülen ünlü “3 kıtaya gölge veren çınar” rüyasını görenin Ertuğrul Gazi mi Osman Gazi mi olduğuna dair Osmanlı vakayinamelerindeki farklılaşması ve bizzat bu rüyanın ilk vakayinamelerde değil, devletin kuruluşundan epey sonra bir meşrulaştırım aracı olarak anlatılagelmesi gibi bazı kurucu an ve anlatıların da efsaneleştirmelerdeki rolünü en çok Osmanlı tarihinde görürüz.
Bu yüzden Osmanlı tarihinin ana kaynaklarını teşkil eden vakayinamelerde birçok abartılmış olay ve efsanevî şahsiyet görmek mümkündür sözgelimi. Böyle bir durumda “Temel kaynakların aktarımı bile böyleyse, biz kendi tarihimizin gerçeğini nasıl öğreneceğiz?” sorusuna dair makul bir cevap arayışının tarihyazımı ve anlatıcılığında tecrübeli, alanın en ünlü uzmanlarına bırakılması gerekir elbette. Osmanlı tarihçiliğinin kutbu azamı addedebileceğimiz merhum Halil İnalcık hocanın Osmanlı tarihini ilgilendiren 18 konuya gerçeğine ilişkin gösterdiği özel bir ilginin hasılası Osmanlı Tarihinde Gerçekler ve Efsaneler.
Halil İnalcık kitabına Anadolu’nun Türkleşmesi sürecinde Rumlarla olan irtibat, İzmir’i fethedip Bizans’ı ürküten Türk komutanı Çaka Bey, son araştırmalar eşliğinde Ertuğrul Gazi’nin gerçek hikâyesi gibi kuruluş döneminin en önemli sayfalarıyla başlıyor. Kitapta Çelebi Mehmed’in iktidar yolu, İstanbul Kuşatması’ndaki kritik üç gün, İstanbul’un fethi gibi oldukça şaşırtıcı ve kritik konular mevcut. Boğazların 800 yıllık tarihi ve İstanbul, Sultan II. Osman’ın katli, iç savaş döneminin en merak edilen şahsiyeti Kösem Sultan, Sultan I. İbrahim’in hal’i ve katli, Osmanlıların Avrupa’da Protestanlığın yayılmasındaki rolü de kitapta ele alınan konular arasında.