24 Şubat 2023 Cuma

Çalıkuşu yalnızca Çalıkuşu değildir

 En genel anlamıyla topluma dahil olması beklenen insanın karakterini inşa etme, becerilerini geliştirme ve toplumsal hayatta ihtiyaç duyacağı bilgileri ona kazandırma faaliyeti olarak görülebilecek eğitimin bu nitelikleriyle bütünüyle beşerî bir olgu olarak karşımıza çıktığı görülür.

Özellikle Türkiye'de eğitim konusunun sürekli gündemde olduğu, eğitimde başarı ya da başarısızlıkların tartışıldığı, ancak benimsenen eğitim yaklaşımlarının ve felsefelerinin ise bu tartışmalar esnasında göz ardı edildiği söylenebilir. Türk modernleşme tarihinde önemli bir yer tutan eğitim meselesinin bütünüyle çözümlenemediği, eğitim söz konusu olunca hep birtakım zorluk ve sıkıntılarla yüzleşmek zorunda kaldığımız, diğer toplumsal meselelerde ise eğitim yoksunluğunun önemli bir etken olduğu iddia edilebilir. Kendini bilme faaliyetinden ulus-devlet inşa sürecinin katalizörlüğüne, bazı ontolojik krizlerden paradigma dönüşümlerine, özgürlükten zorunlu eğitime, eşitsizliklerden rekabete, ahlaktan ideolojiye, müfredattan materyale, yapay zekadan metaverse'e kadar birçok konuyu eğitim odaklı tartışmaların ekseninde bulmamız bu sebeple olsa gerektir.

Analitik perspektif

Yılda iki kez yayınlanan ve baş editörlüğünü Ahmet Koyuncu'nun yaptığı Sosyoloji Divanı 20. sayısının dosya konusunu eğitim olarak seçmiş ve bu konuyu kadim tartışmalardan güncel meselelere kadar analitik bir perspektifle irdeliyor. Dosyanın editörlüğünü üstlenen Adem İnce'nin kadim zamanlardan günümüze eğitim düşüncesinde yaşanan dönüşümlerin mahiyetini incelediği yazısıyla açılan dosyada Mustafa Gündüz, Türk modernleşmesinde eğitimin rolünü Bernard Lewis, Niyazi Berkes ve Hilmi Ziya Ülken'in konuyla ilgili eserleri üzerinden inceliyor. Zekeriyya Uludağ ve Olcay Bayraktar ise Osmanlı'dan Cumhuriyet'e kültür ve medeniyetin zihniyet oluşumuyla ilişkisini, toplumsal değişimin eğitimdeki yansımalarını Türkiye'de hakim eğitim teorisi bakımından ele alan makaleleriyle dikkat çekiyor. Reşat Nuri Güntekin, Halide Edip Adıvar ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun Çalıkuşu, Vurun Kahpeye, Ankara romanlarında topluma önerilen kadın öğretmenler kapsamında Türk modernleşmesinin ulus merkezli kimlik inşasında önemsenen eğitimin rolünü analiz eden Fatih Uyar, "Çalıkuşu'nda Feride, Vurun Kahpeye'de Aliye, Ankara'da Selma Hanım karakterleri giyim tarzları, düşünce biçimleri, bireysel özellikleri ve eğitim süreçlerinde ortaya koydukları yaklaşımlarla modernleşme ve çağdaşlaşma düzleminde toplumu eğitim vasıtasıyla kurgulamaya çalışan cumhuriyet kadrolarının emellerine katkıda bulunurlar" sonucuna ulaşıyor.

Dosyada yer alan makalelerinde Pierre Bourdieu'nun kavramları etrafında Taner Atmaca ve Eslem Arslan Türkiye'de sınava dayalı "eğitim yarışı"nın ürettiği eşitsizlikleri teorik olarak ele alırken Ali Baltacı ve Bulut Doğan eğitim bilimleri akademisinin ve eğitim araştırmalarının niteliğine ilişkin eleştirel düzeyi epey yüksek bir analiz gerçekleştiriyorlar. Ahmet Dağ ise siber dünyadaki Metaverse ve Yapay Zeka gibi teknolojik imkanların eğitim-öğretimde doğuracağı dönüşümlere, bu çalışmaların getirmesi muhtemel Eduaintment eğitim tarzını konu ediniyor. Ali Öztürk eğitim felsefeleri ve uygulamaları arasında yaşanan karmaşayı ele alırken İbrahim Hakan Karataş da modern okulun geçirdiği dönüşümleri dönemleştirerek bu dönüşümün bugünkü toplumsal boyutlarını çözümlüyor. Derginin söyleşi bölümünde Kanada McMaster Üniversitesi'nden Henry Giroux ile Adem İnce'nin söyleşisi yer alıyor. Giroux ile İnce eğitim kavramının neliğinden modern dönemde eğitimin nerede ve nasıl konumlandırıldığına, eğitim ile diğer modern süreçler arasındaki ilişkiye, paradigma dönüşümlerinden Giroux'un özgün kavramlarına kadar geniş bir çerçevede söyleşiyor. Dergide ayrıca Muhammet Esat Altıntaş, Hanife Özer Aksaray, Ferda Öney, Kasın Küçükalp, Murat Bozkurt, Abdülbaki Değer, İsmail Güler'in yazıları da yer alıyor.

Göç ve oryantalizmin ötekisi

 İnsanların coğrafi ve fiziksel olarak yaşadıkları mekanları, evlerini ve yurtlarını kapsamlı bir şekilde değiştirmelerine "göç" dendiğini biliyoruz. Özellikle Suriye İç Savaşı sonrası Türkiye kamuoyundaki birçok önemli siyasi tartışmada gündeme gelen Suriyeli göçmenler konusundan tutun da başta Afganistan olmak üzere dünyanın diğer birçok çatışma bölgesinde yaşanan insan hareketliliğine varıncaya kadar genellikle savaş sebebiyle can güvenliğinin tehlikede olması dolayısıyla yaşanan göç tipinin "zorunlu göç" olarak tasnif edildiğini de. Doğal afetler sonrası gerçekleşen göçlerin de zorunlu göç kapsamında değerlendirilebileceği düşünülebilir tabii ki. Büyük depremler, kuraklıklar, heyelanlar, yangınlar sonrasında da birçok göç yaşanmıştır. Elbette zorunlu göçlerin yanı sıra eğitim, iş vb. daha iyi hayat koşullarına kavuşabilmek için yapılmış gönüllü göçler de vardır.

Bu türlü tasnifler haricinde iç göç-dış göç, kalıcı ve geçici göç gibi tasnifler de bulunur. Sözgelimi Türk toplumunun 1950 yılında yüzde 25 oranındaki şehirleşmesinin günümüzde handiyse yüzde 90'ların üstüne çıktığını biliyoruz. Kırdan kente iş, eğitim vb. saiklerle gerçekleşen bu değişimin göçler olmaksızın açıklanmasının mümkün olmadığı da ortadadır.

Göç ve edebiyat

Yalnızca siyasal tartışmalarda gözde bir tema olarak değil, sanattan edebiyata iktisattan organize suçlara dek birçok alanda söz konusu edilebilecek merkezi bir tema olarak görülebilecek göç çerçevesinde hazırlanan Tezkire'nin 81. sayısı yayınlandı. Derginin gündem bölümünde yer alan üç yazının ilkinde Yasin Aktay, Türkiye'ye Suriye'den gelen yoğun göçün siyasal ve toplumsal bir değerlendirmesini yapıyor. İnsanın büyük ölçüde doğduğu topraklardan uzaklaşmasıyla gerçek anlamda varoluşsal bir nitelik kazandığını işaret eden Aktay yazısında göçün sorunlarıyla birlikte gelmesine karşın Türkiye'nin göreli gücü, tarihsel ve jeostratejik konumu ve refahıyla ilgili olduğunun da unutulmaması gerektiğini vurguluyor. Gündem kısmında yer alan diğer yazılarda Muhammed Hüküm göç ve edebiyat ilişkisi üstünde yoğunlaşırken Kerim Alptekin de "Kamusal Maneviyat" konusunu işliyor.

Dergide yer alan dokuz araştırma makalesinde göç, göç literatürü, kentleşme, toplumsal hafıza, Yemen Edebiyatı, Azerbaycan-Ermenistan gerilimi kapsamında yaşanan sorunlar, Venezüela'nın bitmek bilmeyen siyasi sorunları ve Latin Amerika'daki göç sorunu, oryantalizmin bir öteki olarak kurguladığı Doğulu Müslüman kadın imgesi, Fırat Kalkanı bölgesinde uygulanan sosyal politikalar irdeleniyor. Makalelerin sahipleri ise Yahya Aydın, M. Sinan Karabıyık, Şeyma Tamer, Adem Ü. Çatalbaş, Mesut Emre Balcı, Zeynep Badem, Betül Karakoyunlu & Müşerref Yardım, Lala Naghiyeva ve Abdülkadir Sarıbay.

Dergideki söyleşi bölümünde ise Hande Ustamahmut ile Esra Aydemir, Yusuf Adıgüzel'le göçe tarihsel bir perspektifle ele alan bir röportaj gerçekleştirmişler. Söyleşide Adıgüzel, ırkçılığın Türkiye'ye yapılabilecek en büyük ihanet olduğunun altını çiziyor.

Dergide ayrıca kitap incelemeleri, tanıtım ve değiniler de yer alıyor.

12 Şubat 2023 Pazar

İnsan demek kültür demek

Çağdaş Türk düşüncesinin son büyük mütefekkirlerinden olan Şaban Teoman Duralı 7 Aralık 2021'de vefat etmişti. Özellikle biyoloji felsefesi ve canlılık sorunu etrafında ördüğü Felsefe-Bilim anlayışıyla kendine münhasır ve sistemli bir şekilde felsefi düşünce üreten Duralı'nın çağdaş dünya sistemi ve medeniyeti etrafında da kapsamlı araştırmalar yaptığı, çalışmalar aleme aldığını biliyoruz. Türkiye'de felsefi düşüncenin gelişimine önemli katkılarda bulunan Duralı'nın yaşarken kaleme aldığı eserleri kadar verdiği derslerin kayıtlarının da gün yüzüne çıkması, okuyucusuyla buluşması onun düşünme çabasının vüsatini ortaya çıkaracaktır.

Doğu ve Batı medeniyeti

İstanbul Üniversitesi Felsefe Tarihi Anabilim Dalı başkanlığını üstlenen, felsefe bölümünü kurduğu Kırklareli Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi'nde dekanlık yapan Duralı'nın Kuala Lumpur Malezya Uluslararası İslam Üniversitesi ve Viyana Üniversitesi'nde misafir öğretim üyesi sıfatıyla dersler vermekle kalmayıp aynı zamanda Ahmet Yesevi Üniversitesi'nde bir süre görev yaptığını, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Tacikistan, Türkmenistan gibi ülkeler başta olmak üzere ABD'den Güney Amerika'ya, Moğolistan'dan Küba'ya, Balkanlar'dan Avrupa ülkelerine kadar birçok ülkeye araştırma gezileri ve seyahatleri olduğunu düşünürsek felsefi macerasının sadece uzmanlık alanı olan biyoloji felsefesiyle sınırlı kalmadığını da görürüz.

Bütünlüklü bir düşünme sistemine sahip olduğunu hemen her eserinde gösteren Duralı'nın Zeytinburnu Kültür Sanat'ta 2015 ila 2018 arasında medeniyetler tarihi üst başlığıyla verdiği ders kayıtlarını bir araya getiren ve Din ve Felsefe-Bilim Açısından Doğu ve Batı Medeniyetleri başlığıyla yayınlanan metinler toplamı Duralı'nın Doğu ve Batı medeniyetlerinin temel özelliklerini, dini düşünce ve felsefe-bilimin ortaya çıkma serüvenleri açısından değerlendirirken canlılığın ortaya çıkışından tutun da coğrafi koşullar ve kültürler muvacehesinde toplumların oluşması, kavim göçlerinin meydana çıkardığı toplumsal fay hatları, kültürden medeniyete geçiş gibi konuları sohbet sıcaklığında okuyucuyla buluşturuyor.

Felsefi sistem

İnsan demenin kültür demek olduğunu, kültürle insanı ayrı bahisler olarak açmanın anlamsızlığını, toplumun kültürden bağımsız bir yapısının olamayacağını vurgulayan Duralı, elbette kendini ait gördüğü kültür ve medeniyetin, yani Türk kültürünün ve İslam medeniyetinin faziletlerine de sıklıkla değiniyor. Ancak, elbette Duralı bunu yaparken ne bu kültür ve medeniyetin meselelerini görmezden gelip diğer kültür ve medeniyetlere karşı onu olumsuz anlamda kayırıyor ne de diğer kültür ve medeniyetlerin faziletlerini büsbütün görmezden geliyor.

Kitapta elbette Duralı'nın kurduğu felsefi sistemin yansımaları fark ediliyor; ancak 3-4 yıl gibi bir süre boyunca katılımcıların da zamanla değiştiği bir ders halkasında verilmiş seminerlerin kayıtlarından kitabı oluşturan metinler toplamının ortaya çıkarılmış olması sistemli bir inşanın da mevcut olmadığı anlamına geliyor. Zaman zaman katılımcıların da sorularına cevap veren Duralı'nın söyleşi mantığı çerçevesinde ifade ettiği görüşlerin onun düşüncelerinin anlaşılmasına katkı verdiği de kuşkusuz.

3 Şubat 2023 Cuma

Yaşıyor muyuz yoksa bir rüyaya konu muyuz?

 Hayatımızın üçte birini uykuda geçirdiğimiz ve uykularımızda sık sık rüya gördüğümüz düşünülürse akıl yoluyla bildiklerimiz ile genelde sezgisel yollarla ve elbette daha çok rüyalardaki işaretlerle bize ihsas edilenler arasında varsayılan modern ayrımın, yani ilk grubun daha kesin ve inanılırlık derecesi yüksekken ikinci tür bilginin ise kolay kolay güvenilmez, kolayca yanlışlanabilir bir içeriğe sahip olduğu varsayımının beşerî hayatımıza müteallik taraflarının zayıf kaldığı düşünülebilir. Yaşıyoruz zannediyorken belki de bir rüyaya konuyuzdur. Hz. Peygamber'den bir hadis olarak nakledilen sözde olduğu gibidir durum: "İnsanlar uyur, ölünce uyanırlar." Doğu ve Batı bilgeliklerinde sürekli tekrarlanan husus hayatın bir rüya olduğudur üstelik.

Hayatın ayrılmaz parçası

19 yaşındayken Nazi Almanya'sında Arapça öğrenerek İslamoloji alanında doktora yapan, Ankara İlahiyat Fakültesi'nde ve Harvard Üniversitesi'nde çalışan, İslam tasavvufu ve bilhassa Hz. Mevlâna ile ilgili eserleriyle tanınan Annemarie Schimmel, Arap, İran, Türk ve Hint-Müslüman kaynaklarında bulduğu örneklerden ve kısmen kendi deneyimlerinden faydalanarak rüyayı ve rüya tabirciliğini inceliyor. Schimmel, Halifenin Rüyaları adıyla Türkçeleştirilmiş eserinde bu yolla rüya hayatının farklı alanlarından önemli gördüğü örnekleri aktarıyor. Kur'an-ı Kerim'deki rüyalardan ve Hz. Peygamberin rüyalarından rüya tabiri sanatının gelişimine, rüyayı görenle rüyayı tabir eden arasındaki ilişkiden rüya tabiri türlerine, salih ve sadık rüyalardan birden fazla kişinin aynı rüyayı görmesine kadar rüya ve rüya tabirciliği söz konusu olunca merak konusu olan birçok hususu irdeliyor.

İslam kültüründe rüyaların hayatın ayrılmaz bir parçası olduğunu vurgulayan Schimmel Arapça, Farsça ya da Türkçe yazılmış herhangi bir eski bir eserde mutlaka önemli rüyaların zikredildiğini vurgular. Bu rüyaların genelde birtakım siyasi hesaplar ya da bazı siyasi olayların ifadesi için kullanıldığını da vurgulayan Schimmel aktarılan bazı rüyaların da sonradan uydurulmuş olabileceğini söyler. Öyle olsa bile, yani bazı rüyalar uydurulmuş olsa bile yine de önemlidirler; çünkü siyasette belli mekanizmaların işleyişini anlamamızda bize yardımcı olurlar.

Gerçekleşen rüya

Gerçekleşen rüyalar görmenin Müslümanlar için Allah'ın lütfuna bir işaret sayıldığını belirten Schimmel alem-i misal olarak adlandırılan ve saf tanrısal birlik ile insani varlığın çeşitliliği arasında bir yerde bulunan alemin tasavvufta geldiği anlam üzerinde de durur. 12. yüzyılın sonlarından itibaren tasavvufta alem-i misale bilen kişinin rüyasında ya da rüyetinde ulaşabildiğini kaydeden Schimmel, yeterli manevi gücü olanın alem-i misaldeki şeyleri maddi varoluş boyutuna taşıyabildiğine, orada gördüğü şeyleri çözülmesi gereken birtakım simgeler olarak değil dünyada tezahür edecek halleriyle gördüğüne işaret eder. Bu açıdan "gerçek çıkacak rüya" öbür dünyada saklı kalan şeylerden simgesel mesajlar getiren bir şey olarak tasavvur edilir.

Hem alem-i misal (mundus imaginalis) anlayışının hem dünyanın uyuyan bir kişinin rüyası olduğu fikrinin rüya öğretilerini etkilediğini belirten Schimmel, sufi öğretilerdeki rüya tabirlerinin büyük bir bölümünde bu anlayışın etkisini gösterdiğine kanidir. Kitabında İslam dünyasındaki rengarenk rüya alemlerinde gezinen Annemarie Schimmel'in rüyanın ve rüya tabirciliğinin mahiyeti, anlamı, konumu ve tarihi konusunda ilgi çekici bilgiler paylaştığını belirtmeli.

29 Ocak 2023 Pazar

Felsefenin ‘özne'si olarak Arendt

 Yirminci yüzyılın önemli siyaset felsefecileri arasında yer alan Hannah Arendt, birbirlerinden pek hazzetmedikleri aşikâr olan Martin Heidegger ile Karl Jaspers'ın her ikisinin de öğrencisi olarak bilinir. Hannah Arendt ile Martin Heidegger arasında yaşanan aşk macerası da entelektüel mahfillerin gözde tüketim malzemelerindendir.

İnsan doğasına dair Rousseau ve Kant'ın akıl ve düşünce ile yönlendirilen insan ya da Thomass Hobbes'un "kesintisiz mücadele" gibi önceki tasavvurların birçoğunu gözden düşüren yirminci yüzyıl siyasetinin felsefe geleneğinde geri dönüşü mümkün olmayan bir kırılmaya sebep olduğunu savlayan Arendt'in siyaset düşüncesini özetleyen görüş -Seyla Benhabip'in ifadesiyle- şu olabilir: "Topluluklar bazı üyelerinin haklarını ve aidiyetlerini reddedebilir, fakat buna engel olabilecek tek şey kadiri mutlak bir hükümdar ya da tanrısal güç değil, insanlığın kendisidir: İnsanlık hem sanık, hem de yargıçtır."

Dünyayı sevmek

Genel Yayın Yönetmenliğini Mustafa Günay'ın yaptığı ve yılda iki kez yayınlanan felsefe dergisi Özne'nin 2022'nin ikinci sayısı olan 37. sayısında konu edindiği Hannah Arendt hakkında on bir yazı yer alıyor. Benhabib dergideki yazısında Arendt'in felsefi ve siyasi düşüncesinin ana hatlarını ve temel tartışma konularını "koruyucu engelleri olmayan bir düşünceye" atıfla serimliyor. Fatmagül Berktay ise çalışmasında "düşünmenin kendi anlamının da düşünülmesi" gerekliliği üzerinde durarak politik eylem ile düşünme arasındaki, ayrıca bunların her ikisiyle özgürlük arasındaki ilişkileri tartışıyor. Dergideki makalesinde Berrak Coşkun sorumluluğun anlamını yeniden düşünmeye çalışırken kötülükte olduğu gibi sorumlulukta da ortaklığın belirleyici önemse sahip olduğunu savlıyor ve Hannah Arendt'in amor mundi ("dünyayı sevmek") ile bu tür bir sorumluluğun ilgisini ele alıyor. Ahu Tunçel ise Arendt'in Platon ve Aristoteles okumaları dolayımında kanaatlerin kamuyla ilişkisinin üretken bir yorumuna yöneliyor. Hannah Arendt'i kolektif sorumluluk, toplumsal şiddet ve hukuki yargı bağlamında yeniden okumayı deneyen Nergis Canefe'yse kolektif sorumluluğu hukuki bir çerçevede tartışarak "agonistik bir hukuk anlayışı" oluşturmanın önemine değiniyor. İmge Oranlı yazısında Hannah Arendt'in şiddeti olumsuz anlamda araçsal buluşunu Frantz Fanon açısından eleştiriyor. Jacques Ranciere'in siyasetle ilgili iki kitabında yer alan Hannah Arendt eleştirisine bir itiraz geliştirmeye çalışan Müge Tepeyurt ise yazısında Arendt'in "gelenek" ve "başlangıç" kavramlarının Ranciere'in önerdiği okuma yöntemiyle ele alınmasının haksızlığını ileri sürerek Arendt'teki izonomi ve eylem anlayışlarına ilişkin kendi yorumlarını getiriyor. Arendt'in yargı kuramında Aristoteles ve Kant etkilerini ele alan Kadir İpek, phoronesis ve sensus communis'in Arendt'in seyirci ve eylemci arasındaki ilişkiyi oluşturma tarzına etkilerini çözümlüyor. Yusuf Örnek ise Hannah Arendt'in Karl Jaspers ve eşinin ardından yaptığı veda konuşmalarından yola çıkarak veda edilmiş zamanlar ve kişilerle nasıl bir ilişki kurulabileceğini tartışıyor. Hannah Arendt dosyasının editörlüğünü üstlenen Sanem Yazıcıoğlu da yazısında kamusal alanda görünmesine izin verilmeyenler üzerine düşünerek böyle bir red ve inkâr devam ettikçe bir çoğulluğun mümkün olmayacağını, sonuçta her zaman olanları eksik göreceğimizi savlayarak bir "görünmezlik politikası"nın geliştirilmesi gerektiğini düşünüyor. Dergide ayrıca Hasan Gençcan ile Mehmet Akif Tutumlu'nun da yazıları bulunuyor.

14 Ocak 2023 Cumartesi

Afet Sosyolojisi nedir?

 Afet dendiğinde genelde ilk akla gelen toplumsal anlamda büyük yıkımlara yol açan doğal felaketlerdir. Bu perspektiften ortaya çıkışları bakımından doğal sayılması gereken bazı olayların toplum üzerindeki yıkıcı etkisi olarak kavranabilir afet. Deprem, sel, yangın vb. bu anlamda düşünülebilir. Bu tür afetler sonrasında yaşanan can ve mal kayıpları, doğal kaynakların kullanılamaz hale gelişi, yerleşim yerlerinin yapısında vuku bulan değişim, yaşanan zorunlu göçler afet ile toplumsal yaşam arasındaki ilişkinin göstergeleri olarak okunmalıdır.

Sosyolojinin temel alt disiplinleri arasında yer alan ve ilkin 1920'lerde ortaya çıkan afet sosyolojisi küresel pandemi süreciyle birlikte bu sürecin yan etkilerinin neler olduğunun araştırılıp soruşturulması bakımından daha da büyük bir önem kazanan bir disipline dönüşmüştür.

Türkiye'nin şiddetli tecrübeleri

Deprem, yangın, sel gibi çok çeşitli afetleri önceki yıllarda şiddetli bir şekilde tecrübe eden Türkiye'de kendiliğinden bir afet gündeminin oluşması da kaçınılmazdır. Tezkire dergisinin 80. Sayısı, dosya konusu edindiği Afet Sosyolojisi'nin çeşitli ve birbirinden farklı perspektiflerle çalışılabileceğini gösteriyor ilkin bize.

Dosyada yedi makale, bir söyleşi yer alıyor. İlk makalede İslam Can, afet olgusunun sosyolojik bağlamlarına değinerek bu olguyu işaret eden afet kavramının sosyolojik perspektiften yeniden tanımlanması gerektiğini vurguluyor. Kıvanç Altınbaş ile Emel Akbal'ın imzasını taşıyan makalede ise afet ve toplum meselesinde ekonominin tuttuğu konuma ilişkin bir analizin eşliğinde bütünleşik afet yönetimine dair bir perspektif geliştiriliyor. Muhammet Fırat'ın makalesi Türkiye'nin tarihi boyunca tecrübe ettiği afetlerin belki en şedidi olan deprem konu ediliyor. Ruhi Can Alkın 2021'in yaz aylarında Karadeniz'deki sel ve Akdeniz'deki yangın afetlerini ele alarak sosyolojik bazı analizler yapıyor makalesinde. Celal İnce ise makalesinde doğal olmadığı açık olan terörü "yapay afet" olarak niteleyerek onun toplumsal hayattaki görünümlerini ve olumsuz etkilerini tartışıyor. Adem Palabıyık'ın çalışması da benzer bir tarzda, ama bu kez sosyal medyayı "yapay afet" olarak niteliyor. Palabıyık makalesinde sosyal medyanın oluşturduğu belirsizlik ve sorumluluk karmaşalarını analiz konusu ediniyor. Dosyada yer alan son makalede ise Ahmet Gökçen geçmişten günümüze insan ve hayvan ilişkilerinden hareketle afetlerde hayvanların işlevine dair bazı değerlendirmeler yapıyor.

Koronavirüs Toplum Bilimleri Kurulu üyesi Prof. Dr. Veysel Bozkurt ile afet, toplum, Covid-19 pandemisini çerçeve alan ve Semih Söğüt'ün gerçekleştirdiği söyleşide, Bozkurt, sosyolojinin afetlere, bilhassa Covid-19 pandemisi ile vuku bulan afete ne tür bir perspektif benimsenerek yaklaşılması gerektiğine dair kendi fikir ve tecrübelerini paylaşıyor. Dosyayla birlikte dergide afet sosyolojisi konulu kitap değerlendirmelerinin de bulunduğunu belirtelim.

Din felsefesinin tarihe etkileri

Beşeri bilimler arasında sayılan Uluslararası İlişkiler disiplini adı üstünde ulusların siyasi ve hukuki ilişkilerini irdeleyen bir disiplin olagelmiştir. Hans Joachim Morgenthau, Edward Hallett Carr, Kentehh Wlatz gibi müelliflerin yazıp çizdikleriyle dikkatleri çeken disiplin içindeki birçok düşüncenin ise köklerinde Francis Suarez, Thomass Hobbes, John Locke, Jean-Jacques Roussseau, Christian Wolf, Jurgen Habermas gibi düşünürlere ait görüşlerin olduğu görülür. Sözü edilen düşünürler arasında ismi geçen G. W. F. Hegel'in uluslararası ilişkilerle ilgili müstakil bir eser üretmemesine karşın çok yönlü bir biçimde devletler hukukunu tartıştığı da bilinir.

Hegel'in uluslararası ilişkilerle ilgili düşüncelerinde Kant'ın aksine savaşa tarafgir ve anti-kozmopolit bir isim olduğunu vurgulamak elzemdir. Hegel'e zıt olarak Kant'ın barış yanlısı olması hasebiyle özellikle ABD'de hakkında yapılan çalışmaların Hegel'e nazaran daha yoğun olduğunu da söylemeli.

Teolojik politik

Uluslararası kurumların bekleyen etkiyi üretememesi ve savaşların önüne geçilememesi Hegel'in devletler hukukunu irdeleyen felsefesinin bazı yönlerden hâlâ koruduğunu da bize gösterir. Genelde Hegel'in devletler hukuku üç perspektif üzerinden ele alınır: i) Savaş, ii) Devletler paktı, ki Hegel için varış anlamına gelir ve iii) Tanıma, ki bunun da Hegel için savaş ve barışla yakından ilgili olduğunu söylemek gerekir.

Hegel'in Ebu Nasr Farabi, Baruch Spinoza ve Carl Schmitt gibi teolojik politiğe sahip filozof olmasından yola çıkan Ceyhan Işık, çoğu araştırmada ihmal edilen Hegel'in din felsefesinin mantık, devlet ve tarihle yakından ilgili olduğunu ifade ederek dinin Hegel'in devletler hukukunu açıklığa kavuşturan en temel öge sayılması gerektiğine işaret ediyor.

Hegel'in devletler hukuku felsefesinin İkinci Dünya Savaşı sonrası ilgi görmeye başladığını söyleyen Işık, bu ilginin de savaştan sorumlu düşünür arama peşine düşmeleri sebebiyle genelde olumsuz geliştiğini kaydediyor. Immanuel Kant'ın bile kategorik buyruk öğretisi dolayısıyla Fichte, Nietzsche, Schmitt, Heidegger gibi Nazizm'e yol açan düşünceler üreten filozoflar kervanına dahil edildiğini belirtiyor. Kurduğu hipotezler etrafında Hegel'in devletler hukukunu irdeleyen Işık, felsefi tezinde Hegel'in birlik anlayışının salt bir özdeşleşim olmadığını tasrih ederek onun "çoklukta birlik" ilkesini temel aldığına dikkat çeker. Işık'a göre Hegel, düşünceleri ayırdığı gibi birleştirir de; aklîlik-gerçeklik, tinsellik-hakikat, devletler-tarih, zorunluluk-imkan bu birlik düşüncelere örnektir. Felsefi teziyle yoğun bir biçimde harmanlayarak dile getirdiği dinî tez bağlamında devlet, felsefe, tarih, yurttaşlık, kültür, sömürgecilik, devletler paktı, çokluk, savaş, tanıma, evlilik gibi temaları din ile birlikte ele alırken politik tezde ise idealizm-realizm ilişkisini birliktelik perspektifiyle yorumluyor. Hegel'in felsefesinin en genel anlamıyla teslis akidesine yaslandığını vurgulayan Işık, Hegel için din felsefenin temelindedir; Hegel, dini "kitleler için bir felsefe" sayar, diyor. Hegel için önemli olanın bizzat devletin kendisi ve tarih olduğunu, buna karşın onun dış siyasetini bilmeden devlet ve tarih düşüncesinin yeterince anlaşılamayacağını belirten Ceyhan Işık Hegel'in devletler hukukunun uluslararası ilişkiler teorisine biçim verecek yanlarını, onun din, devlet ve tarih etrafında dile getirdiği düşünceleri ekseninde yorumluyor.