24 Ekim 2023 Salı

“Dostlarım, dost yoktur!”

 Yaşadığımız günlerde sık sık kalabalıklar içinde yalnızlık, güvensizlik ve insanların birbirine giderek artan nefreti ile karşılaşıyoruz. Son derece misantrop (insan sevmez) bir ortam olduğu açık tarihsel-toplumsal şartlar altında yaşadığımız söylenebilir. Siyasi ve sosyolojik analizleri de etkileyecek bu durumun hakkıyla ele alındığı ise aynı şekilde söylenemez.

Soğuk Savaş sonrasında siyasi felsefesi yeniden gündemleşen Nazi Almanya'sının anayasa hukukçusu ve siyaset felsefecisi Carl Schmitt'in siyasalı tanımlayan kriteri dost-düşman ayrımı olarak belirlemesine dayanan yaklaşımların her ne kadar kurumsal düzeylerde (devletler vb. kurumlar) kendilerini geçerli ilan etmelerine karşın bireysel, tekil düzeyde de düşmanlıkları, nefreti, iktidar ve kıyım arzusunu köpürttüğü söylenebilir.

Nadir bir tecrübe

Aristoteles'in "Dostlarım, dost yoktur!" ifadesiyle ilginç bir edebiyatın, dostluğun yokluğu ve dostun azlığı edebiyatının geliştiğini kaydediyor Dostluğa Dair adlı kitabında Prof. Dr. Yasin Aktay. Aristoteles'in sözünün günümüze kadar gelebilmiş bütün dostluk felsefelerini etkilediğini, böylece paradigmatik nitelik kazandığını vurgulayan Aktay, bu söze mukabil Hz. Peygamber'in Kur'an-ı Kerim rehberliğinde "düşmanlarını aralarında ülfet kılıp dosta (kardeşe, ashaba) çevirme" olarak niteleyebileceğimiz uygulamalarının sözünü ettiğimiz paradigmayı tersine çevirdiğini belirtiyor. Platon, Aristoteles, Cicero gibi İbn Mukaffa, İbn Hazm, Maverdi, İbn Miskeveyh, Nasiruddin et-Tusi, Ebu Hayyan et-Tevhidi vb. klasik İslam düşüncesi içinde yer alan düşünürlerde bile dostluğun nadir bir tecrübe olarak resmedildiğine dikkat çeken Aktay "Dostluğu bugün, hemen şimdi gerçekleşebilecek bir yol olarak inşa eden Hz. Peygamber'in "ashab" pratiği genellikle ihmal edilmiştir. Birbirinden nefret eden düşmanlardan birbirini seven kardeşler kılmanın devrimci yanı, üstelik imkânsız olmayan devrimci yanı nedense görülmez" diyor.

Hayatın hemen her aşamasında, siyasette, günlük hayatta, ticarette, akademik ve entelektüel hayatta, kültürel ve sanatsal ortamlarda dostluk siyasetinin yokluğunun yol açtığı erdem kaybının bir yitiklik duygusu oluşturduğunu, ancak çoğu kişinin de bu yitikliğin mahiyetine ilişkin bir farkındalığının olmadığını belirten Aktay Gazzali'nin İhya-i Ulumiddin adlı eserinde işaret ettiği yola değinerek "Dostluk politikası, her şeyden önce hakikat sevgisi, bizi seven bir Allah'ı sevmekle, ona hamd ve şükretmekle temel motivasyonunu alan bir politikadır. Nitekim Gazzali'nin ifadesiyle 'Allah için birbirini sevmek ve O'nun yolunda kardeş olmak yakınlıkların en erdemlilerinden ve örf ve adetler arasında kendisinden en güzel şekilde yararlanılan itaatlerdendir" sözlerine kitabında yer veriyor.

Asıl dostluğun insanların belli erdemler etrafında bir araya gelebilmeleri olduğunu savunan Aktay, ancak böyle bir dostluğun bütün insanlığı kuşatabileceğini, ırk, renk, dil vb. ayırım yapılmaksızın bütün dünyaya Allah'ın rahmet, merhamet ve sevgisinin bir tecellisi olabileceğini ileri sürüyor.

"İnsan insanın kurdurur" diyen Hobbes ve benzeri düşünürlerin işlediği felsefelerin aksine İslam'ın bütün insanlar arasında her düzeye sirayet eden bir dostluk etiğini öne çıkardığını belirten Aktay, kitabının bölümleri boyunca veli, dost, kardeş, refik, halil, ashab, sadık, zemil, karin, enis, habib, müellef gibi Müslümanca bir dostluk etiğinin temel kavramlarını, dostluğun siyasetini ve siyasette dostluğu, akademik-entelektüel hayatın şimdiki durumunu resmederek olması gereken hali anlatıyor.

Dostluk etrafında çağdaş düşüncede gelişen sosyolojik-felsefi çalışmalar ve tartışmalar etrafında da duran Aktay, Derrida'nın özgün bir yorumcusu olarak bilinen John D. Caputo'nun bir makalesine de yer veriyor. Ayrıca kitapta İbn Mukaffa'nın, Ebu Hayyan et-Tevhidi'nin ve Gazali'nin ilgili metinlerine de yer verilmiş.


17 Ekim 2023 Salı

Heidegger'in physis şerhi

 

Heidegger'in physis şerhi

Yirminci yüzyılda edebiyat, sanat, felsefe gibi birçok alanda etkili olmuş düşünce akımlarından biri olan varoluşçuluğun en etkili fikir babalarından biri kabul edilir Martin Heidegger. Her ne kadar kendisi düşünce yaklaşımının varoluşçuluğun belki en etkili sözcüsü Sartre tarafından yanlış anlaşıldığını öne sürse de Varlık ve Zaman ve onun devamında ileri sürdüğü görüşlerle varoluşçu düşüncenin birçok tema'sına yön veren bir isim sayabiliriz Heidegger'i. Varlık ve Zaman'da Heidegger Batı felsefe tarihinde unutulduğunu iddia ettiği

"varlık soru"sunu tekrar kazanmaya uğraşır. Heidegger'in ele aldığı birçok tema bu eserde dile gelse de hiçbir zaman onun vaat edilmiş ikinci cildinin yazılmamış olması hep bir eksik olarak görülür. Bu eksik görme sebebiyle yorumcu ve şarihlerin onun Varlık ve Zaman'dan sonra yayınladığı eserleri, özellikle Varlık ve Zaman'a nispetle değerlendirdikleri, kimileyin o eksiğin sonraki düşüncelerle yamandığını, kimileyinse Heidegger düşüncesinde önemli bir Kehre (Dönüş) yaşandığını düşündüklerini fark ederiz. Elbette felsefi düşüncesinde Heidegger böylesi bir dönüş yaşamıştır ama düşüncesinde de Varlık ve Zaman'da dile getirdiği tezlerin merkezi önemini koruduğunu belirtmek gerekir.

Genel olarak varolanın üstündeki hakikat yapısına "metafizik" dendiğini belirten Heidegger, onun cümlelerle ifade edilmesi ya da edilmemesinin dile getirilenin bir sistemde toplanıp toplanmamasınında durumu değiştirmediğini ifade ederek "Batılı tarihsel insanlığın, varolanla kurduğu bağıntıların hakikatini, genel olarak varolan üstündeki hakikati muhafaza ettiği bilgi"nin metafizik olduğunu kaydediyor. Metafiziğin son derece özel bir anlamda "fizik" olduğunu, yani physis'in bilgisi olduğunu vurgulayan Heidegger, Aristoteles'in Fizik kitabının Batı felsefesinin gizli kalmış, üzerinde yeterince düşünülmemiş bir kitabı olduğu iddiasıyla physis kavramı ve özünü Aristoteles'in Fizik kitabının ikincisinin birinci bölümünde dile getirdiği savları kendi düşüncesi doğrultusunda şerh ederek belirlemeye çabalıyor Türkçeye Zeynep Sayın'ın çevirdiği Physis: Özü ve Kavramı Üstüne'sinde. Bu çabasındaki hedefi de belirgindir aslında: Batı metafiziğinin varlık sorusunu nasıl unutturduğunu ortaya çıkararak o soruyu yeniden sorabilmek, bu metafizik içindeki doğa ve tarih, doğa ve tin gibi birtakım karşıtlıklardan uzak kalabilmek, onu kendi çöküşüne terk etmek.

İlksel physis'in varisi

Aristoteles'in "Fizik"te physis'in varolanın kendine özgü, kendi içinde sınırlı bir alanının varolanlığı (oussia) olarak kavradığını belirten Heidegger, bu alanın yapılmışlıklardan farklı olarak bitmişlikler alanı olduğunu söyler. Bir anlamda Aristoteles varlığın köklerinden birini physis olarak belirler. Ancak Heidegger'in yorumuna göre Aristoteles tarafından öze ilişkin bir kavrama dönüştürülen physis, ilksel physis'in bir varisi sayılmalıdır. Modern insanlarda bile, varolanın varlığı olarak tasarlanmış physis'in soluk ve tanınmaz yankısı korunmaktadır, şeylerin "doğa"sından, "devlet"in "doğa"sından, insanın "doğa"sından bahsederken bile bu asıl physis'i yankılarız.

Heidegger'in eski Yunan'dan modern zamanlara Batı felsefesi içinde unutulduğunu iddia ettiği "varlık sorusu"nu yeniden kazanmaya, Batı metafiziğinin üstesinden gelmeyi amaçlayan geniş kapsamlı, ihtiraslı projesinin önemli duraklarından biri Aristoteles'in Fizik kitabının ikincisinin birinci bölümündeki paragrafa getirdiği kendine özgü şerh. Heidegger, şerhini Heraklitus'un 123. fragmanını alıntılayarak tamamlıyor: "Varlık, kendini gizlemeyi sever."

Yalnızca özü gereği gizini açan ve gizini açmak zorunda olanın gizlenmeyi sevebileceğini belirten Heidegger varlığın özünün gizini açmak, açılışa gelmek, kabuğunu yarmak, yani physis olduğunu söylemeyi de ihmal etmiyor.

7 Ekim 2023 Cumartesi

Modern kültüre kalan romantik miras

 Avrupa'da on yedinci ve on sekizinci yüzyılları hareketlendiren Aydınlanmacılığın rakibi olarak görülür romantizm. Aynı zamanda Aydınlanmacılığın karşıtı olarak da kodlanır. Birbirini izlemekten başka aralarında herhangi bir simetri olduğu kuşkuludur elbette. Hatta tek bir aydınlanma(cılık) olmadığı gibi tek bir romantizm olduğu da kuşkuludur. Bu yargıya elbette romantiklerin en romantiği kadar tutkuya tutkuyla bağlı, onlar kadar hayal gücünü yücelten aydınlanma filozoflarının var olduğu gösterilerek rahatça ulaşılabilir. Romantizm denince kimilerinin onun babası addettiği Rousseau'nun Toplum Sözleşmesi, İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kökenleri gibi eserleri ve Fransız Devrimi üstündeki etkileri akla gelir. Onu hem sıkı bir aydınlanmacı hem de aydınlanma ilkelerini yerle yeksan biri olarak görmek mümkündür.

Bir fikir kümesinin birleştirilerek topluca romantizm olarak adlandırılmasını aşırı buluyor Peter Gay. 'Romantikler Neden Önemlidir?' başlığıyla Türkçe'ye çevrilen eserinde Amerikalı (Almanya doğumlu) Tarih Profesörü Gay, Schiller gibi erken dönem romantikler hakkında yazdığı makalelerle itibar kazanmış ünlü filozof ve fikir tarihçisi Arthur O. Lovejoy'un 1923'teki bir konuşmasında yaptığı iki öneriden ikincisini takip etmeye çalışıyor. Lovejoy'un romantizmin fazlasıyla tıkış tıkış bir kolektif ifade olduğu, bu ifadeyi çoğullaştırmanın, yani romantizmler demenin çok incelikli olmasa da pratik yararı olduğu uyarı ve önerisini dikkate alan Peter Gay, romantizmler ifadesini romantizm olarak adlandırılan hareketin anlamlarının tartışılmasını da çok yararlı buluyor.

Romantiklerin Aydınlanma'nın dine duyduğu katıksız nefreti dayanılmaz addettiğini yazan Peter Gay, Novalis'in on sekizinci yüzyıl filozoflarını eleştirirken "Evrenin ebedi yaratıcı müziğini devasa bir değirmenin tekdüze takırtısına dönüştürdüler" cümlesini kurduğunu belirtiyor. Friderich Schlegel'in 1803'teki Fransa ziyareti esnasında her yerde gördüğü dinsizlikten tiksindiğini ve Paris'i "modern Sodom" olarak adlandırdığını kaydeden Gay, Alman romantiklerinin desteklediği bu görüşün sadece onlara özgü olmadığını da ifade ediyor.

Barışın kaynağı

Friedrich Schelegel, Friedrich Hölderlin, Novalis gibi Alman romantiklerinden oluşan küçük bir grubun modern sekülerizmi küçümseyici bir tutumla reddettiklerini belirten Gay, onların nasıl tanımlanırsa tanımlansın Tanrı'ya imanın komşular arasındaki iyi niyetin ve milletler arasındaki barışın kaynağı olduğunu savunduklarını vurguluyor. Alman romantikler için hangi biçim altında görülürse görülsün dinin tek bir niteliğe dayandığını, bunu da Hölderlin'in "Özünde bütün dinler şiirseldir" sözleriyle ifade ettiğini aktarıyor. Peter Gay, romantizmin dine bakışının kısa ve etkileyici bir özetini görüyor Hölderlin'in sözünde.

Kitabında farklı alanların bireyselliğini es geçmeden, onları küçümsemeden bir genelleme yapmaya çalışan Peter Gay, romantizmlerin şaşırtıcı ölçüde uzun ömür sürdüklerini söyleyerek Kandinsky'nin 1925'te "Bugün yeni bir nesnellik olacaksa, bırakınız yeni bir romantizm de olsun; sanatın anlamı ve içeriği romantizmdir" şeklinde yazdığını aktarıyor.

Resimden edebiyata, müzikten mimariye, 18. yüzyıldan 20. yüzyıla Schlegel, Hölderlin, Novalis, Beethoven, Wilde, Balzac, Stendhal, Stravinsky, Maleviç gibi birçok ismin yer aldığı eserinde Peter Gay, modern kültürdeki romantik mirası keskin bir değerlendirmeye tabi tutarak asırlık gelenekleri sorgulatanın bu mirasın ta kendisi olduğunun altını çiziyor.


29 Eylül 2023 Cuma

Moğol Anadolu'sunun sosyolojisi

 Türkiye Selçukluları ordusunun 1243'te Baycu Noyan yönetimindeki Moğol birliğine Sivas'ın doğusundaki Kösedağ'da savaşı kaybetmesiyle Moğol vassallığına düşmesi sonucu Anadolu'da Moğol iktidarının başladığı söylenebilir. Yaklaşık 140 yıl süren Anadolu'daki Moğol hakimiyetinin Osmanlı devletinin kuruluş dönemine denk geldiği de vurgulanmalı.

Akademik dünyada genellikle bu dönemde "kapsamlı bir ortodoksi tanımı yapıp kendi tanımını kati bir surette dayatmaya çalışan bir devletten azade olma hali" yaşandığının söylendiğini veya bu dönemin Anadolu'sundaki İslam'ın senkretik veya heteredoks olarak tasvir edildiğini görürüz. Hatta bu görüş sahiplerine göre bu dönemin Sünni dindarlığı bile kastedilen anlamdaki "heterodoksi"yi hatırlatacak ölçüde birçok unsur içerir. Elbette ortodoksi ve heterodoksi gibi kategorilerin sorgusuz sualsiz bu döneme atfı epey tartışmalıdır.

Kritik bir dönem

Moğol Anadolu'sunda İslam, Edebiyat ve Toplum adıyla Türkçeleştirilen kitabında A. C. S. Peacock, Anadolu'da giderek artan sayıda Hıristiyan'ın İslam'ı benimsediği, burada yaşayan Müslümanların derin değişimler geçirdiği kritik bir dönem olan 1243 Kösedağ Savaşı'ndan Moğolların Anadolu'daki son temsilci beyliği Eretna Beyliğinin yıkılış tarihi olan 1381'e kadar süren zaman diliminde Anadolu'daki İslamiyet'in özellikleri bakımından daha incelikli bir bakış açısı geliştirmeye uğraşıyor.

Peacock'un temel tezi açık: Moğolların Anadolu'nun İslamlaşmasında çok önemli bir rol oynadığını ileri sürüyor. Kitabında Orta Anadolu şehirlerine, yani Konya, Kayseri ve Sivas gibi şehirlere özel bir ilgiyle yaklaşan Peacock bu ilginin sebebini ise bu şehirlerin Müslüman Anadolu'nun kültürel merkezleri, Selçuklu sultanlarının, Moğol-İlhanlı valilerinin ve Eretnalıların yaşadığı şehirler oluşundan kaynaklandığını belirtiyor. Bir yerde buna mecbur da kalıyor, çünkü Peacock'un belirttiği üzere bu bölge, yani Orta Anadolu tarihi kaynaklarda büyük bir farkla en çok tanıklık edilen bölgeydi. Dönemi anlatan birçok vakayiname genellikle bu bölgede üretildi.

Selçukluların fiilen yetki kullanamadıkları, ama sultan unvanını kullanmaya devam ettikleri, Selçuklu toprakları üzerinde Moğol hegemonyasının sürdüğü, ancak 1330'larda İlhanlıların gerilemesiyle birlikte güçlenen birçok Türkmen beyinin Moğol iddialarına karşı koyduklarını belirten Peacock bu beyliklerden en başarılısının da daha sonra imparatorluğa dönüşecek Osmanlı beyliği olduğunu vurguluyor.

Moğol hegemonyasının oluşturduğu siyasi değişime elbette kültürel değişimler de eşlik ediyordu. Türkçe'nin bir edebiyat mecrası olarak 13. yüzyılın sonlarında Farsça'ya eklenerek (daha sonra onu ekarte ederek) Anadolu Müslümanlarının başlıca edebiyat ve metin dili olduğunu vurgulayan Peacock, Mevlâna Celaleddin Rumi ve oğlu Sultan Veled'in, İbn Arabi'nin üvey oğlu Sadreddin Konevi'nin, Gülşehri ve Aşık Paşa'nın Moğol hegemonyası sırasında faal olduklarını belirtiyor.

Anadolu'daki 140 yıllık Moğol hegemonyası esnasında oluşmuş dini, toplumsal ve edebi manzarayı, Mevlâna Celaleddin Rumi ve Baba İlyas'ın soyundan gelen sufilerin yönetenlerle ilişkilerini inceleyerek tasavvuf ile siyasi gücün yakın ilişkileri, fütüvvet denen sufi teşkilatlanmaları, 13.-14. yüzyıllarda Türkçe'nin bir edebiyat dili olarak yükselişini siyasi ve toplumsal bağlamında irdeleyen Peacock, Moğol Anadolu'sundaki kıyametçiliği ve mehdi beklentisini de ele alıyor. Kitabında Moğol hakimiyetinin toplumsal hayatın din, dil ve edebiyat gibi çeşitli alanlarında Selçuklular döneminden daha derin bir Müslümanlaşma sürecini hızlandıran bir tepkimeyi başlattığını ileri sürüyor.

Moğol Anadolu'sunda İslam, Edebiyat ve Toplum

A. C. S. Peacock

21 Eylül 2023 Perşembe

Bilginin başlangıcı üzerine düşünmek

Bugün Sokrates öncesi felsefe dediğimizde akla gelen ilk isimlerden ikisi elbette Parmenides ve Herakleatos'tur. Bu iki isim anılmaksızın Sokrates öncesi felsefesinden konuşulmadığını iddia edebiliriz. Anaksimenes, Anaksimandros, Empedokles, Demokritos ve diğerlerini gölgeleyen bu iki isim belki de Sokrates'le birlikte felsefenin seyrine etkileri en fazla sayılması gereken figürlerdir.

Schleiermacher ve Hegel sayesinde, Alman Romantik dönemden itibaren presokratik adıyla anılan bu dönem aynı zamanda "felsefe" etkinliğinin de başı addedilir. Birçok yorumcu bu dönemi Batı kültürünün de başlangıcına yerleştirir. Ancak bu dönemden günümüze sadece çeşitli alıntılar ve fragmanların kaldığı da vurgulanmalıdır. Yirminci yüzyılda hocası Heidegger'in felsefi yaklaşımından istifade ederek Dilthey ve Schleiermacher okumalarının etrafında geliştirdiği "felsefi hermenötik"le dikkat çeken ve bir anlamda yirminci yüzyılın en önemli filozoflarından biri sayılan Hans-Georg Gadamer, Napoli Dersleri'nde fragmanter presokratik gelenekten ancak bize tam olarak kalan ilk felsefi metinler temelinde konuşulabileceğini vurgular. Gadamer'in kastettiği tam metinler ise Platon'un diyalogları ve Aristoteles'in yazılarının toplamıdır. Ancak yine Gadamer'in vurgusuyla presokratik gelenekten kalan fragmanların arasında önemli bir istisna bulunur: Parmenides'in didaktik şiirinin başlangıcındaki büyük ölçüde tutarlı metin. Buna karşın Herakleatos'tan kalan böyle tutarlı ve tam bir metin maalesef yoktur. Yine de Heraklitaos'ten helenistik çağlardan beri sürekli geniş ölçüde alıntılar yapıldığını, onunla ilgili büyük bir alıntı zenginliğine sahip olduğumuzu vurgular Gadamer.

Birbirlerinden haberdar mıydılar?

Parmenides ve Herakleatos'un birbirlerine çağdaş olmalarına rağmen (Gadamer, Herakleatos'un daha genç olduğunu düşünür) birbirlerinden haberli olup olamadıkları, eğer haberlilerse birbirlerine nasıl davrandıkları sorusu yaygındır. 19. yüzyılın filologlarının bu soruya şu cevabı verdiğini aktarıyor bize Gadamer: Parmenides'in didaktik şiiri, onun eleştirel olarak reddettiği Heraklitçi akış öğretisine karşı bir cevap sunar.

Akademisyenlerin bu iki düşünür arasında varsaydığı karşıtlığı tuhaf bulan Gadamer, bir yanda Parmenides'in didaktik şiirini diğer yanda Herakleatos'un aforizmalarının oluşturduğu tezata dikkat çeker. Her ikisinin de farklı bir nesir sunduğunu belirten Gadamer, Herakleatos'unkilerin tam olarak fragman olmadığını, ünlü ve yaygın olarak bilinen nükteli sözlerin alıntıları olduğunu da tespit eder. Bu tür sözlerin tutarlı bir düzyazı metni oluşturmadığına kanidir Gadamer; ona kalırsa Homeros ve Hesiodos'un epik sanat biçiminden tamamen farklı bir kökene sahip olduğundan bile kuşkulanılabilir bu üslubun. Bu üslubun yeni bir edebiyat biçimine işaret ettiğinin düşünülmesi de doğru yol olabilir. Teknik-hermenötik açıdan Heraklieatos fragmanlarının bu tür metinlerin anlaşılması için minimum açık erişim noktası sunması ve bağlamından koparılmış alıntılarının güvenilmezliğiyle tam bir ders kitabı örneği olduğuna işaret eden Gadamer, onun her tür düşünce için sürekli bir meydan okuma olmaya devam ettiğini de vurguluyor.

Presokratik felsefenin doğuşunu ele alan Felsefenin Başlangıcı kitabını Parmenides'e atıfla sona erdiren Gadamer Türkçeye Bilginin Başlangıcı adıyla çevrilen kitabında ise Heraklieatos'u ve Heraklieatos geleneğini konu ediniyor. "Değişendeki birliği tanımak ve onun sıkıca ttma"nın yeni bir buyruk gibi olduğunu söyleyen Gadamer tüm Heraklieatos önermelerini tek bir hakikate dönüştürdüğünü iddia eder. Demokritos'un atom teorisinden başlayıp Galileo'nun üzerinden geçerek insan bilgisine ve becerisine konan sınırları hatırlatan Gadamer, bilimsel kültürün yeterliliğinin aydınlanmanın eşlik etmesine borçlu olduğun vurgular. Heraklieatos'un özünde bir aydınlanma figürü olduğunu, sofistik teatralliği olmayan bir düşünür olduğunu ifade eden Gadamer'in bu sınırları düşünmeye Heraklieatos üzerine yorumlarla başlamasının da şaşırtıcı olmadığını söylemek gerekir.


17 Eylül 2023 Pazar

Milliyetçilik gerçekten yükseliyor mu?

Westfalya anlaşması sonrası dünya düzeninde modern ulus-devletlerin kuruluş ideolojisi sayılagelir milliyetçilik. Günümüze değin gelebilmiş ideolojilerin üzerinde asıl belirleyici faktör Fransız devrimidir. Fransız devriminin fitilini yaktığı ideolojilerin en önemlisi ve belirgini ise kesinlikle milliyetçiliktir. Mayıs ayında yapılan seçimler sonrasında milliyetçiliğin çok konuşulmasının sebebi elbette seçimlerde yükseliş trendi gösterdiği varsayılan tercihler kadar içinde bulunduğumuz siyasi, sosyal, iktisadi ve küresel şartlardır da. Buna rağmen siyasal bir yaklaşım olarak milliyetçilik sözkonusu olduğunda 1990'larda Soğuk Savaş'ın bitimiyle peydahlanan etnik milliyetçilikler ile 9-11 Eylül 2001'deki İkiz Kule saldırıları ve akabinde 2008 mort-gage krizi ve Arap Baharı ile birlikte ortaya çıkan uluslararası kargaşa, zorunlu göç, Proxy savaşları ortamının beslediği güvenlik arayışları sonrası oluşan milliyetçi dalgalanmaların ayırt edilmesinin gerekli olduğu da açıktır.

Biz ve onlar ya da dost ve düşman ayrımlarına dayalı bir duygu ve inanç birikiminin tezahürü addedilebilecek milliyetçiliğin teorik zeminde tanımlanmasına da elvermeyen şartlara yol açar biz ve onların belirsizliği. Bu açıdan milliyetçiliğin teorik temellerinin kısmen eksik ya da yeterli olmaması farklı sosyo-ekonomik ya da siyasi konjonktürlerde farklı anlamlara çekilmesini kolaylaştırır; onun anlamlandırılmasını zorlaştırır. Buna rağmen, yine de, hemen herkesin üzerinde uzlaşabileceği bir tanımı yapılabilir milliyetçiliğin: Aynı etnik kökenden gelen, aynı dili konuşan belirli sınırlar dahilindeki insanların birlikteliğinin "egemen devlet" ve "ulusal sadakat" ilkeleri uyarınca ideolojileştirilmesi. Bir anlamda millete kendi kaderini tayin yetkisini sunan ya da vaat eden bu ideoloji toplumsal birlikteliğe kaynaklık ederek bağlılarına mücadele ve dayanışma ruhu da aşılayabilir. Toplumsal dayanışmayı artıran niteliği onun olumlu sayabileceğimiz yanıdır elbette; ancak içerdiği bazı hususlar bakımından milliyetçiliğin toplumları olumsuz da etkileyebileceğini öngörebiliriz. Milliyetçiğin ırkçılık, şovenizm gibi olumsuz olduğu açık anlayışlardan etkilenerek ya da onların oluşmasına elverişli bir yatak vazifesi edinerek toplumların felaketine yol açacağını da öngörebiliriz.

Kızılderili temsilleri

Üç aylık "düşünce, siyaset ve sosyal bilim" dergisi Tezkire'nin "Milliyetçilik Nereye, Kimden Kime Yükseliyor?" sorusunu ve bu soruya verilebilecek muhtemel cevapları dosya haline getiren 83. sayısında Prof. Dr. Yasin Aktay, "Milliyetçilik Nereye Yükseliyor?" başlığı altında milliyetçiliğin günümüzde aldığı hali ve nereye yükseldiğini anlatıyor. Abdülkadir Diktaş ise "Değer Kaynaklarımız Perspektifinden Milliyetçilik Anlayışı" başlıklı yazısında Anadolu insanının manevi ve kültürel değerlerini baz alarak milliyetçilik kavramına nasıl bakıldığını değerlendiriyor. Sinema ve milliyetçilik arasındaki ilişkiler özelinde Holywood filmlerindeki Kızılderili temsillerinin Amerikan milliyetçiliğine etkilerini konu edinen Yekta Şirin böylelikle siyasi iktidarların sinema ve diğer sanatları araç edinerek milliyetçilik duygularını inşa etme/geliştirme yordamlarını gösteriyor.

Dokuz araştırma makalesine yer verilen sayıda Fahri Yetim, Ömer Obuz, M. Veysel Karataş, İlhami Aydın, Yegane Yiğit, Uğur Kılınç, Merve Sultan Akçakaya, Fredinant Hasmuça, Fatma Kılınç Hatipoğlu Kürt milliyetçiliğinden Arnavut milliyetçiliğine, milliyetçiliğin farklı fraksiyonlarından onun kültürel dokunun inşasında ya da dönüştürülmesinde kullanılan bir söylem sermayesi oluşuna, Ermeni diasporasının tarihsel serüveninden Çarlık Rusya'sında Müslümanlara dönük Hıristiyanlaştırma ve Ruslaştırma yoluyla asimilasyonu ve kimlik tasfiyesine kadar birçok ilginç konu ele alınıyor.


1 Eylül 2023 Cuma

Modern çağın en çok tartışılan sosyolojik kurumu: Aile

Aile, sadece en eski birliklerden biri olmayıp aynı zamanda her türlü topluluk ve toplumun yapı taşıdır da. Hemen her zaman huzur, güven, sevgi ve mutlulukla anılagelen aile her birimizin varoluşunu ve kaderini de önemli ölçüde belirler. Modern çağın en çok tartışılan sosyolojik kurumları arasında yer alan ailenin özellikle son yıllarda etkileri epey artan birtakım dönüşümler sebebiyle mercek altına daha fazla alındığını vurgulamalıyız. Bu tartışmalar esnasında gerek ailenin kökeni, gerek gerekliliği gerekse de varlığı sürekli sorgulanmaya uğraşılmış, ailenin geleceği, işlevi ve önemi de sorgulamalara dahil edilmiştir. Bu konuda ileri sürülen tezlerin yapılan etkinliklerin çoğaldığı bir tespit olarak söylenebilir. Özellikle evlenme oranlarının düşmesi, boşanmaların artması, toplam doğurganlık hızının 1.6'ya kadar gerilemesi gibi sosyolojik parametrelere yansıyan göstergelerin olumsuzlaştığı, LGBTİ vb. sapkınlıklara dair tartışmalarının çoğaldığı bir dönem yaşadığımız söylenmeli.

Yılda iki kez yayınlanan ve baş editörlüğünü Necmettin Erbakan Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Koyuncu'nun yaptığı Sosyoloji Divanı'nın 21. sayısının Aile dosyasıyla yayınlanmasının bu dönemdeki tartışmalarla ilgili olduğunu bu yüzden vurgulamak gerekir.

Dosyada yer alan "Değişen Aile Değişmeyen Aile Değerleri" başlıklı makalesinde Ertan Özensel ailenin dünden bugüne teşekkülünü ve devamını sağlayan temel değerlerini irdeliyor. Ailenin kurum değeri, nikah, sevgi, sadakat, saygı, hoşgörü, sorumluluk, geçim, paylaşım, sabır gibi değerlerin yanı sıra geçmişte çeşitli toplumlarda yaşanan ve ailenin yok edilmesini hedefleyen politikaları ve küreselleşen dünyada farklı birlikteliklerin aile kavramı altında tanımlanma girişimlerine meşruiyet kazandırma çabalarını ele alan Özensel, sosyolojik olarak ailenin kadın ile erkeğin nikah akdiyle evlenmesi esasına dayalı olduğunu belirtiyor.

Evlilik istikrarı

Dosyadaki yazısında genetik mühendisliği ve biyoteknoloji alanındaki gelişmelerle birlikte gündeme gelen alternatif aile modellerinin gerçeklik kazanma ihtimalini sorgulayan Mücahit Gültekin ise "anne", "baba", "doğum", "çocuk" gibi aile kurumunu oluşturan en temel kavramların anlamlarının yeniden tartışmaya açıldığı biyoteknolojik gelişmelerin aile kurumunda nasıl bir dönüşüme yol açabileceğini analiz ediyor.

Bir başka sosyolojik temel kurum olan dinin aile hayatına etkisini makalesinde tartışan Meryem Şahin de sadece Müslümanları değil, farklı inançlara sahip bireyleri de ele alan araştırmalarının bulgularından hareket ederek dindarlık ile aile arasındaki ilişkiyi evlilik kriterlerini belirleme, evlilik istikrarı, evlilik bağlılığı, aile içi problemlerin önlenmesi ve çözümü, evlilik doyumu gibi değişkenler üzerinden değerlendiriyor.

Dosyada yer alan yazılarında babalık etiğinden yaşlılık ve aile arasındaki ilişkilere, evlenme ve boşanma dinamiklerinden Türkiye'de aile politikalarının güncel durumunun değerlendirilmesine, ailenin hukuki, mesleki, mimari boyutlarına değinen Mehmet Fatih Güloğlu, Ayşe Canatan, Olgun Gündüz, Döne Ayhan, Hasan Hüseyin Taylan, İbrahim Nacak gibi birçok yazar-akademisyen bulunuyor.

Dergide söyleşi bölümünün konuğu ise Mustafa Ruhi Şirin. Çocuk edebiyatı, çocuk hakları, çocuk kültür ve sanatıyla ilgili çalışmalarından tanınan Şirin'le gerçekleştirilen söyleşide ailenin dönüşümü, çocuğun değeri, modern çocuk paradigmasının kurguları, sanal pedagoji, çocuk ve çocukluk felsefesi, zaman, mekan ve çocuk ilişkisi, yeni çocuk algısı, çocuğun dünya tasarımı, ideal çocuk anlayışı gibi birbiriyle ilişkili birçok konuda nitelikli ve keyifli bir sohbet okuyucuyu bekliyor.