7 Nisan 2023 Cuma

‘Bu Ülke'nin aydını

 Türk düşünce hayatının üretken, farklı, seçkin isimlerindendir Erol Güngör. Üretkendir çünkü çalışmaları yaklaşık 40 yıl önce yapılmış olmasına karşın hâlâ atıf alabilmekte, eserleri yaygın bir biçimde birbirinden farklı mahfillerde okunabilmektedir. Merhum Hüsamettin Arslan'ın A. H. Tanpınar, N. Topçu ve C. Meriç'le yan yana zikrettiği Erol Güngör'ün fikri olgunluğunun en önemli sebebi belki de tevarüs ettiği geleneğin hayırlı mirasçısı olabilmesidir. Bir yandan hocası Mümtaz Turhan'la bir yandan da aralarında Fethi Gemuhluoğlu, Ayhan Songar, Ziya Nur Aksun, Ali Fuad Başgil, Mahir İz, Ekrem Hakkı Ayverdi, Osman Turan, İbrahim Kafesoğlu gibi isimlerin bulunduğu Türk kültürünün önemli muhitlerinden biriyle yakından teşrik-i mesaisi ve dostluğu Güngör'ün kazandığı entelektüel kimliğin kurucu unsurları içinde başlıcasını oluşturur. Tevarüs ettiği geleneği sonraki kuşaklara aktarma sorumluluğunun yanısıra sağ-sol kavgasının hararetlendiği bir dönemde verdiği fikri mücadele ile edindiği kamusal rolü bihakkın yerine getirip arkasında önemli bir fikri miras bırakmıştır.

Vefatının 40. yılı

Mustafa Kemal Şan'ın editörlüğünü yaptığı "Bu Ülke'nin Aydını Erol Güngör" dosyası Tezkire'nin 82. sayısının kapağını süslüyor; bu haliyle dosyanın Erol Güngör'ün vefatının 40. yıldönümüne önemli bir armağan olduğunu söylemek gerekir. Dosyada 6 makale ve bir söyleşi bulunuyor; ayrıca Erol Güngör'ü ele alan 3 kitabın birbirinden ayrı isimlerce yapılmış tahlil ve tanıtımları bulunuyor.

Dosyanın ilk yazısını oluşturan "Erol Güngör'ün Türk Modernleşmesine Bakışı" adlı makalede Mustafa Kemal Şan, Güngör'ü Mehmet Akif ekseninde değerlendirirken onları modernist paradigmanın kurguladığı "İki Türk aydını" çerçevesinde değil, aynı kültürün yarım asır öncesi ve sonrası olarak mukayese ediyor. Böylelikle Şan, Türkiye'de yaşanan modernleşme tarihinin farklı bağlamlarını ve kopuşlarını analiz etmemizde önemli bir imkân sunuyor. Edebiyat ve hayat arasında güçlü bağların olduğunun ve insan gerçeğinin tarihe ve kültüre başvurmadan anlaşılamayacağını ileri süren Erol Güngör'ün yayın ilkeleriyle örtüştüğü Hisar ve Türk Edebiyatı dergilerinde yayınlanmış edebiyat eleştiri yazılarını ele alan Adem Bölükbaşı onun edebiyat kanonu oluştururken ortak kültür kaynaklarımızdan yararlanmanın gerekliliğini vurguladığını, ayrıca Kemal Tahir, Sezai Karakoç gibi isimlerle ortak birçok noktayı paylaştığını belirtiyor. Erol Güngör'ün 1960'lı yıllardan itibaren Türk sağının öne çıkan düşünce adamlarından biri olduğuna dikkat çeken Fatih Yıldız bunun sebebinin onun içine doğduğu toplumsal, kültürel, bilimsel, siyasi ve entelektüel çevrelerden kaynaklandığını dosyada yer alan yazısında belirtiyor. "Erol Güngör'ün Entelektüel Kimliği ve Türk Soluna Dair Yaklaşımı" başlığını taşıyan yazısında Yıldız, Güngör'ün 1960'lı yıllardan itibaren toplumsal ve siyasi manada yaygınlık kazanan fikirlerin tam karşısında bir konum alarak entelektüel üretimini gerçekleştirdiğini vurguluyor. Yıldız makalesinde gerek Güngör'ün entelektüel kimliğinin oluşu etmenlerine ve üretimine gerekse dönemin entelektüel tartışmalarına ilişkin kapsamlı bir bağlam oluşturuyor. Erol Güngör'ün kültür ve medeniyet kavramlarını iç içe görmesinden hareket eden Musa Taşdelen ise "Erol Güngör'de Kültür ve Medeniyet İlişkisi" başlıklı makalesinde onun Ziya Gökalp ve Mümtaz Turhan'la kesişen ve ayrışan yanlarını değerlendirerek bu iki kavrama dair güncel bir çerçeve hazırlıyor. Güngör'ün düşüncelerinden hareketle konuyu değerlendiren Taşdelen makalesinde modernleşme ve küreselleşme bağlamında eleştirel bir analiz ortaya koyuyor. Dosyada ayrıca Erol Güngör üzerine M. Tayfun Amman ile söyleşilmiş.

1 Nisan 2023 Cumartesi

Derrida'nın genetik tartışması

 Yirminci yüzyılda edebiyat eleştirisinden felsefeye, sosyolojiden dilbilime, hukuka, kültür teorisine ve mimarlığa kadar birçok alanda yeni açılımlar getirmiş yapısökümcü okuma ile fenomenoloji ve Edmund Husserl'i, dilbilimi ve Ferdinand de Saussure'ü, psikanalizi ve Jacques Lacan'ı, yapısalcılığı ve Levi-Strauss'u mantıksal sonuçlarına götürerek eleştiren Jacques Derrida özellikle felsefede yapısalcılık sonrası olarak bilinen dönemin Foucault ve Deleuze ile birlikte öne çıkan isimlerindendir.

İkili karşıtlıklar

Gösteren /gösterilen, duyulur/ düşünülür, konuşma /yazı, söz/dil, artzamanlı/eşzamanlı, uzam/zaman, edilgenlik/etkenlik gibi kavramsal karşıtlıklarla örülen metafizik felsefenin bu ikili yapısını yapısöküme uğratarak sorguladı ve bu türlü sorgulamalar ışığında sözgelimi Marks, Freud ya da Nietzsche gibi düşünürlerin eserlerini yeniden değerlendirdi. Derrida için belirli kavramların karar verilemezliğine dikkat çekmek ya da karmaşıklıklarını ön plana çıkarmak için anlaşılmaz hale getirmeyi yapısal bir gereklilik olarak işledi. O, ikili karşıtlıkları olduğu gibi koruyan, hatta dil bağlamında gösteren/gösterilen gibi yeni karşıtlıklar inşa eden yapısalcılığa karşı gösteren'den bağımsız bir gösterilen'in mümkün olmadığını ortaya koyar. Sesmerkezcilik ve sözmerkezcilikleri reddedişinden "metnin dışında hiçbir şey" olmadığını savlayan ünlü sözü ve differânce, disseminance gibi kavramlarıyla, Platon'dan günümüze çeşitli metinlerin ve filozofların nasıl okunması gerektiğine ilişkin "özgül" yöntemiyle radikal şüpheciliğin belki de en önemli temsilcisidir.

Derrida'nın Paris'te Ecole Normale Supérieure'deki okutmanlık görevi kapsamında 1975 sonbaharı ile 1976 Haziran'ına dek verdiği "Yaşam Ölüm" semineri bir ilk sayılabilir. Derrida'nın bu seminerinde iki büyük eserinde yayınlanmış ve pek çok konferansta sunulmuş metinlerin ilk taslağı bulunur: 14 oturumluk seminerin 2. oturumu hiçbir değişikliğe uğramaksızın Otobiyografiler: Nietzsche'nin Öğretisi ve Özel İsmin Politikası'nda yer alır. Sekizinci ve dokuzuncu oturumun bir bölümü de Berlin'de Hans-Georg Gadamer'in de bulunduğu bir konferansta sunulur. Seminerin son dört oturumu da Kartpostal: Sokrates'ten Freud'a ve Ötesine kitabında yer bulur. Seminer metninin kitaplaşmasına büyük katkı sunan Pascale-Anne Brault ile Peggy Camuf Derrida'nın Kartpostal kitabının önsözünde bu seminere ilişkin yazdıklarını da aktarıyor: "Bu söylemin sınırlarında tutunmaya çalışacağı metin, Freud'un Haz İlkesinin Ötesinde'sidir. Bunu esasında üç halkalı bir yol izleyen bir seminerden çıkarıyorum. Her seferinde Nietzsche'nin bir metnindeki bir izahından yola çıkan bu seminer, her şeyden önce biyoloji, genetik, epistemoloji ya da yaşam bilimlerinin tarihinden gelen 'modern' bir sorunsalın içerisine dahil olmaktaydı. İkinci halka Nietzcshe'ye dönüş ve sonra Nietzcshe'nin Heideggerci okuması üzerinden bir izah. Ardından, burada, üçüncü ve son halka."

14 oturumluk bu seminerin kitaplaşmış metni Yaşam Ölüm adıyla Türkçeye Can Batukan tarafından çevrildi. Seminerde sıkıştırılmış bir biyoloji ve genetik tartışması yer alıyor. Derrida bu tartışma esnasında Fransız biyolog François Jakob'a ve Georges Canguilhem'a başvuruyor. Onların metinlerine ilişkin sabırlı ve keskin okumalar ve analizler yapan Derrida bu bilimsel söylevleri kavramsal temellerine dek yapısöküme uğratıyor. Böylelikle Derrida, kendi düşüncesinin başta yaşam sorusu, canlılık ve ölüm sorusu olmak üzere çağımızın sorularını ele almada nasıl yetkin olabileceğini de gösteriyor.

26 Mart 2023 Pazar

Bir tükenmez epistemolojik bunalım

 Türk düşünce hayatında sıra dışı sayabileceğimiz figürlerden en önemlisi belki de Cemil Meriç'tir. Kendini "hakikat arayıcısı" ve "hakikat âşığı" olarak tavsif eden, çeşitli siyasî anlayışlara ve "deli gömleği" saydığı ideolojilere mesafeli kalmaya çalışan Meriç'i büyük ölçüde Batı karşısında aşağılık kompleksi yaşayan Türk aydınlarından (hemen her zaman Batı'yı kayıran fikir, tutum ve davranışlara sahip aydınları "Batı'nın yeniçerileri" sayar Cemil Meriç) farklı bir konuma getiren hususu onun mensubu olduğu kültürün köklerine olduğu kadar başta Batı olmak üzere, Hint ve İran gibi farklı kaynaklı fikir ve geleneklere de açıklığı addedebiliriz. Balzac ve Hugo gibi Fransız müelliflerden roman, Maxim Rodinson ve Uriel Heyd'den fikir kitapları çeviren Cemil Meriç'in Bu Ülke, Mağaradakiler, Umrandan Uygarlığa, Saint-Simon, Bir Facianın Hikayesi, Kırk Ambar, Işık Doğudan Yükselir, Kültürden İrfana gibi eserleri ilgi alanlarının çeşitliliğine ve dolayısıyla Cemil Meriç'in mütecessis hassasiyetlerine olduğu kadar üslubunun zenginliğine de işaret eder.

Biz kimiz?

1970'li yılların sağ-sol kavgasıyla ikiye bölünmüş toplumsal ortamında Cemil Meriç'i ve onun şaheseri addedilebilecek Bu Ülke'sini keşfeden Hüsamettin Arslan bu kitaptan büyülenir. Handiyse bu kitaptaki tespitleri tefekkür ederek ezberler. Ya Nihal Atsız ya Leo Huberman ya da Politzer okuyan kuşağına zıt bir biçimde "Ben onu okurken üniversite yıllarındaydım. Bu Ülke'yi kendiliğinden, hiç fark etmeden ezberlediğimi hatırlıyorum. Bizim için çok sarsıcı oldu. Biz kimdik? Baştan çıkarılmışlardık. Bizi bizden önceki entelektüeller ve okuduklarımız baştan çıkarmışlardı. Cemil Meriç bizi yeniden baştan çıkardı. Sadede dönmemizi sağladı. Memleketimize, yuvamıza dönmemizi sağladı" cümlelerini kullanan Arslan, "entelektüel babası" kabul ettiği Cemil Meriç'le hem 1980'li yıllarda söyleşti hem de kendi temel yaklaşımı ve düşünceleri ile Cemil Meriç arasında sıkı irtibatlar kurdu.

Cemil Meriç'i "Bir temizleyici, kutsallarımıza işaret eden bir 'seküler müceddid', bir yenileyici, ayıklayıcı, bir bilge ve ustaların ustasıdır; imparatorluk geçmişimizin son entelektüel varisidir. Türkiye'nin son yüzyılda yetiştirdiği son büyük 'münekkit' ve eleştirmendir. Kendi halkına ve memleketine küfretmeksizin, kendi halkını aşağılamaksızın, kendisine ihanet etmeksizin de yazar, eleştirmen ve filozof olunabileceğinin paradigmatik örneğidir" cümleleriyle anlatan Arslan'ın Meriç'in düşüncelerine ve Türk düşünce dünyasında durduğu yere ilişkin söyleşi ve metinlerini bir araya getiren kitabı Asım Öz derlemiş: Cemil Meriç: Entelektüel Babam. Kitapta Arslan'ın, Cemil Meriç'le yaptığı, 1987'de (Cemil Meriç'in ölümünün akabinde) Türk Edebiyatı dergisinde yayınlanmış söyleşisinin dışında; Türk düşünce hayatındaki epistemolojik bunalım ile Cemil Meriç'in bu bunalımda nerede yer aldığını, onun entelektüel hayatını ve Türkiye'de gördüğü fonksiyonu anlatan yazıları yer alıyor. Bu yazılarda Arslan dikkate değer düşünceler serdediyor. Cemil Meriç'in Türk düşüncesindeki yerinin Ahmet Hamdi Tanpınar'ın, Nurettin Topçu'nun, Erol Güngör'ün yanı başı olduğuna işaret eden Arslan bu isimlerin düşünce hayatımızın kaçınılmaz bir gerçeği olan epistemolojik bunalımda buluştuklarını vurguluyor.

21 Mart 2023 Salı

Türk tarihinin gölgedeki yanı

 13.-14. yüzyıllar Anadolu Türk tarihi bakımından en kritik yüzyıllar sayılsa yeridir. Bu yüzyıllarda siyasal bakımdan bir yandan Selçuklular yıkılmaya yüz tutarken bir yandan da Osmanlı Devleti kurulmuştur. Doğuda Moğol istilasının sebebiyet verdiği büyük kitlelerin Anadolu'ya göçleri, öteden beri Anadolu'da yerleşik halkla Anadolu'ya henüz yerleşmişlerin ilişkileri, dinî, siyasî, kültürel bakımlardan birbirinden farklı zümrelerin birbirleriyle münasebetleri, alışverişleri, şehirleşmeden tutun da toplumsal hayatın yaşanma biçimlerinin tezahürlerine kadar birbirinden ayırt edilmesi ilk bakışta kolay görünen birçok süreç üzerinde yaşadığımız toprakların en problematik alanını oluşturur.

Ahmet Yaşar Ocak'ın İslam'ın Ayak İzleri başlığı altında bir kitap bütünlüğünde bir araya getirilmiş makaleleri Anadolu Selçuklularından Osmanlı klasik çağının sonlarına kadar devam eden uzun bir dönemi, bu problematik alanı farklı yönlerden irdeliyor. Ahmet Yaşar Ocak'ın makalelerinde genel olarak Türklerin Müslümanlığı kabul ettikleri tarihten bu yana, yeni dini tarihsel süreç içinde nasıl yaşadıkları, onu siyasete, toplumsal hayata ve kültüre nasıl yansıttıklarını konu ediliyor.

Mevlânâ Celaleddin Rumi ve Nasreddin Hoca'dan Hacı Bektaş-ı Veli'ye, o dönemki ihtidalarda heterodoks şeyh ve dervişlerin oynadığı rollerden Türklerle Hıristiyanlar arasındaki dinî etkileşimlere, 13 ila 16. yüzyıllar arasında Anadolu şehirlerindeki dinî ve sosyal hayattan Anadolu'daki Şiiliğe ve İran tesirlerine kadar birçok farklı meseleyi tartışan makalelerin eş zamanlı yazılmadığını da görmek gerekiyor. Makaleler bir açıdan da Ahmet Yaşar Ocak'ın tarihçilik alanında akademik hayatının acemilik yıllarından olgun yaşa geldiği çağa kadar ilgi duyduğu konularda ortaya koyduğu "tecribe-i kalemiye"lerini de örnekliyor. Bu itibarla makaleler arasında 1980'li yıllarda yazılmış olanlar da var 2010'a kadar uzanana bir dönem içinde yazılmış olanlar da.

Ahmet Yaşar Ocak'ın makalelerinde ele aldığı konuların büyük bir ölçüde Fuat Köprülü'nün araştırma paradigmalarına bağlı kaldığını vurgulamak mümkün. Ocak, bu bağlılığını da inkar etmiyor. Kitaba yazdığı sunuş yazısında Fuat Köprülü ve Abdülbaki Gölpınarlı'nın isimlerini anarak "bu büyük tarihçilerin bilimsel kabiliyet, kapasite, müktesebat, vukuf ve derinliğine hiçbir zaman ulaşamayacağını iyi bilmekle beraber, mütevazı nitelikte de olsa, kendine göre ufak tefek katkılar yapabileceği" ümidiyle bu alandan çalışmaya başladığını ifade ediyor.

Medeniyet değişikliği

Kitapta Osman Turan ve Fuat Köprülü vesilesiyle Türk tarihçiliğinin kimi sorunlarını da ele alan Ahmet Yaşar Ocak "Türkiye'de uzun zamandan bu yana, yaşanan sosyal ve ideolojik çalkantılar, buhranlar yüzünden, yalnız popüler tarihyazıcılığında değil, ona temel oluşturması gereken akademik tarihyazıcılığında dahi egemenliğini sürdüren, değişik ideolojik motivasyonların güdümündeki bir tarihin saptırılması sürecinin yaşanmakta" olduğunu savlıyor. Türk tarihçiliğinde "Türkler ve İslamiyet" konusunun Fuat Köprülü ve Osman Turan'dan sonra pek rağbet edilmeyen bir konu olduğuna değinen Ocak, "Türk tarihçiliği, Tanzimat'la başlayıp Cumhuriyet'le doruk noktasına çıkan medeniyet ve kültür değişikliği macerası istisna edilirse, Türk tarihinin bu en mühim meselesinin neredeyse hiç ele alınıp işlememiş, tartışmamış, hep uzak durmuştur" tespitini yapıyor.

11 Mart 2023 Cumartesi

Heidegger ölene kadar kendini tashih etti

 Yirminci yüzyılın en etkili filozoflarının başında gelir Martin Heidegger. Onun Batılı metafizik gelenek içinde unutulmuşluğuna vurgu yaptığı varlık sorusu etrafında ördüğü temel eseri Varlık ve Zaman bu yüzyılın en etkili metinlerinden biri olarak nitelenebilir.

Özgür Taburoğlu, bu etkili filozofun bazı temel kavramlarına ilişkin yazdığı kitabında "varlıkla yüzleşen ve insana benzeyen 'müstesna' bir fail olarak Dasein'a ulaşan ışıklı ve sesli fenomenler içinden" Heidegger'in metinlerine bir bakış atıyor. Bu niteliğiyle Taburoğlu'nun kitabı alışılmış sözlük formatından uzak olsa da ele alınan kavramlar etrafında bir sözlük denemesi olarak da görülebilir.

Heidegger'in varlığa dönük soruşturmasının ilkin varolanlar gibi sorgulanamayacağı gayet açık olan varlığa ilişkin doğru sorunun kurulmuş olmasını şart koştuğunu belirten Taburoğlu, onun bu tür soruları ilkin Sokrates öncesi filozoflar tarafından önerildiğine ilişkin tespitini aktararak, ancak böylesi 'doğru bir soru'nun muhtemel bir cevabı duyacak, duyduğu hakkında duygulanacak, düşünecek bir öznenin yardımı olmaksızın kurulamayacağını dile getiriyor: "Tarihsel bir varlık imkanı olarak Dasein, özenle kurulmuş bir sorunun anlamını soruşturmak için müstesna bir kendilik gibi inşa edilmelidir." Dasein gibi bir failin zamanla olan ilgisini kavramanın ve varlığı, dünyanın, varolanların buluşmasında ya da varoluşunda aramanın Heidegger'in fenomenolojisinin özünü teşkil ettiğini vurgulayan Taburoğlu, bu fenomenolojinin modern metafiziğin zıddına sadece el-altında-hazır (zuhanden) olanların, mevcudun değil, aynı zamanda 'olmayan'ın da analize dahil edilmesine dayandığının altını çiziyor.


Klasik sonrası İslam felsefesi

 Osmanlı devletinin 2. Viyana bozgunu 1683 yılının Eylül ayında idi. John Locke'un İnsan Anlığı Üzerine Bir Deneme başlığını taşıyan kitabının basım tarihi ise 1689. Bir anlamda 17. yüzyılın son çeyreği modern Avrupa tarihindeki iki önemli gelişmeyi işaret ediyordu: Aydınlanma düşüncesi ve Osmanlı devletinin askeri alanda mağlup edilmesi. Avrupalıların kendi tarihlerini 'modern' diyerek düşünmeye başladıkları ve tarihi bir 'ilerleme süreci' olarak addettiklerini biliyoruz. Tarihsel ilerleme onlara göre akılcılığın hakim oluşundan tutun da liberalleşme, maddi zenginlikler elde etme ve siyasi gücün artışıydı.

Müslüman dünyayı kendi ötekisi addeden Avrupa, İslam'ı orta çağlardan beri kendi savunduklarının zıddı görüyordu. Aydınlanma düşüncesinin ve akabinde ortaya çıkan çeşitli akım ve düşünürlerin Avrupa'nın 18. ve 19. yüzyıllardaki politik ve ekonomik ilerleyişi ile akılcılık arasında sıkı bağlar kurduğu da söylenebilir. Sözgelimi 20. yüzyılın başında ünlü Alman sosyolog Max Weber 'iktisadi akılcılığın' modern kapitalizmin olmazlarından sayılması gerektiğini vurgular.

Akılcılık arayışı

18. ve 19. yüzyıl Avrupa düşüncesinde gelişen baskın yaklaşımların ve ilerlemeci bakışın Avrupa felsefe tarihini de bir ilerleme olarak kurguladığına dikkat etmeli. Aydınlanma düşünürlerinin antik Yunan felsefesinden başlayarak kendi düşüncelerine kadar olan tarihi felsefenin ilerlemesi ve akılcılığın özerkleşmesi etrafında ördükleri bir anlatı şeklinde algıladıklarını söylemeliyiz. Gibbon, Hegel gibi bazı felsefe tarihçilerinin Avrupa felsefe tarihinin süreklilik arz eden bir biçimde ilerleme olmadığını, karanlık Orta Çağ'ın Avrupa'nın akılcılık arayışının önündeki engel olduğunu söylediler. Ancak onların anlatısına göre de 13. yüzyıldan itibaren Avrupa'da felsefe kesintisiz bir ilerleyişti.

Bu anlatının öngördüğü Avrupa felsefesinin yükselişi İslam kültüründe eşzamanlı olarak felsefenin gerileyişi hikayesiyle birliktedir. Bir yerde aydınlanma düşüncesi ve ilerleme anlatısı, Müslüman coğrafyaların Avrupalılar tarafından işgali ve sömürgeciliğin meşrulaştırılmasında başvurulan enstrümanlar olarak anlaşılabilir.

Türkçeye İslam'da Klasik-Sonrası Felsefenin Teşekkülü olarak çevrilen kitabında Frank Griffel'e göre Avrupa felsefe tarihçilerinin 12. yüzyılın son yılarında İslam felsefesinin İbn Rüşd ile sona erdiği hikayesini inşa ettiler; kısıtlı kaynaklarla çalışmalarına karşın bu onların alanla ilgili bilgisizliklerinden kaynaklanmıyordu. O dönemde Avrupa'da yazılmış bazı eserlerin bunu ispatladığını gösteren Griffel, Fahreddin Razi, Nasireddin Tusi, Molla sadra, Kemal Paşazade gibi isimlerden haberdar olunmasına karşın 19. Yüzyıldaki gerileme paradigması sebebiyle bu bilginin görülmediğini kaydediyor.

De Boer'in iddiasına öre Gazali'nin felasifeye yönelttiği eleştiriler sebebiyle İslam'da felsefi gerileyiş başlamıştır; Ignac Goldziher, Helmutt Ritter, Edward Grandville Brown gibi Batılı oryantalist otoritelerin İslam kültüründe felsefenin sona erişinin sebebi olarak Gazali'nin Tehafüt-el Felasife'sini gösterdiklerini belirten Griffel, bu bakış açısının alanın daha popüler sayılabilecek yayınlarında hâlâ etkisini gösterdiğini işaret ediyor.

Son 30 yılda İslam felsefesi tarihi alanında aktif olarak çalışanların Gazali'ye dair yapılan değerlendirmelerinin büyük ölçüde farklılaştığını kaydeden Griffel, onun "felsefenin yıkıcısı" olarak görülmediğini, Tehafüt-el Felasife'nin baştan sona felsefeyi ya da Aristotelesçiliği reddetmeyi amaçlamadığını belirterek Gazali'nin eleştirisinin 20 mesele ile ilgili olduğunu, bu meselelerin en az üçünde felasifeyi tekfir ettiğini belirterek "Ancak kitap felsefeyi bir bütün olarak reddetmez. Eser aslında Müslüman Aristotelesçilerin öğretileri arasında neyin doğru neyin yanlış olduğunu bulmak için Aristotelesçiliği incelemenin bir metodu olarak okunabilir ve böyle de okunmuştur zaten" cümlelerini kullanıyor.

Kitabında Renan ya da De Boer'in yaptığına benzer bir hata yapmaktan çekinen Griffel, 12. Yüzyıldan sonraki 7-8 yüzyılda araştırılması ve analiz edilmesi gereken çok güçlü bir felsefe geleneği bulunduğuna işaret ederek Kindi'den İbn Sina ve İbn Rüşd'e dek gelen klasik İslam felsefesinin ardından olup bitenin yeterince yorumlanmadığına vurgu yapıyor.

24 Şubat 2023 Cuma

Çalıkuşu yalnızca Çalıkuşu değildir

 En genel anlamıyla topluma dahil olması beklenen insanın karakterini inşa etme, becerilerini geliştirme ve toplumsal hayatta ihtiyaç duyacağı bilgileri ona kazandırma faaliyeti olarak görülebilecek eğitimin bu nitelikleriyle bütünüyle beşerî bir olgu olarak karşımıza çıktığı görülür.

Özellikle Türkiye'de eğitim konusunun sürekli gündemde olduğu, eğitimde başarı ya da başarısızlıkların tartışıldığı, ancak benimsenen eğitim yaklaşımlarının ve felsefelerinin ise bu tartışmalar esnasında göz ardı edildiği söylenebilir. Türk modernleşme tarihinde önemli bir yer tutan eğitim meselesinin bütünüyle çözümlenemediği, eğitim söz konusu olunca hep birtakım zorluk ve sıkıntılarla yüzleşmek zorunda kaldığımız, diğer toplumsal meselelerde ise eğitim yoksunluğunun önemli bir etken olduğu iddia edilebilir. Kendini bilme faaliyetinden ulus-devlet inşa sürecinin katalizörlüğüne, bazı ontolojik krizlerden paradigma dönüşümlerine, özgürlükten zorunlu eğitime, eşitsizliklerden rekabete, ahlaktan ideolojiye, müfredattan materyale, yapay zekadan metaverse'e kadar birçok konuyu eğitim odaklı tartışmaların ekseninde bulmamız bu sebeple olsa gerektir.

Analitik perspektif

Yılda iki kez yayınlanan ve baş editörlüğünü Ahmet Koyuncu'nun yaptığı Sosyoloji Divanı 20. sayısının dosya konusunu eğitim olarak seçmiş ve bu konuyu kadim tartışmalardan güncel meselelere kadar analitik bir perspektifle irdeliyor. Dosyanın editörlüğünü üstlenen Adem İnce'nin kadim zamanlardan günümüze eğitim düşüncesinde yaşanan dönüşümlerin mahiyetini incelediği yazısıyla açılan dosyada Mustafa Gündüz, Türk modernleşmesinde eğitimin rolünü Bernard Lewis, Niyazi Berkes ve Hilmi Ziya Ülken'in konuyla ilgili eserleri üzerinden inceliyor. Zekeriyya Uludağ ve Olcay Bayraktar ise Osmanlı'dan Cumhuriyet'e kültür ve medeniyetin zihniyet oluşumuyla ilişkisini, toplumsal değişimin eğitimdeki yansımalarını Türkiye'de hakim eğitim teorisi bakımından ele alan makaleleriyle dikkat çekiyor. Reşat Nuri Güntekin, Halide Edip Adıvar ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun Çalıkuşu, Vurun Kahpeye, Ankara romanlarında topluma önerilen kadın öğretmenler kapsamında Türk modernleşmesinin ulus merkezli kimlik inşasında önemsenen eğitimin rolünü analiz eden Fatih Uyar, "Çalıkuşu'nda Feride, Vurun Kahpeye'de Aliye, Ankara'da Selma Hanım karakterleri giyim tarzları, düşünce biçimleri, bireysel özellikleri ve eğitim süreçlerinde ortaya koydukları yaklaşımlarla modernleşme ve çağdaşlaşma düzleminde toplumu eğitim vasıtasıyla kurgulamaya çalışan cumhuriyet kadrolarının emellerine katkıda bulunurlar" sonucuna ulaşıyor.

Dosyada yer alan makalelerinde Pierre Bourdieu'nun kavramları etrafında Taner Atmaca ve Eslem Arslan Türkiye'de sınava dayalı "eğitim yarışı"nın ürettiği eşitsizlikleri teorik olarak ele alırken Ali Baltacı ve Bulut Doğan eğitim bilimleri akademisinin ve eğitim araştırmalarının niteliğine ilişkin eleştirel düzeyi epey yüksek bir analiz gerçekleştiriyorlar. Ahmet Dağ ise siber dünyadaki Metaverse ve Yapay Zeka gibi teknolojik imkanların eğitim-öğretimde doğuracağı dönüşümlere, bu çalışmaların getirmesi muhtemel Eduaintment eğitim tarzını konu ediniyor. Ali Öztürk eğitim felsefeleri ve uygulamaları arasında yaşanan karmaşayı ele alırken İbrahim Hakan Karataş da modern okulun geçirdiği dönüşümleri dönemleştirerek bu dönüşümün bugünkü toplumsal boyutlarını çözümlüyor. Derginin söyleşi bölümünde Kanada McMaster Üniversitesi'nden Henry Giroux ile Adem İnce'nin söyleşisi yer alıyor. Giroux ile İnce eğitim kavramının neliğinden modern dönemde eğitimin nerede ve nasıl konumlandırıldığına, eğitim ile diğer modern süreçler arasındaki ilişkiye, paradigma dönüşümlerinden Giroux'un özgün kavramlarına kadar geniş bir çerçevede söyleşiyor. Dergide ayrıca Muhammet Esat Altıntaş, Hanife Özer Aksaray, Ferda Öney, Kasın Küçükalp, Murat Bozkurt, Abdülbaki Değer, İsmail Güler'in yazıları da yer alıyor.