8 Nisan 2020 Çarşamba

İslam filozoflarının mutluluk meselesine bakışı

Türkçe sözlüklerde “bütün özlemlere eksiksiz ve sürekli olarak ulaşılmaktan duyulan kıvanç durumu, ongunluk, kut, saadet, bahtiyarlık” olarak nitelenen mutluluk hemen her insanın genelde kendisine pek az nasip olduğunu ileri sürdüğü ve bu sebeple ulaşmak için bolca çaba sarf ettiği, ulaştığı zaman da pek farkında olmadığı duygu durumlarına verilen genel bir addır. Düşünce tarihinde de özellikle ahlak felsefesi bakımından sık sık tartışılan, üzerine onca görüş beyan edilen mutluluk meselesi, buna karşın hâlâ kapalı bir mesele olarak durur.
Handiyse insanın ve insanlığın değişmeyen bir problemidir mutluluk. Mutluluğun verili mi olduğu yoksa kazanılması mı gerektiğinden başlayıp eğer kazanılması gerekiyorsa nasıl kazanılması gerektiği, bu dünyada mutlu olmanın mümkün olup olmadığından, onun akli mi psikolojik mi yoksa hem akli hem de psikolojik mi olduğuna kadar birçok bağlı konu da bu problemin içerdikleri arasında sayılabilir. Yine bunlarla irtibatlı olarak ahlaki yaşantılarımızda mutluluğun yeri üzerinde de tartışmalar oluşur. Mutluluk ilkesine göre davranmanın kişiyi ahlaklı yapıp yapmayacağından mutluluğun ahlaki bir hayat için taşıdığı öneme kadar birçok konu da bu tartışmaların temel malzemesini oluşturur.
En üstün iyi
Felsefe tarihinde Kant’a kadar ahlakın ve dolayısıyla ahlak felsefelerinin en temel kavramlarından biri olan mutluluk, genelde insanın yöneldiği bir “gaye”, tercih ettiği bir “iyi”, ulaşmak ve gerçekleştirmek istediği “en yüce gaye”, “en üstün iyi” ve “nihai yetkinlik” gibi çeşitli şekillerde de içeriklendirilmeye çalışılmıştır. Temelde erdeme dayalı Kantçı ahlak felsefesinde bile mutluluk en yüksek iyinin iki temel ögesinden biridir. Ahlaki bir düzen kurmaya elverişli dinlerin de değişik biçimlerde sunup ve farklı kavramlarla ifade etmiş olsalar da bağlılarına vaat ettiklerinin son kertede mutluluk olduğu söylenebilir.
Mutluluk meselesine 9 ila 11. yüzyıllar arasında yaşamış İslam filozoflarının nasıl baktığını inceleyen Hasan Hüseyin Bircan, İslam Felsefesinde Mutluluk adlı kitabında ilk İslam filozofu sayılan Kindi’den başlayıp Ebubekir Muhammed bin Zekeriyya er-Razi, Farabi, Amiri, İhvan-ı Safa, İbn Miskeveyh ve İbn Sina’nın mutluluk ile ilgili görüşlerini ele alıyor. Bircan, kitabının birinci bölümünde ele aldığı filozofların gerçek mutluluk derken neyi kastetmeye çalıştıklarını özellikle Farabi’yi baz alarak belirlemeye ve ayrıca mutluluğun temelde hangi konularla irtibatlı olduğunu da açığa çıkarmaya gayret gösteriyor.
Kitabın ikinci bölümünde İslam felsefesinde mutluluğa götüren bir yol olarak görülen felsefe ve ilimleri irdeleyen Bircan, mutluluk konusunun daima insan nefsine dair bazı temel görüşlere dayandırılması sebebiyle insanı, onun alemdeki yerini, nefsini ve güçlerini ayrıntılı bir şekilde ele alıyor. Yine bu bölümde İslam filozoflarına göre ahlaki bir hayatta mutluluğun ifade ettiği anlamı ve mutluluk ilkesinin ahlakı nasıl belirlediğini de tespit etmeye çalışan Bircan bölümün son kısmında ise insan nefsinin ölümünden sonraki durumunu mutluluk bakımından ortaya koymaya çalışıyor. Mutluluk hakkındaki görüşlerini incelediği filozoflarla ilgili en detaylı bilgileri bu bölümde veren Bircan, üçüncü bölümde ise toplum ve mutluluk konusunu irdeliyor.

2 Nisan 2020 Perşembe

Modern felsefenin sorunları ve ampiristler

Öteden beri Kıta Avrupası felsefesi, yani Almanya ve Fransa’da üretilen ve görece epey spekülatif sayabileceğimiz felsefe türü ile Atlantik hattında, yani İngilizce konuşan ülkelerde üretilen felsefe türü arasında bir ayrım yapılır. 19. yüzyılda üretilen felsefe tarihlerinde sarihleşen bu ayrıma göre İngiliz felsefesi daha ampirist (deneysel) iken Kıta Avrupası felsefesi ise akla dayalı, rasyonalist sayılagelir. Bu ayrımın iki yakasını oluşturan filozof-lar arasındaki tartışmalara felsefe tarihinin en büyük tartışmalarından biri olarak bakan 20. yüzyılın ünlü İngiliz felsefecisi Bertrand Russell’e göre ampiristlerin en iyi örnekleri Locke, Berkeley ve Hume iken akılcı filozofların arasında da Descartes ve Leibniz vardır.
Bilginin kökeni
Russel’in anlatımına göre, tartışma bilgi, ide ve genel olarak düşünmemizin deneyim ve akılla ilişkileri üzerine gelişir. Bilginin kökenini nihai ker-tede akla mı deneye mi dayandıracağımız konusu etrafında şekillenen tartışmayı Kant’ın eleştirel felsefesiyle epistemolojik planda bir çözüme vardır-dığı kabulü 19. yüzyıl felsefe tarihçiliğinin gözde temalarından biridir.
Gerçekte ne akılcı sayılan filozoflar kendilerini böyle nitelemiştir ne de ampirist sayılanlar. Hatta Hobbes örneğinde de görülebileceği üzere za-man zaman ampirist addedilen kimileri de başka bazı bakımlardan akılcı olarak nitelenebilir. Ayrıma kimlerin nasıl dahil edileceği bir yana hem ampiristlerin hem de akılcıların temel ilgi alanlarından en önemlisinin bilgi sorunu etrafında şekillendiğini vurgulamak yerinde olacaktır. Zaten arala-rındaki tartışmanın zemini de bilginin temeli ve kaynağı etrafında şekillenir. Her iki ekol de “doğruluğun ölçütü”nü ortaya çıkarmaya çalışır. Bilgiyi elde etmenin uygun yöntemini araştırmaya dönük çabaları da bu düşünürlerin temel ilgileri arasındadır.
Ampiristler bilgi ve inanç içeriklerini ve bunlara ulaşmanın yolunu duyu temelli deneylere ve gözleme dayandırıp deneyin doğruluk ve anlamın mihenk taşı olduğunu, deneye dayanmayan ya da dışında kalan şeyleri bilemeyeceğimizi ya da haklarında konuşamayacağımızı iddia ederken rasyonalistler ise salt aklın bilgi ve idelerin kaynağı olabileceğini, haklarında anlamlı bir şekilde düşünebileceğimiz şeylerin illa ki deneyimlerimizle sınırlı olmadığını, hatta akıl yardımıyla deneyimlerimizin kısıtlılığını aşabileceğimizi öne sürerler.
Bacon, Hobbes, Gassendi, Locke, Berkeley ve Hume gibi düşüncelerinde ampirizm unsurları bulunan, ama her biri ampirizmin idealize edilmiş örneği sayılamayacak filozofları irdelediği çalışmasında R. S. Woolhouse, önceliği bu filozofların görüşlerinin neler olduğu açıklamaya veriyor. An-cak bunu gerçekleştirdikten sonra, onların niçin ampirist olarak sınıflandırıldıklarını anlamaya gayret eden Woolhouse, son kertede felsefe tarihçiliği-nin uzlaşımlarına uygun bir şekilde bu filozofların temel görüşlerini okura sunuyor. Ünlü bir rasyonalist addedilen Rene Descartes’in açtığı “modern felsefe”nin getirdiği sorunları ve 16. ve 17. yüzyıllardaki felsefi arkaplanı tasvir ederek ele aldığı filozofları bu arkaplana dayalı bir şekilde inceleyen Woolhouse’un kitabı, haklarında şimdiye kadar birçok farklı ve birbiriyle çelişik görüş ileri sürülmüş bu filozofları ortak bir tarihsel ve fikri bağlama yerleştirmeyi başarıyor.

31 Mart 2020 Salı

Şehir bilgimizin yetersizliği

Mevlana Müzesi Gül Bahçesi’ne ek bina yapılması girişimine ilişkin yetkililerin yaptığı açıklamalar kuşkularımızı gidermekten çok artıran yanlar barındırıyor. Bunda elbette en büyük kabahat bu konularda yol gösterici olması beklenen Kültür Varlıkları Bölge Kurulu’na ait. Ama aşağıda anlatacağım gibi onlardan pek bir şey beklememeyi doğrusu ben geç olsa da öğrenmiştim.
Hatırlanacaktır, 2008’deki Zindankale Katlı Otoparkı esnasında ortaya çıkan Zindankale temelleri dolayısıyla Konya şehir içi SİT alanını yukarıda bahsettiğimiz kurul ancak o zaman Konya iç surlarının içiyle sınırlamaktan vazgeçip, dış surların iç kısmına kadar genişletmeyi akledebilmişti. Yani tarih kitaplarını bile okumayan bir kurulla baş başaydık.
Bunun bir benzerini de Müze-i Humayun Konya Şubesi’nin Karma Ortaokulu’ndaki yerinin değiştirilerek restore edilmesi olayında yaşamıştık.  Müze-i Humayun’un elde hazır kitabelerine rağmen Kurul, binanın yapım tarihini ne akla hizmetse 1901 olarak işaretlemişti. Oysa hem var olan kitabeden hem de dönemin Maarif İl Müdürü Azmi beyin İstanbul’a gönderdiği telgrafın tarihinden bilmekteydik ki Müze-i Humayun Konya Şubesi’nin açılışı 10 Aralık 1899’du. Bu ve buna benzer daha birçok falsosu vardı Bölge Kurulu’nun. Belki de bilgisizliklerinden değil, baskı altında olmaları dolayısıyla bu tür yanlışların altına imza atıyordu kurulun üyeleri, bilemiyoruz artık.
Yine sözgelimi sonradan Kılıçarslan Meydanı olarak düzenlenen alanla ilgili olarak orada bir yer altı otobüs garajı yapma düşüncesi izhar edilince uyarılarımızı dile getirmiş, bölgenin Selçuklu Sultan ailelerinin mezarlığı olduğunu, bölgede bulunan Süt Tekkesi’nin de II. İzzeddin Keykavus’un kızı Fatma Hatun’a nispet edildiğini söylemiştik. Ayrıca 1960’larda o bölgeye Adliye Sarayı yapılırken bu mezarlıktan çıkan taşların Sille’ye kamyonlarla taşınıp atıldığını gören İzzet Koyunoğlu’nun bu taşlardan bazılarını kurtardığını ve Koyunoğlu Müzesi’ndeki mezar taşlarından bazılarının bu bölgeden açığa çıkanlar olduğunu da sözlü tarih bilgisi olarak yetkililere iletmiştik. Neticede yetkililer bu uyarılar neticesinde ve ayrıca bölgede yapılan teknik yüzey çalışmalarıyla oraya yer altı otobüs garajı kurmaktan vazgeçmiş, doğruyu yapmıştı. Gerek Ak Camii yanında, gerekse alanın hemen kuzeyinde kalan bölgede çıkan tarihi kalıntılar da uyarılarımızın yerindeliğini ispatlayan bulgulardı.
Bütün bu hatırlatmaların ardından Mevlana Müzesi’nde yaşanan son olaya dönelim. Mevlana Müzesi sit alanı mı? Evet. Peki, sit alanında herhangi bir teknik inceleme ya da arkeolojik kazı yapmadan direkt kepçelerle hafriyat yapılır mı? Bu doğru mudur? Buna hangi akıl ve izan, izin verebilir? Kurul üyeleri böyle bir izni vermeyi kendilerine nasıl uygun gördüler? Bilgi yetersizliği mi, ihtiyatsızlık mı, cüret mi? Nedir bunun sebebi? Bilmiyoruz ve doğrusu hayretler içindeyiz.
10 Mayıs 2017, Konya Postası

26 Mart 2020 Perşembe

Birbirine benzemez filozofların siyasete bakışı

Felsefenin en temelde görünüşte basit ve sorulması kolay ama cevaplanması görünüşteki kolaylık ve basitliğe karşı epey zorlu ve tartışmalı bazı sorulara cevap arayışlarından doğduğu genel bir kabuldür: “Ben kimim? Hayat nedir? Varlık nedir?” gibi sorular içerdikleri genelliklerle düşünme çabalarını zorlar, bu sorulara nasıl cevaplar bulunacağı noktasında farklı düşüncelere sahip insanlar arasında birçok tartışmaya da şahit oluruz.
Felsefenin toplumsal hayata dönük yüzlerinden birini teşkil eden siyaset felsefesinin (diğerleri bilindiği gibi ahlak ve hukuk felsefeleridir) de temelinde benzer soruların olması kaçınılmazdır bir yerde. Mutluluk, adalet ve özgürlüğün nasıl bir toplumda hangi araçlarla sağlanacağına ilişkin soruların kışkırttığı cevap arayışlarından müteşekkildir siyaset felsefesi diyebileceğimiz düşünme çabasının ana gövdesi. Toplumsal yaşamın düzenlenmesinden toplumu yönetecek idari sistemin nasıl oluşturulması gerektiğine, devletin ödev ve sınırlarına dair insan pratiğine yönelik birçok mesele siyaset felsefesi içerisinde tartışılır.

İnsanın kendilik tanımı
Bu felsefelerde temel teorik meseleler bir karara bağlanmasının ardından, demem o ki mutluluk, özgürlük ve adalet gibi kavramların ne anlama geldiği hususunda bir karara varılmasının ardından daha pratiğe dönük çözüm arayışları da gündeme gelir. Ancak mutluluğun ne olduğu gösterilebildiğinde bu mutluluğun artırılmasının yolları soruşturulabilir çünkü. Ya da adalet ve eşitliğin ne olduğu gösterilmeden onların en iyi şekilde nasıl sağlanacağı konusu hep şüpheli kalacaktır. Taşıdığı tüm pratik amaçlara karşın, siyaset felsefesinin eşitlik, ihtiyaçlar, menfaatler, refah ve insan doğası hakkındaki daha temel sayabileceğimiz meselelere yönelik kurucu ilgisi sürer.
Belki de bu siyasetin insanın toplumsal varlığının temel bileşenlerinden biri olması dolayısıyladır. Çünkü sosyolojinin kurucu babalarından biri kabul edilen Durkheim’ın iddialarına da konu olduğu üzere insanlar toplumsal kurallar ve uzlaşımlar yoluyla kendilerini kurar, tanımlar ve hatta oluştururlar.
Ekonomi, felsefe ve sosyolojiyle yetinmeyip siyaset biliminin temel verilerini de kullanarak birkaç güçlü ve etkili siyasal düşünceyi tarihsel ve coğrafi bakımdan birbirine benzemez görünen filozoflar etrafında tartışan bir kitap Martin Cohen’in Platon’dan Mao’ya Siyaset Felsefesi. Platon’un önerdiği ‘adalet’ sorununa yönelik önerdiği çözümün çerçevesinden Konfüçyüs’ün ödev anlayışına, Aristoteles’in ayrımcılığa ilişkin sunduğu gerekçeden Hobbes’un ‘özgürlük’ kavrayışına ve Locke’nin ‘devredilemez’ gördüğü insan haklarına kadar birçok kavram ve konuyu teknik ve toplumsal bağlamı içerisinde yorumlayan Cohen, kitabında bizi epey geniş ve kapsamlı bir güzergahta yolculuğa çıkarıyor. Uzak Doğu’daki Çin imparatorluğundan başlayan bu seyahat boyunca antik Yunan’ın şehir devletlerine, Machiavelli’nin İtalya’sına, Hobbes’un Leviathan’ının ve Locke’un insan haklarının İngiltere’sine, yirminci yüzyılın Fransa, Almanya ve Rusya’sına kadar birçok uğraktan geçiyoruz. Cohen’in Mao’nun Kırmızı Kitap’ıyla bitirdiğini vurgulamalı. Ele aldığı her düşünce ve filozofu kendi toplumsal ve tarihsel bağlamına yerleştirmeye de özen gösteren Cohen, aynı meselenin farklı tarihsel ve toplumsal bağlamlarda aldığı yeni şekilleri de gösteriyor. Siyaset felsefesinin temel konularını bazen filozofların temel ilgi alanlarını ve konu çeşitliliklerini kısıtlayarak da olsa irdeleyen Cohen’in kitabı birçok bakımdan bu felsefe türüne bir giriş niteliği de taşıyor.

18 Mart 2020 Çarşamba

Anti-felsefenin yoksul ve tartışılmaz kralı

19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başlarında yaşamış Friedrich Nietzsche, gerek hayatı gerekse ileri sürdüğü düşünce ve görüşlerle Martin Heidegger’den Michel Foucault, Gilles Deleuze, Georges Bataille, Sarah Kofman, Pierre Klossowski, Gilles Deleuze, Jacques Derrida, Luce Irigaray’a kadar bir dizi düşünürü uğraştıran bir meydan okuyucu figürdür. Çağdaş kültürde birçok Nietzscheizm türü olduğu gibi bir o kadar da anti- Nietzscheizmlerin olduğunu söylemek mümkün bu bakımdan. Nietzsche’nin meydan okuyuşuna verilebilecek cevapların çeşitliliğini yansıtan Nietzscheizmler ve anti-Nietzscheizmlerin tamamının sahtekârlık olduğunu düşünmek de mümkün.
Platon hastalığı
Çağdaş kültüre egemen birçok kavram ve düşünceye bir şekilde rengini veren, nihilizmden sanat ve trajediye, tarih ve dinden değerlerin yeniden değerlendirilmesi gerektiği tezine kadar birçok meydan okuyucu düşünce ileri süren Nietzsche’nin karmaşık görüşlerini tek bir başlık altında toparlamak handiyse mümkün değildir. Onun eseri sorgulamaya son derece dirençli, her türlü yorumlamayı kolayca yoldan saptıracak kadar girift, dolambaçlı ve bir o kadar da kışkırtıcıdır. Bildik anlamıyla bir filozof değildir Nietzsche, bunu biliyoruz. Peki ama hangi anlamda ona filozof diyeceğiz; ya da o bunu ne kadar hak edecek, üstüne alınacak yahut bu tanımlamaya ne kadar sığacak? Nietzsche söz konusu olduğunda bütün bu nitelemelerin bir müddet sonra anlamını yitirdiğini de görüyoruz.
Avrupa’nın Platon hastalığından kurtulması gerektiğini, filozofun suçluların suçlusu olduğu ileri süren Nietzsche’nin ürettiği metinlerin bir tür “anti-felsefe” olarak anlaşılması mümkün. Nietzsche’nin hangi anlamda bir filozof ve anti-filozof sayılabileceğine ilişkin söz söylemek de pek kolay değil.
Bir mutlak kırılış
Nietzsche’yi ve düşüncesini 1888 yılı ve sonrasında yazdıklarıyla yorumlayan Fransız felsefeci Alain Badiou, Nietzschecil felsefi edimin “bir mutlak kırılış, bir katıksız olay” olduğunu ileri sürüyor. Badiou’ya göre bu olay, insanlık tarihini kırıp ikiye bölmeyi ve eski değerlerin karşısına eksiksiz bir olumlayıcı yeniliğin gelişini sağlamayı içeriyor. Heidegger’in Nietzsche’nin nihilizmin üstesinden gelmeye çalıştığı yolundaki yorumunu kabullenmeyen Badiou, Nietzsche’nin hazırladığı bu olayı Fransız devrimiyle mimetik bir rekabet boyutuna sahip bir felsefe kurma tasarısı olarak yorumluyor. Bu anlamda özellikle Platon’la simgelenebilecek klasik felsefeyi yerle bir ederek yepyeni bir felsefe kurmaya çalışan Nietzsche’nin ne kadarıyla bir filozof ve ne kadarıyla bir anti-filozof olarak belirlenebileceğine ilişkin bir okuma Badiou’nun gerçekleştirmeye uğraştığı.
1992 ila 1993 yıllarında verdiği Nietzsche seminerlerinin kitaplaştırılmış hali olan eserinde Badiou, araştırmasının merkezine ömrünün son yıllarını yaşayan Nietzsche’yi, onun Ecce Homo, Nietzsche Wagner’e Karşı, Putların Alacakaranlığı gibi eserleriyle, Dionysos, Çarmıha Gerilen, Ariadne diye imzalanmış pusulalarını koyarak Nietzsche’nin “mütevazı tümel devrimi”ni irdeliyor. “Tanrı olmaktansa Basel’de profesör olmayı” tercih ettiğini itiraf eden Nietzsche için “anti-felsefenin yoksul ve tartışılmaz kralı” unvanını layık gören Badiou, eserlerine olmasa bile Nietzsche’nin kişiliğine hayran olduğunu da itiraf etmekten çekinmiyor.

13 Mart 2020 Cuma

İstihdam piyasasının mevcut ve muhtemel problemleri

Türk ekonomisinin kronikleşmiş meselelerinin başında gelir işsizlik ve istihdam meselesi. Özellikle genç nüfusta görülen yüksek orandaki işsizlikler kimi zamanlarda göz korkutucu boyutlara ulaşabiliyor. Bunun yanısıra bazı mesleklerde o mesleğe uygun bilgi birikimi ve yeteneğe sahip insan sayısının azlığı dikkat çekerken başka bazı mesleklerde iş başvurularının başvuran kişinin “overqualified” bulunması sebebiyle geri çevrildiğine de şahit oluyoruz.
“Türkiye’de işsizlik oranı neden yüksek? İstihdam piyasası hangi bakımlardan sorunlu bir yapıya sahip? İşsizliği azaltmak için neler yapmak gerekir? Sağlıklı bir istihdam piyasasına ulaşabilmek için genel hatlarıyla ne tür politikalar üretilmelidir?” gibi ilk bakışta cevabı basit görünen, hatta hepimizin hemence eğitim, teşvik, reel ekonominin desteklenmesi gibi hazır kalıplı cevaplar ürettiğimiz (ki bu cevapların birçoğunun maç kazanmanın yolunun gol atmaktan geçtiğini söylemekten başka bir anlamı yok. Oysa golün nasıl atılacağı asıl sorun) bazı yakıcı sorulara makul cevaplar verebilmek için yazılmış bir kitap olduğunu söylüyor Mevlüt Tatlıyer, İstihdamı Paylaşmak adlı kitabının. İstihdam konusunun günümüz dünyasında son derece karmaşık ve komplike bir yapı arz ettiğini belirten Tatlıyer, bu yapıdaki problemleri teşhis etmeye dönük perspektifinde önceliği istihdamın ve istihdam piyasasının temelde hangi anlama geldiğini soruşturmaktan geçtiğini belirlemeye veriyor. Bunun için bu piyasanın nasıl oluştuğuna ilişkin bir bakış açısı kazanmak amacıyla işsizliğin olmadığının kabul edildiği sanayi devrimi öncesi geleneksel toplumlara bakarak modern dünyada istihdam piyasasının hangi merhalelerden geçerek ne tür bir dönüşüm geçirdiğini ve bugünkü formuna nasıl kavuştuğunu soruşturuyor.
İstihdam devrimi
İstihdam piyasasına bir sistem ya da bir organizma olarak bakan bir yaklaşımla on dokuzuncu yüzyılda gerçekleşen sanayi devrimini aynı zamanda bir “istihdam devrimi” olarak belirleyen Tatlıyer, kitabın ilk iki bölümünde sanayi devrimi öncesi “geleneksel” dünyada bulunmayan işsizlik kavramının modern dünya ile birlikte nasıl ortaya çıktığını tartışıyor. Ayrıca yirminci yüzyılda yaşanan verimlilik artışıyla birlikte çalışma sürelerinin dramatik bir şekilde azalmasının, kısmi çalışma süresi kavramının ortaya çıkmasının “istihdam” ve “işsizlik” gibi görünürde zamana ve mekâna bağlı olmadığı düşünülen kavramlarda yol açtığı değişimleri de irdeliyor.
Kitabının üçüncü bölümünde 1950’li yıllarla birlikte ciddi bir ekonomik/sosyal dönüşüm yaşamaya başlayan Türkiye’deki istihdam piyasasının dünü ve bugününü serimlemeye çalışan Tatlıyer, 1980’lerle ve özellikle 2000’lerle birlikte bu dönüşümün şiddetlendiğini ifade ederek bu dönüşüm sürecinin istihdam ve işsizlik kavramlarının anlamını da değiştirdiğini ifade ediyor. Modern dünyada ve Türkiye’de istihdam piyasasının üretmesi muhtemel problemleri ve bu problemlerin nasıl çözülebileceğini kapsamlı ve çok boyutlu bir şekilde tartışan Tatlıyer, kitabının sonuç bölümünde de somut politika önerileri üretiyor. Türkiye’nin sağlıklı bir istihdam piyasasına ve düşük işsizlik oranlarına sahip olabilmesinin mümkün olduğunun altını çizen Tatlıyer, bunun için doğru politikaları uygulamanın zorunluluğuna değiniyor.

7 Mart 2020 Cumartesi

Sokrates hakkında entelektüel biyografi

Felsefe tarihinin Platon’la birlikte en ünlü siması olan Sokrates, öğrencisi Platon sayesinde antikçağ felsefesinin kendisinden önce ve sonra olarak ikiye ayrılmasına yol açacak kadar önemli sayılır. Hayatı hakkında bilgilerimizin son derece kısıtlı olduğu Sokrates hakkında Aristofanes’in komedisi Bulutlar’ı, Ksenofon’un Hatıralar’ı ve Platon’un Diyaloglar’ıyla sergilediği şahitliği dışında başka bir doğrudan kaynaktan bahsedilemez.
Sokrates’in hayat hikayesini ebeveynlerinden başlayarak anlatmaya çalışan Alfred Edward Taylor, o dönemki Atina’da egemen kültürel ve siyasi iklimi, Sokrates’in Anaksagoras ve Archelaus gibi Pisagorcu filozoflarla bağını, hayatının önemli dönüm noktalarında yer eden orfizm ve Delfi kehanetinin etkisini, onun gençlik dönemlerine ait ‘işaret’ ve ‘daimi ironi’si çerçevesinde irdeliyor. Sokrates’in hayatının ilk yarısında olağanüstü bir entelektüel gücü olan bir adam olarak tanındığını kaydeden Taylor, onun hakkında Ksenofon’un Hatıralar’ında geçen bir tasviri yorumlayarak Archidamian Savaşı sıralarında Sokrates’in ilk filozoflar ve bilim insanları olması gereken ‘eski bilgeler’in bir öğrencisi olduğunu, etrafında bir grup dost-öğrencinin bulunduğunu, bu dost-öğrencilerin çalışmalarının bir yöneticisi pozisyonunda olduğunu ifade ediyor.
Bilgi kırıntıları
Platon’un Protagoras, Savunma, Phaidon vb. diyaloglarında Sokrates’in çevresinde yer alan isimler hakkındaki bilgi kırıntılarını yorumlayan Taylor, Sokrates’in Atinalı olmayan filozoflar arasındaki bazı yaşlı insanlarla ilişkisinin 40 yaşına gelmeden önce başlamış ve Yunan dünyasına dağılmış durumdaki Pisagorcu gruplar tarafından Sokrates’in “saygı duyulan bir hoca” pozisyonunda olduğu sonucuna varıyor. Sokrates’in hayatının erken dönemlerinden itibaren Atina’nın dışındaki entelektüel çevreler tarafından son derece iyi tanınmasıyla onu eksantrik bir proleter dehaya dönüştüren 19. yüzyıl teorisi arasındaki uyuşmazlığa dikkat çekiyor.
Kendi ruhuna bakmak
Platon’un Savunma diyalogunda uzun uzadıya anlattığı ve “Yaşayan hiçbir insan Sokrates’ten akıllı değildir” bildirimini içeren Delfi kehanetinin Sokrates’in hayatında spritüel bir krize yol açtığını belirten Taylor’a göre, Platon için yaşlı Sokrates’i Aristofanes’in oyunundaki ukalanın açık bir karikatürünü oluşturduğu Sokrates’ten ayıran şey onun herkesi cahil olduklarına ve cahil olduğuna ikna olan insanın bilen insan olacağına ve en önemlisinin herkesi “kendi ruhlarına bakmak” olduğuna ikna etme misyonudur. Avrupa düşünce tarihi için Sokrates’in önemini, onun Avrupa’da o zamandan beri yaşanan ahlaki ve entelektüel geleneği oluşturması ve Avrupa düşüncesinde hakim ruh anlayışının mucidi sayılmasında yattığını düşünen Taylor, Sokrates’in ruh öğretisi ve ‘idealar’ teorisini, ‘iyi’ ve ‘erdem’ anlayışını çözümlüyor.
Genç Sokrates’ten yaşlı Sokrates’e Antikçağ felsefesinin bu önemli figürünün hayatındaki tüm dönüm noktalarını onun düşüncelerinin gelişimiyle harmanlayarak yorumlayan Taylor, böylelikle hakikat ve hayat özdeşliğine ilişkin bildiğimiz önermeyi de bize hatırlatıyor. Milattan önce 399’da, yani ‘Lakhes yılı’nda Atina’da dinsizlikle suçlanıp ölüme mahkum edilen Sokrates’in gençlik dönemine ait tek kaydın Aristofanes’in Bulutlar’ı olduğunu kaydeden İngiliz felsefeci ve antikçağ uzmanı Alfred Edward Taylor, Mukadder Erkan’ın temiz bir Türkçeyle dilimize kazandırdığı Sokrates hakkındaki entelektüel biyografide onun hayatı ve felsefesini öğrenmek isteyenlere kılavuz niteliği taşıyan bir eser sunuyor.