17 Aralık 2024 Salı

Bilginin tarihsel serüveni

 Yaygın bilim tarihi anlatılarında M.S. 500 ila 1500 arasındaki bin yıl atlanarak Grekler, Romalılar ve sonra Rönesans döneminde bilim anlatılır. Romalılar ile Rönesans arasındaki dönemde var olan İslam bilimini es geçen bu anlatı içinde Orta Çağ Hıristiyan dünyasındaki bilimsel bilgi eksikliği konu edinilir.

Eski bilimsel fikirlerin Orta Çağ'daki yolculuklarını takip etmek için bazı özel metinlerin dolaşımı üzerinde yoğunlaşan ve Bilginin Yolculuğu adıyla Türkçeye çevrilen kitabında Violet Moller onların hangi öğrenim merkezlerinden geçtiğini irdeliyor. Bilim tarihine ve kesin bilimlere odaklanan Moller matematik, astronomi ve tıp alanlarında öne çıkan üç ismi, yani matematikte Öklid'i ve eseri Elementler'i, astronomide Batlamyus'u ve eseri el-Mecistî'yi, tıpta da Galen'i seçiyor. Bu üçlünün geleceğin bilim adamlarının yüzlerce yıl boyunca çalışacağı konuların yapısını, içeriğini ve ana çerçevesini oluşturduklarını belirten Moller, Batlamyus ve Galen'in teorilerinin çoğunun çürütülmesine rağmen, etkileri ve miraslarının hâlâ tartışılamaz bir konumda olduğunu vurguluyor. Galen'in salgı teorisi (ahlat-ı erbaa) geleneksel Tibet tıbbında ve modern tamamlayıcı tıpta hâlâ varlığını sürdürüyor. Diğer yandan Batlamyus'un sabit yıldızlarla ilgili araştırması ve "fiziksel dünyanın güvenilir olduğu ve matematikle anlaşılabileceği" fikrinin de modern astronomide varlığını koruduğunu söylemek gerekiyor.

Zamana dayanıklı bir eser

Bu isimlerin görüşlerine nazaran Öklid'in Elementler'inin zamana karşı dayanıklı olduğunu söyleyen Moller, Öklid'in geometrik teorilerinin M. Ö. 4. yüzyılda olduğu gibi bugün de doğru ve geçerli olduğuna işaret ediyor. Sadece bu teorilerin değil, teknik kelime dağarcığı, varsayımlar (aksiyomlar) ve kanıtlar kullanan ve bilimsel yazı için bir şablon olarak kalan Öklid'in kanıtlama yöntemi için de geçerli olduğunu ifade ediyor.

Bugünkü "bilimsel yöntem"in içerdiği gözlem, deney, doğruluk, entelektüel titizlik ve açık iletişime dayalı bilim uygulamalarına Öklid ve Batlamyus'un öncülük ettiğini söyleyen Moller M. S. 500 yılını araştırmasının başlangıç tarihi olarak belirliyor.

Antikçağ entelektüel geleneklerinin Orta Çağ'a evrildiği, bilim dünyasının farklı bir döneme girdiği bu yıldan itibaren metinlerin ne zaman ve nasıl yazıldığını görmek için İskenderiye şehrine odaklanıyor. İskenderiye'den Doğu Akdeniz boyunca Suriye ve İstanbul'a yayılan ve buralarda 9. yüzyıla kadar kalan metinleri çevirmek üzere İslam imparatorluğunun başkenti Bağdat'tan gelen alimlerin bu metinleri kendi bilimsel keşifleri için temeli olarak kullandıklarını vurguluyor.

İskenderiye Kütüphanesi yok olduktan sonra Bağdat, Kurtuba, Toledo, Salerno, Palermo ve Venedik şehirlerinin entelektüel hayatını anlatarak bu şehirlerin metinlerin toplandığı, tercüme edildiği ve paylaşıldığı bilgi merkezi olarak sivrildiğini anlatıyor. Metinlerin ortadan kayboluş ve Batı için bulunuşunu teşkil eden ana entelektüel güzergahı böyle belirleyen Moller, Orta Çağ'da antik Yunan, Arap ve Batı kültürünün çarpıştığı başka yerlerin de olduğunu vurguluyor, ana entelektüel güzergaha dahil edilebilecek başka şehirler varsa da önemli metinlerin kopyalarının incelendiği ve tercüme edildiği şehirlere bağlı kalıyor.

29 Kasım 2024 Cuma

Bir cümlenin kitabı

 Günümüz felsefi düşüncesinde yapısökümcülük olarak bilinen eleştirel yaklaşımın öncü ismi Jacques Derrida düşünceleri açısından Grammatoloji, Yayılım, Felsefenin Kıyıları, Yazı ve Fark gibi kurucu metinlerinin yanısıra sözmerkezcilik, mevcudiyet metafiziği gibi temel sorgulama alanlarıyla ve "metnin dışında hiçbir şey yok" deyişi ile dikkat çeker.

Onun Türkçeye "Düşünmek Hayır Demektir" adıyla çevrilen metni ise 1960-1961 öğretim yılında Sorbonne Üniversitesi'nde aynı isimle verdiği dersin elyazmalarından oluşuyor. Bu dersin verildiği tarihten yaklaşık bir yıl sonra, 1962'de Derrida'nın doğum yeri de olan Cezayir'in bağımsızlığına kavuştuğuna dikkat etmeli. Derrida'nın Alain'in metnin başlığını oluşturan bir cümlesine adadığı bu dört dersi oluşturan metnin "ders notu" olarak kaleme alındığını belirtmek gerekiyor. Metnin yayınlanmak üzere tasarlanmadığını da buna eklemeli. Bu bakımdan Brieuc Gérard tarafından yayına hazırlanan metnin Derrida külliyatının ilk metni olarak gün yüzüne çıkarıldığı söylenebilir. Çünkü Derrida'nın kendisi tarafından yayınlanan ilk metni Güç ve Anlamlandırma 1963'te basılmıştı. Sonradan "yapısöküm" olarak adlandırılacak kurucu metinleri önceleyen metin Alain'in sözkonusu cümlesinin Derridacı okunmasını örneklemektedir. Derrida, Alain'in cümlesinin içerdiği gerilimi bütün yanlarıyla açığa çıkarmaya çalışır ve cümlede dile gelenin (ve esasen dile gelmeyenin) çelişkileriyle oynar.

Düşünce nedir?

Derrida'nın başlangıç sorusu açıktır: Düşünce nedir? Alain için düşünceyi canlandıran, uyandıran şey; dinginliğin, düşüncenin kendisiyle uygunluğunun ve son kertede bir olumlama arayışı, yani hakikat arayışı üzerinden dünyayla uzlaşma arayışıdır. Bir anlamda düşünce ancak hakikate doğru olan bir yolda düşüncedir. Düşünce bu harekette doğar. Alain, düşünmenin hakikati aramaktan vazgeçip, uykuya, yani inanca teslim etmesinin onun sonu olduğunu belirtir. Ona göre "Düşünmek hayır demektir."

Derrida'nın Alain'in bu cümlesine getirdiği okuma üç aşamalıdır. Derrida ilkin Alain'in "Her düşünce bir bilinçtir" önermesini olumlayışını takip eder. Derrida için bu önerme bir anlamda hakikatin arayışı ve görünüşlerin reddi konusunda ahlaki bir ödevdir. Düşünmenin neye hayır dediği sorusunun takibi Derrida'nın sorgulamasının ikinci aşamasını oluşturur. Derrida, hayırın bilincin kurucu tasarımı olduğunu belirtir; bu durumda reddetme de onun formunu teşkil eder. Derrida burada "düşünce hiçbir zaman hiçbir şeye hayır demez; o asla kendisinden başkasına hayır dememektedir... Tüm durumlarda, düşüncenin hayır dediği kendisidir" şeklinde yazar. Son aşamada ise Derrida yine Alain'deki "inancın radikal bir eleştirisi"ni ele alır.

Alain'in felsefesinin bütün radikalliğinin hakikatin teknik bir aracı olarak kanıt fikrinin reddedilmesi gerektiği gerçeğinde açığa çıkar. Çünkü evet demeyi gerektiren kanıtı kabul ettiğimiz an düşünmeyi bırakır ve inanmaya başlarız. Derrida bu noktada da "Önce inanmak gerekir. Her türlü kanıttan önce inanmak gerekir zira hiçbir şeye inanmayan için bir kanıt olamaz" açıklamasını yapar.

Derrida, Alain'in formülünü aşmak için imanın elbisesini giyebilmek adına çabuk inanan naiflik elbisesini çıkardığı yapıbozumcu yöntemin mekanizmalarını kullanır. Hayır diyebilmek için onu istemek gerektiğini hatırlatan Derrida bu istencin de değere ve bizatihi hakikatin istencine evet demekten kaynaklandığını belirtir.

Dördüncü derste "hayır deme" ile simgeleştirilebilecek olumsuzlamanın kökeni ve değer felsefesine dayalı bir olumlamanın önceliği sorusunu Platon, Hegel, Husserl, Bergson, Sartre, Heidegger gibi düşünürleri de dahil ederek düşünür.

27 Ekim 2024 Pazar

Psikanalizin üç boyutu

 Yirminci yüzyılda kurulan ve gelişen disiplinler arasında en tartışmalı ve dikkat çekici olanı psikanalizdir belki de. Sigmund Freud'un Viyana'daki ortamında karşılaştığı psikolojik vakalardan yola çıkarak inşa ettiği psikanaliz hem Freud yaşarken öğrencileri Adler ile Jung'un ondan ayrılıp kendilerine has bir yolla devam etmeleri hem de Freud öldükten sonra oluşan nesne ilişkileri kuramına Anna Freud'un yaklaşımı, Heinz Kohut'un varoluşçu yorumu ve Jacques Lacan'ın yaklaşımı başta olmak üzere birbirinden farklı ve kavgalı yorum çizgileri sebebiyle yirminci yüzyılda sürekli tartışılan bir disiplin oldu. Felsefeden edebiyata sanattan gündelik hayata ve siyasete kadar birçok farklı alanda sürdürülen bu tartışmalarda Freud'un bıraktığı eserlerin "doğru" yorumlanması kadar psikanalitik yöntemin işlevsel rolü de esin kaynağını teşkil etti.

1950'li yıllarda Freud'un handiyse Mesih, psikanalizin "ruhların kurtarıcısı" şeklinde görüldüğünü belirtiyor Hans Eysenck'in eşi. Hans Eysenck ise Türkçeye Freud İmparatorluğunun Çöküşü adıyla çevrilen kitabında Freud'un çalışmalarını yalnızca bilimsel açıdan ele alıyor. Kitabında psikanalize dair rüya tabiri, gündelik hayatın psikopatolojisi, Freudyen psikotarih ve antropoloji, Freudyen kavramların denel incelenmesi, psikanalitik terapinin etkileri gibi çeşitli konuları teknik olmayan bir tarzda ele alan Eysenck, psikanaliz hakkında erişilebilir bir malzemeyi bir araya getiriyor. Freud'un bir bilim adamı olmayı amaçladığını belirten Eysenck onu kendi açıkladığı kriterlere uygun bir tarzda incelediğini ifade ediyor.

Analist ve hasta arasındaki bağ

Freud'un bilime katkılarının esasını tartışan Eysenck psikanalizin üç boyutu içerdiğini düşünüyor: i) Genel bir psikoloji teorisiyle psikanaliz motivasyon, kişilik, çocukluk gelişimi, hafıza ve insan davranışın diğer önemli yönleriyle ilgili sorulara cevap arar. ii) Psikanaliz, bir terapi ve tedavi yöntemidir. iii) Psikanaliz bir sorgulama ve araştırma metodu olarak görülür. Freud'un başlangıçta tedavi yöntemlerinin imkanları konusunda heveskâr olmasına rağmen sonradan şüpheci bir tavra büründüğünü belirten Eysenck, onun kendisinin bir terapistten ziyade zihinsel süreçlere ilişkin bir araştırma yönteminin kurucusu olarak anılacağını umduğuna işaret ediyor.

Freudyen terapinin bastırılmış, bir anlamda "bilinçdışı"na (Eysenck'e göre "bilinçdışı" kavramı da Freud'un son derece spekülatif bir kurgusudur) itilmiş materyalleri bilinçli hale getirmeye dayandığını söyleyen Eysenck terapistin serbest çağrışım yöntemini kullanarak hasta ile aktarım (transference) olarak adlandırılan özel bir ilişki türü tesis eder. Bu özel ilişki türü hastanın analiste duygusal bağlılık geliştirmesini içerir ve hastanın tedavisinde kullanılır. Eysenck, bu noktada psikanalizin bu tür bir tedavi üretmediğini, bu konuda uzmanlar arasında oybirliği olduğunu da işaret ediyor.

Freudyen itikadın en büyük zayıflığının Jung, Melanie Klein, Wilhelm Stekel, Alfred Adler gibi isimlerin varlığı olduğuna işaret eden Eysenck, psikanalizin kanıtlama yönteminin öznel kalışından ötürü alternatif teoriler arasında karar vermenin herhangi bir yöntemini de sunamadığına dikkat çekiyor. Nihai olarak Freud'un konumu ile ilgili şunları söylüyor Eysenck: "Kuşkusuz o bilimin değil propagandanın; kuvvetli delillerin değil, ikna etmenin; deneylerin dizaynının değil, edebi sanatın dehasıydı. Onun yeri, iddia ettiği gibi Kopernik ve Darwin'in yanı değil; Hans Cristian Andersen ve Grimm Kardeşler gibi masal okuyan kimselerin yanıdır."


4 Ekim 2024 Cuma

Kant ve Hegel de ırkçılığı besledi

 Modern önyargı türleri arasında belki de en şedidi ve aklen kabul edilmesi en zor olanı olumsuz duygular beslenen topluluğa karşı negatif stereotipler üreterek işleyen ırkçılık olsa gerektir. Irkçılığı antropolojinin temel günahı addeden Claude Levi-Strauss ona bir köken bulamasa da özellikle modern çağlarda ırkçılığın gezi edebiyatı ile asıl anlamına kavuştuğu görülür. Batı'da sözü edilen gezi edebiyatının gelişmesi ise emperyalizm ve sömürgecilikle iç içedir. David Locke'tan Immanuel Kant ve Hegel'e kadar birçok felsefecinin de yorumlarıyla ırkçılığı beslediğini vurgulayabiliriz. Özellikle Hegel, Batılı seyyahların zaten çarpıtma ve yanlı yorum dolu gezi notlarını kaynak seçerken onları bir daha çarpıtır ve ırkçılığa davet çıkaran yorumlar yapar. Batı toplumlarında ırkçı fikirlerin yaygınlaşmasında Avrupa'nın ekonomik ve siyasi çıkarlarının önemli bir rol oynadığını biliriz; ancak Locke, Kant, Hegel gibi filozofların ve Aydınlanma çağının da bu sürecin inşasında önemli olduğu görülür.

Cahiliyenin bir türü

Genel Yayın Yönetmenliğini Yunus Badem'in yaptığı Tezkire dergisinin 88. sayısında ırkçılık bir dosya olarak ele alınıyor. Dosyada yer alan yedi makale ve bir söyleşi de üç inceleme ve değerlendirme yazısıyla takviye edilmiş. Dergide ayrıca gündemdeki konuları ele alan üç yazı da bulunuyor. Hiçbir bilgiyle giderilemeyecek cahiliyenin bir türü olan ırkçılığa karşı modernliğin aldığı bazı tedbirlerin onun aydınlanmış vehmini yansıttığını belirten Yasin Aktay'ın yazısı ile açılan dosyada Mahmut Hakkı Akın Amerikan sosyolojisinin kurucu ismi sayılan W. E. B. Du Bois'in "göçmen karşıtlığı ve ırkçılık" karşıtı görüşlerini ele alıyor. Sümeyye Sakarya ise ırk sonrası dünyaya odaklandığı çalışmasında ırkçılığın 'öteki' ve modernleşme süreçlerindeki yerini soruşturuyor. Irkçılık söz konusu edildiğinde sık sık zikredilen de Gobineau'nun argümanlarını, düşüncelerini ve ırkçılık etrafındaki etkisini sorgulayan Mustafa Demirci de böylelikle günümüz ırkçılığının mümkün temellerini soruşturuyor. Dergide Ayberk Eryılmaz'ın çevirdiği ve Nadiya N. Ali, Lucy El-Sheriff ile Hawa Y. Mire'nin ortak makalesi ise İslamofobiyi konu seçerek onun operasyonel açılımlarını irdeliyor. Kızıl Goncalar dizisinde yer alan söylemler üzerinden bu tür dizilerin toplumsal ve kültürel olarak İslamofobiyi güçlendirdiğine işaret eden Aydın Aktay'ın makalesini

Türkive ve Almanya'da göçmen karşıtlığıyla ön plana çıkan iki siyasal partiyi mukayese eden Şahika Akın'ın yazısı takip ediyor. Aynı zamanda dosya editörlüğünü yapan Ufuk Necat Taşçı'nın yazısı ise Afrika'daki kimlik bunalımını kolonizasyon ve Batı ırkçılığı ile birlikte tartışıyor: "Afrika kıtasında her anlamda bağımsızlaşma amacındaki ülkelerin, Batı-Doğu arasındaki rekabetin bir unsuru olmaktan çıkarak, Afrikalı bir reçete oluşturmaları gerekmektedir."

Bekir Berat Özipek dergide kendisiyle yapılan söyleşide "Avrupa'da aşırı sağın sergilediği tutumun aynısını, Türkiye'de merkez sol ve onun etki alanındaki ayrımcı, ırkçı siyasi oluşumlar sergiliyor" tespitini dile getiriyor. Dergide ayrıca Kamil Ergenç kanı merkeze alan politik kültürü Sıbgatullah Kaya da milliyetçiliği gündem yazılarında tartışıyorlar. Emine Çift, İlhan Bilici ve Esra Ekiz de yazdıkları yazılarla ırkçılık konusunda öne çıkan çeşitli kitapları değerlendiriyor.


22 Eylül 2024 Pazar

Dirimsel asabiyet ve modern ilkellik

 Ortaya attığı ilm-i umran deyişiyle ve Kitab'ul İmer adlı eserine bir başlangıç olarak yazdığı Mukaddime ile modern zamanlardaki sosyoloji, kültür teorisi gibi birçok beşerî bilime öncülük ettiğini söyleyebileceğimiz İbn Haldun'un belki de hâlâ tartışılan en önemli kavramlaştırması asabiyettir. İbn Haldun'un tarihe farklı bir pencereden baktığını, ona toplumların başına gelen olayları nakletmekten öte bir değer verdiği bilinir. O bu olayların oluşmasındaki sebep-sonuç ilişkilerini bir şekilde ortaya çıkararak sebeplerle ilgili teoriler kurmaya çalışmıştır. Asabiyet kavramı bu sebeplerden en önemlisidir ona göre.

Toynbee'nin "İbn Haldun öyle bir tarih felsefesi tasarlamış ve ortaya koymuştur ki bugüne kadar hiçbir yetenek, hiçbir dönemde, hiçbir ülkede böylesine büyük bir yapıt yaratamamıştır" sözleriyle andığı İbn Haldun'un kendi nazariyelerini açıklarken en sık kullandığı kavramlardan biri olan "değişim"i çalışmasının odak kavramlarından biri seçen Mehmet Sabri Genç, 'Medeniyet'in Ontolojisi' başlıklı çalışmasında İbn Haldun'un nazariyeleriyle John Searle'ün nazariyelerini toplumsal ontolojik düzeyde mukayese ederek yaşadığımız çağın hükmünü analiz etmeye çalışıyor. Bu mukayesede İbn Haldun İslam medeniyeti cenahında yer alırken John Searle'ün de çağdaş küresel medeniyeti temsil ettiği söylenebilir. İbn Haldun'un asabiyet teorisini yeni bir kavramsallaştırmayla yeniden yorumlayarak Searle'ün kitlesel yönelmişlik teorisi aracılığıyla "çağın hükmü"nü belirlemeye çalışmasını analiz eden Mustafa Sabri Genç, asabiyetin, yani bir anlamda toplumun canının yok edildiği toplumsal bir ontolojide onun yerine hangi faktörlerin geçebileceğini, doğurduğu sorunları ve çözümleri de irdelemeye çalışıyor.

Kitlesel yönelmişlik

İki ana bölüme ayrılan kitapta ilk bölümde İbn Haldun'un asabiyet teorisi ve bu teorinin hem oluşumuna katkı yapan hem de onun oluşturduğu diğer ikincil kavramları ve konuları İbn Haldun'un değerlendirdiği teorik zeminde yeniden ele alarak yorumluyor. Bu bölümde Sabri Genç, asabiyet kavramından çalışmasının bağlamında anlaşılması gerekeni irdelerken ayrıca İbn Haldun'un asabiyetle ilgili tavırlar teorisi gibi düşüncelerine ve iktisadi görüşlerine yeni yorumlar ekliyor. Kitabının ikinci bölümünde Searle'ün düşüncelerinin temelini oluşturan Franz Brentano'nun felsefi anlayışı, kavramı ve yönelmişlik teorisi aracılığıyla Searle'e ait felsefi anlayışı ve kitlesel yönelmişlik teorisini ele alan Genç, onun düşüncelerini İbn Haldun'un düşünceleriyle yakınlaştıran bir strateji izleyerek değerlendiriyor.

Kitabının ana bölümlerinden ayırt edebileceğimiz sonuç bölümünde ise hem İbn Haldun'un hem John Searle'ün düşüncelerini yeniden yorumlayarak ulaştığı kavramlar aracılığıyla çağdaş küresel medeniyetin ontolojisinin nirengi noktalarının bir haritasını çıkamaya çalışan Genç'in kitabının bütünselliği çerçevesinde iki ana çatı kavrama daha ulaştığını görüyoruz: Dirimsel asabiyet ve modern ilkellik.

İbn Haldun'un teorileri ve modern analitik zihin felsefesinin beyanatlarını kullanarak çağdaş küresel medeniyeti eleştiren Genç, İbn Haldun'un teorilerinin onun bıraktığı yerden ele alınması, güncellenmesi ve yorumlanması çabasını güdüyor. Çalışmasını temelde merhum Teoman Duralı başta olmak üzere diğer filozoflarımızın kavramsal çerçeveleri üzerine oturtan Genç'in hedeflediği de açık: Ortak bir felsefi kültür ve düşünce alanı.


10 Eylül 2024 Salı

Platon'un felsefi pozisyonu hep aynı kaldı

 Felsefe ve Platon denince herhalde akla ilk gelen şeyler Sokrates ve Sokratik diyalog olur. Öğrencisi olduğu Sokrates'e ilişkin önemli bilgi kaynaklarımızın başlıcasını teşkil eder Platon'un aktarımları.

Yirminci yüzyılın önemli Platon yorumcularından sayılan Charles H. Kahn Türkçeye 'Platon ve Sokratik Diyalog' adıyla çevrilen eserinde Platon'un kuşağında yaşamış başka Sokratik yazarlar tarafından da kullanılmış Sokratik diyalog formu aracılığı ile Platon'un yazarlık kariyerinin oluşumunu inceliyor. Platon'un bu popüler türü diğer dramalarla rekabet edebilecek majör bir sanat formuna dönüştürebilen ve büyük çaplı bir felsefi dünya görüşünü sunmada bu forma dayanan tek Sokratik yazar olduğunu savlayan Kahn, onun içinde görünmediği bu söylem formunu tercih etmesi sebebiyle felsefeye dair sunumunun kasten "dolaylı, girişsel ve tamamlanmamış" kaldığını, bu yüzden de yorumlanmasının zorlaştığını vurguluyor.

İlk amaç kalpleri değiştirmek

Platon'un diyaloglarını felsefi düşüncesinin gelişimi bakımından ele alarak tarihsel açıdan üç fazda (ilk, orta ve geç) ele alan; yani, onun kariyerinin farklı aşamalarında kökten biçimde birbirinden farklı felsefeleri savunan bir yazar olarak değerlendiren standart görüşe aykırı bir tarzda bu ayrımı reddederek Platon'un Kant ve Wittgenstein gibi felsefe kavrayışı radikal değişiklikler yaşayan filozoflardan olmadığına, aksine düşünceleri olgunlaştığı zaman da felsefi pozisyonu aynı kalan Descartes ve Hume gibi filozoflarla aynı grupta olduğuna dikkat çekiyor Kahn.

Platon'un erken diyaloglarının birçoğunda Sokrates'i kullanma biçiminin dolambaçlı ve sanatsal bakımdan karmaşık olduğuna işaret eden Kahn, bu erken diyaloglardaki Platon'un asıl amacını "doğru önermeler öne sürmek değil, okurlarının zihinlerini ve kalplerini değiştirmektir. Platon'un felsefi eğitim anlayışı, yanlış doktrinlerin yerine doğrularını yerleştirmek değil, öğrenenlerin ahlaki ve entelektüel yönelimini radikal bir biçimde değiştirmektir" sözleriyle açıklıyor.

Erken diyaloglarda Platon'un düşüncesinin oluşumunu görmekten çok kendi felsefi görüşlerini sunmak için edebi bir planı kademe kademe geliştirdiğini belirten Kahn'a göre Platon'un gözünde, Sophokles ve Thukydides kadar Homeros ve Hesiodos tarafından temsil edildiği şekliyle, geleneksel Grek dünya görüşü kökten yanlıştır. Kendi büyük selefleriyle rekabet edecek majör bir edebî form olarak Sokratik diyalogu geliştiren Platon; Akhilleus, Oedipus ve Perikles'in yerine kendi kahramanı Sokrates'i koymak istemişti. Bu anlamda, yani Sokrates'in yeni bir geleneğin kahraman figürü haline gelmesiyle, Platon "gerçekliğin doğasıyla ilgili radikal biçimde yeni bir görüşte gömülü olarak bulunan, insan hayatının anlamına dair farklı bir görüş"ü dile getirdi. Bu görüşün Sokratik olarak nitelenen diyalogların çoğundan önceye tarihlendiğini ifade eden Kahn "yalnızca Phaidon ve Devlet tarafından belirlenen ahlaki ve metafizik bakış açısından hareketle Platon'un Lakhes, Kharmides, Euthyphron ve Protogoras gibi diyaloglar oluşturmasındaki felsefi niyeti düzgün bir biçimde anlayabiliriz" görüşünü ileri sürüyor.

Platon ile ilgili edebî, tarihsel ve felsefî bakımdan kuşatıcı bir yorum girişimini yansıtan eserinde Kahn, Platon'un eserinin edebî dalgalanmalarının arkasında onun ötedünyalı (otherworldly) bir metafiziğe ve katı bir Sokratik ahlaki ideale bağlılığı tarafından belirlenen sabit bir dünya görüşünün bulunduğunu iddia ediyor. Platon'un felsefesinin genel çerçevesinin değişmeden kaldığını belirten Kahn, yine de bundan onun düşüncesinin "cansız ve kemikleşmiş" olduğu sonucunun çıkarılamayacağını vurguluyor.


5 Eylül 2024 Perşembe

Sosyolojik ve teopolitik açıdan FETÖ

 İlkin 17-25 Aralık yargı darbesi ve bu darbe girişiminin yaklaşık bir buçuk yıl ardından bu kez meş'um 15 Temmuz askeri kalkışma gecesini bu halka yaşatan FETÖ hakkında çeşitli siyasal, sosyal, ekonomik, dini ve aktüel değerlendirmeler yapıldı. Bu değerlendirmelerin ortak paydası FETÖ'nün çarpıtılmış bir dini inanca dayalı, gizli amaçlara büyük önem veren ve bu amaçlar uğruna her türlü hile ve desiseye başvuran, Türkiye üstünde çeşitli menfaatler gözeten ve aralarında İsrail, ABD gibi başat aktörlerin de birtakım dış mihraklar yararına casusluk dahil birçok eylem gerçekleştiren, onların aparatı olmaya razı bir örgüt olduğu şeklinde tespit edilebilir.

15 Temmuz'un Sosyolojisi ve Teopolitiği ismini taşıyan kitabında Ercan Şen, halk İslam'ının imkanlarını ve İslam dışı kaynakları örgüt doğrultusunda kullanıp bütünüyle ezoterik bir öğreti oluşturup İslam olarak sunan, İslamiyet ile ahlak arasındaki olmazsa olmaz sayılabilecek ilişkiyi örgüt amaçları doğrultusunda emellerine alet kılan, dinî görünümlü ama senkretik karakteri besbelli, birtakım uluslararası güç oyunlarının kullanışlı piyonu olmayı önemseyen FETÖ'yü sosyolojik ve teopolitik açıdan ele alıyor.

Haşhaşiler ve Moon Kilisesi

FETÖ'nün örgüt üyelerinin endoktrinizasyonu aşamasında sık sık kullandığı vaaz ve kitapların halk İslam'ında yaygın bidatlerden beslenerek oluşturulduğunu, takiye gibi Şia uygulamalarının, ezoterizm/mistisizm akımlarının, Rudolf Steiner'ın antropomorfizmi ve ünlü Türk spiritüalist Bedri Ruhselman'ın bazı fikirlerinin ve hatta modern fantastik-bilim kurgu bazı romanların bile FETÖ teolojisindeki senkretizmin ana unsurları olduğunu, FETÖ'nün bu unsurlardan edindiklerini kaynak bile göstermeden kendi eserlerine aktardığını belirten Şen, Türkiye'ye karşı geliştirilen büyük bir operasyonun parçası konumundaki FETÖ hakkında 1990'lı yıllardan beri yaptığı gözlemlere de başvuruyor. FETÖ hareketinin nasıl dinî bir gruptan yola çıkarak sosyal bir hareket olarak başladığını, daha sonra kült bir dinî istihbarat örgütüne dönüşme sürecinin sosyolojik zeminini ve teopolitik düşünce haritasını irdeleyen Şen, bu örgütün sivil boyutuyla Moon kilisesiyle, askerî ve tarihî güç boyutuyla da yaklaşık bin yıl önce Selçuklu devletine yönelik tedhiş hareketleriyle bilinen Nizari İsmaili Haşhaşi örgütüyle mukayesesinin uygunluğunu vurguluyor.

Cumhuriyet tarihi boyunca Türkiye'nin devlet ve toplum olarak FETÖ'nün dinî, siyasi ve toplumsal alanlarda oluşturduğundan daha büyük bir meydan okumayla karşılaşmadığını belirten Şen, Şerif Mardin'in deyişini kullanarak FETÖ'yü "içerisine girenlerin kaybolabileceği bir bulut" olarak niteliyor. FETÖ'nün taşıdığı tehlike, askeri bir darbe ile hükümetin devrilmesi olmanın yanısıra toplumum dini ve siyasi telakkilerinin de kült bir örgütün ezoterik/senkretik öğretisi doğrultusunda tamamen ve kalıcı bir şekilde değiştirilme çabasında saklıydı. Bu öğretinin dinlerarası diyalog yöntemiyle İslam/Hıristiyan eklektik inanışının hakim kılınması, FETÖ'nün tanımladığı biçimiyle İsevi Müslümanların, Mesih'in şahsı manevisi önderliğinde bu ezoterik/senkretik inanışı hakim kılmaya uğraşmaları iç barış açısından en önemli tehlikeydi.

Genellikle FETÖ gibi kült örgütlerde "hakikatin tüketilmesi" ya da hakikatin tek tipleştirilerek bu hakikatin sadece örgütün söyledikleriyle özdeşleştirmesinin İslam düşünce geleneğinden kopuşu belgelediği kanaatini izhar eden Şen, "İlahi kitapların bile sürekli yorumlandığı günümüzde ezoterik (Batıni) oluşumların hakikate hizmet duygusu, lideri kutsamaya ve her şeyden önce hakikat tekelciliğine yol açar. Sosyal bunalım dönemlerinde karşılaştığımız Mehdici/Mesihçi anlayışın sürekli diri tutularak kült kişiliğin Mehdi yerine ikamesi, FGH'de sık gördüğümüz bir olgudur" diyor. Kitabında FETÖ'nün sosyolojisini yaparken Şerif Mardin'in teorik perspektifini kullanan Ercan Şen, 15 Temmuz gecesinin gazilerinden biri ve sosyal bilimci olarak 15 Temmuz'u hazırlayan ve meydana getiren koşulları, olayları ve aktörleri bihakkın bilebilmek için yapılması gerekenlerin ne olabileceğini de gösteriyor: Olguların tarihinin, yaşadığımız yıllara sari olduğunun bilinmesi ve sosyal bilimlerin bu alandaki görevlerini tam anlamıyla yapmaları.