26 Mayıs 2021 Çarşamba

Schmitt'in hukuk ontolojisi

 Türkiye'de kamusal olarak tartışılan müzmin konuların başında gelir hukuk ve elbette onun çağrıştırdığı tüm diğer meseleler. Sözgelimi tüm vatandaşların hukuk ve yasa önünde eşitliğinden hukuk devletine, hukuki sistemin kimlik ve kişiliğinden yargı bağımsızlığına, işlenen suçlara uygulanan cezaların yeterli veya uygun olup olmadığından, hukuki yetersizlik ve hukuki reformlara kadar birçok ikincil konu da bu tartışmalarla birlikte sürekli ülke gündemindedir. Özellikle 1850'li yıllardan bugüne, modernleşme dönemimizde ortaya çıkan ya da atılan düşüncelerin herhangi bir çözümü çağrıştırmadığı ya da sonuca ulaşmadığı da görülür. Hemen hemen birçok muhalifin dilindedir hak hukuk konuları ve hemen hemen hepsi hakkının yendiğini, hukukunun çiğnendiğini düşünmeye meyyaldir. Bunu düşünmenin ve söylemenin ötesinde müesses hukuki kurumlara ilişkin güvensizlik taşıyor ya da ısrarla böyle bir güvensizlik havasının yaygınlaştırılmasına çaba sarf ediyordur. Ülkede yerleşik hukuk sisteminin yetersizliğinden mahkemelerin iş yükünün fazlalığına kadar, adaletsiz kararlar verilmesinden adilane olduğu düşünülen kararların da verilmesinin gecikmesine kadar birçok ilginç gerekçe de bu güvensizliğe sebep olarak gösteriliyordur.

Bütün bu tartışmalara karşın, ülkede hukuk üstüne düşünmenin de yeteri kadar gelişkin olmadığı, hukuka ilişkin tasavvurlarımızın belirgin bir sistematik temellendirmeyle ifade bulmadığı da savlanabilir. Elbette bu tartışmalar boyunca dile getirilen her sav gibi bu sav da tartışmaya açıktır. Peki ama hukuk, siyaset, devlet, vatandaşlık vb. kavram ve konular, aralarındaki ilişkiler de gözetilerek bu tartışmalarda yeterince ele alınmakta mıdır?

Hukuk ontolojisi

Ülkedeki hukuki sistem hakkında konuşmaya başlayan herhangi bir kişinin yaşanan sorunları dile getirmede gösterdiği mahareti bu ilişkilerin 'adalet' bakımından herhangi bir yeni sorun ortaya çıkarmadan düzenlenmesine ilişkin bir fikri istikamet çizmede gösteremediğini düşünürsek bu soruya verilebilecek muhtemel cevapların hemen hepsinde olumsuzluğun ağır bastığını da görebiliriz.

Türkçeye Hukuki Düşüncenin Üç Türü başlığıyla çevrilen 1934 tarihli kitabında Carl Schmitt Batı hukuk bilimi tarihinde geçerli olmuş hukuki düşünce hatlarını Almanya, Fransa ve İngiltere'deki gelişimlerini de gözeterek birbirinden ayırt ediyor. Özellikle Siyasal İlahiyat ve Siyasal Kavramı gibi kitaplarında benimsediği politik ontolojiden kısmen uzaklaşarak bir tür hukuk ontolojisi geliştirmeye çalışıyor. Schmitt'in devleti bir varlık ve hukuku bir töz olarak ele alıp hukukun kaynağını halkın ortak varlığı üzerinden okuyan hukuk ontolojisinin, temelde hukuku siyasal kavramından ayrıştırarak ele alan, sadece kendi sınırları içinde işleyen ve meta-hukuki bakış açılarını da devre dışı bırakan Batı hukuk biliminin karşısında konumlandığını da sarahaten belirtmeli. Schmitt'e göre, hukukun kaynağını yasalarda arayan normativist rasyonel-doğal hukuk sistemi ile iradeyi hukuk kaynağı olarak belirleyen hukuki kararcılık arasına sıkışmış Batı hukuk bilimi şu basit gerçeği gözden kaçırır: "Düzenin kurulması meselesini yadsıyan bir hukuk kavramı işlerlik kazanmaz." Böyle bir hukuk kavramının teoride kalmaya mahkûm olduğunu ileri süren Schmitt, hukukun kaynağının normlara ya da kararlara değil, "hukuk kavramının gerçekliği"ne yönelen "düzen düşüncesi"nde yattığını düşünür.

Schmitt'in önceki çalışmalarında benimsediği "kararcı" bakış açısını eleştirerek "somut düzen"ci bir hukuk anlayışı benimsemesini yansıtan kitap birçok bakımdan Alman nazizmi ve İtalyan faşizmiyle birlikte de okunabiliyor. Kitaba editör O. Vahdet İşsevenler ile mütercim Toros Güneş Esgün yazdıkları birer yazıyla Schmitt'in eserinin nasıl okunabileceği konusunda okura katkıda bulunuyorlar. Kitapta ayrıca Schmitt'in "somut düzen" teorisini güncel olayları yorumlarken nasıl kullandığını gösteren "Uzun Bıçaklar Gecesi" üzerine yazdığı "Führer Hukuku Korur" başlıklı gazete yazısı da yer alıyor.

‘Kapitalist devrim bir efsane'

 Modern dünyanın oluşumunda 17 ile 18. yüzyılın büyük bir önemi olduğu düşünülür genelde. Bir hayat tarzı olarak modernliğin, ekonomik bir sistem olarak kapitalizmin, modern teknolojik gelişmelerin oluşumunda büyük bir "bilimsel" etkiye sahip doğa ve kâinat görüşünün ortaya çıkmasında bu yüzyıllardaki birçok olayın önemi olduğu düşünülür. Modern hukuk, ekonomi ve toplum modellerinin şekillenmesinde elbette Rönesans ve Reformasyon kadar bu yüzyıllarda ortaya çıkan ve devrim olarak nitelenen bilimsel, sınai gelişmelerin de önemi büyüktür. Peki ama bu gelişmelerin asli sebebi bu yüzyıllarda kalınarak mı araştırılmalı yoksa "karanlık Ortaçağ"a da bakılmalı mı? Bu gelişmelerin ilk görülmeye başlandığı bölgeler hangileri? İlk sanayileşen bölge olarak İngiltere'nin "kapitalizmin yurdu" olarak anıldığını biliyoruz, peki ama İngiltere'deki hangi toplumsal sebepler ve vetireler buna yol açmıştır? Kapitalizmin ilkin İngiltere'de görülmesinin sebebi nedir?

Batı'daki modern kapitalist ve sanayi toplumlarının kökenleri etrafında yapılan sosyolojik çalışmalarda Marx ile Weber'in teorilerinin etkili olduğu iyi bilinir. Genel olarak söylemek gerekirse her ikisi de Avrupa için 16. yüzyılı kilit önemde kabul eder ve bu yüzyılda yaşanan gelişmelerle feodal/köylü sistem yerini modern/kapitalist bir sisteme bırakır. Kapitalizmin niçin dünyanın diğer taraflarında değil de Batı'da ortaya çıktığını açıklamaya çalışan Weber'in Batı medeniyetinin hayatlarını akılcı bir ahlakla sürdüren insanların varlığından ötürü diğer medeniyetlerin ötesinde bir farklılığı haiz olduğunu savunduğu iyi bilinir. Diğer yandan her iki düşünürün de genel teorilerinin arka planında İngilizlerin whig dedikleri ve özellikle 19. yüzyılda yaygınlaşmış "evrimci" bir tarih anlayışı olduğu söylenebilir. Bu anlayışın ana hattı düğüm noktası modern tarihin, küçük ve 'köylülerin' yaşadığı yalıtılmış topluluklardan 18. yüzyılın piyasalaşmış, tekelleşmiş, 'açık' toplum yapısına geçişin olduğu 'evrimci' bir hikayedir.

'Evrimci' çerçeve

İngiliz Bireyselciliğin Kökenleri adıyla Türkçe'ye çevrilen kitabında İngiliz antropolog ve tarihçi Alan Macfarlane, tarihçilerin uzaklaşmayı pek istemedikleri bu 'evrimci' çerçeveyi yanlışlayan bir örnek olarak İngiliz istisnailiğini konu ediniyor. Ona göre "ekonomiyi toplumdan ve büyük ölçüde siyaset ve dinden ayırmak anlamında İngiltere en azından 12. yüzyıldan beri modern"dir. Marx, Weber ve Durkheim'ı baz alan sosyolojik gelenekle yakından ilişkili paradigmanın 15. ve 17. yüzyıllar arasında feodal ve köylü bir dünyadan modern, kapitalist ve bireyci bir dünyaya geçişi öngören 'kapitalist devrim'inin bir efsane olduğunu savlayan Macfarlane, kitabında ekonomik antropolojinin en büyük teorilerinden birini teşkil eden köylü toplumdan 'ekonomi ile toplum'un ayrıştığı modern kapitalist topluma geçişi işaret eden teorinin de yanlışlığını böylelikle ortaya koymaya çalışıyor. yanlışlığını ortaya koymaya çalışıyor. İngiltere'nin kapitalistleşme yoluna geç bir zamanda çıkmadığını ve ayrıca ortaçağ ekonomik hayatında mütevazı bir rol de oynamadığını savlayan Macfarlane, kasabalar ve köylerdeki küçük piyasaların toplumsal ve ekonomik yapısı ve zihin dünyasının önemine işaret ediyor.

Batının sanayi teknolojisinin herhangi bir şekilde alınırsa bunun yalnızca sadece fiziksel ya da ekonomik bir ürün almak anlamına gelmeyeceğine de değinen Macfarlane, bu ürünün kendi yanında çok sayıda bireysel davranış ve hakkı, aile yapısını, bir takım coğrafi ve toplumsal hareketlilik kalıpların da içerdiğini kaydediyor. Kazanılan ekonomik faydaların ürünün getireceği yalnızlık, güvensizlik ve ailevi gerilimlere değip değmeyeceği ise elbette tartışılabilir.

17 Mayıs 2021 Pazartesi

İlim amelin, amel de ilmin gereği

 İslam dünyasının önde gelen düşünürlerinden biri sayabileceğimiz Faslı dil, mantık ve ahlak felsefecisi Taha Abdurrahman, özellikle Wael b. Hallaq'ın tanıtımıyla son dönemlerde Batı etkisi altındaki dünyada da ön plana çıktı. O, çağdaş Arap entelektüellerin (sözgelimi Hasan Hanefi, Muhammed Cabiri, Muhammed Arkun gibi isimlerin) İslam düşünce geleneğiyle bir şekilde kurmaya çalıştıkları ilişkilerin başarısızlıklarının ve İslam dünyasında yaşanan birtakım yapısal ve entelektüel sorunların sebeplerinin modernliğe yönelik taklitçi ilgiden kaynaklandığını ileri sürerek tartışma masasını tersine çeviren bir fikri istikamet önerir. Ona göre Müslümanların yaşadığı sorunların tamamı İslam'dan değil, dış etken ve güçler sebebiyledir; dahası Müslümanların Batılı bilgi biçimlerine olan taklitçi bağımlılığı da bu sorunların katmerlenmesini getirir.

Taha Abdurrahman'ın Türkçe'ye "Amel Sorunsalı: Bilim ve Düşüncenin Pratik Temelleri Üzerine Bir Araştırma" adıyla çevrilmiş kitabı onun soyut evrenselciliği, moderniteyi, bilimciliği, küreselleşmeciliği, biyoteknoloji alanındaki gelişmeleri, rasyonalizm ve sekülarizmle özdeşleşen yaklaşımları eleştiren bir bakış açısı geliştiriyor. Taha Abdurrahman'ın kitabının ana konusunu Yaradan'a kulluk eden ve yaratılanlar üzerinde efendilik taslamayan amel oluşturur. Taha Abdurrahman için amel kelimesi sadece ibadetlerle ilişkili davranışları ifade etmez; o her türlü iş, tutum, davranış, üretim, hareket, etkinlik, uygulama, fiiliyata geçirme yahut gerçekleştirmeyi de amel olarak niteler. Ameli çok katmanlı ve birçok farklı yönden irdeleyen Abdurrahman, İslami ve Batılı amel anlayışlarını mukayese de eder. İslami açıdan kast ettiği amel kavramını içeriklendirmek amacıyla İslami dolaşım (tedavül) alanını bu zaviyeden tekrar inşa etmeye çalışan Abdurrahman, İslami alanın "ilim-amel ilişkisini tanımlayan ilkeler" olduğu konusunda ısrar eder. (Tedavül kavramı, kültür kavramından daha özel bir anlama sahiptir Abdurrahman'ın felsefi lügatinde. Ona göre her tedavülde olan kültüreldir, lakin her kültürel öge tedavülde olmayabilir. Bu noktada kültürün pratik karaktere bürünmemiş, birikerek teşekkül etmemiş ve tarihe mal olmamış unsurlar içerebileceği üzerinde hassaten durur.) Bu ilkelerden ilki amelin değerini önceler. Böylelikle herhangi bir amele istinat etmeyen birtakım sözler kolayca tartışma dışı bırakılabilir.

Bilginin kullanımı

İkinci ilke ise bilginin kullanımını içerir. Kişinin amel edeceği bilgiyi öğrenmesi ve elde ettiği bilgiyle amel edinceye kadar başka bir bilginin peşinde koşmamasını içerir bu ilke. Üçüncü ilke ise faydalı bilgi ilkesidir. Bu ilkeyle de kişinin ancak kendisiyle amel işleyebileceği bilgiyle ilgilenmesini kasteder. Bu noktada İmam Gazzali'nin "Amelsiz bilgi delilik; bilgisiz amel imkânsızlıktır" sözüne atıf yapmayı ihmal etmeyen Taha Abdurrahman, tarih boyunca birçok felsefi tartışmayı tetiklemiş "ilim-amel karşıtlığı" görüşünün Grek felsefesi kaynaklı olduğunu belirterek İslami alanda amelin bilginin, düşüncenin ya da teorinin bir şartı olduğunun altını çizer; üstelik "Allah bildiğiyle amel eden kimseyi bilmediğine varis kılar" hadis-i şerifine işaret ederek amelin kişiye, kendi kazandığı bilginin ötesinde başka bir bilgiye de mirasçı yapacağını belirtir. Arapça'da 'ilim' ve 'amel' kelimelerinin aynı harflerden ('ayn/ lâm/mîm) kaynaklandığını, bu iki kelimenin sözkonusu harflerin altı kombinasyonundan ikisini oluşturduğunu vurgulayan Abdurrahman, ilmi amelin, ameli de ilmin gereği olarak görür.

Bu kavrayış çerçevesinde klasik İslam felsefesine, akılcılığa, modern ahlak felsefelerine, liberalizm, sosyalizm, küreselleşme, sekülarizm vb. konulara dair eleştirilerini sıralayan Taha Abdurrahman'ın entelektüel ufkunu yansıtan bir çalışma neticede Amel Sorunsalı.


29 Nisan 2021 Perşembe

Sol ve şiddet sorunu

 Şiddet genelde insani bir olgu olarak düşünülür; insanın sınırlarını belirlemede başvurulan bir durum ve varoluşunun bir parçası olarak bakılır ona. Bu açıdan birçok felsefi tartışmada da ele alınmıştır. Ancak şiddetin salt felsefi ve psikolojik bir kavram olmaktan öte toplumsal ve siyasal boyutlarının da olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle birçok siyasal ideolojinin şiddeti toplumsal bir olgu olarak kabul edip onu kendileri açısından kullanılışlı bir araç konumuna getirdiklerine de şahit oluruz. Bilhassa sol ve sosyalist düşüncenin kendi tarihi içinde şiddete ilişkin ayrıcalıklı sayabileceğimiz düşünmesinin bir kısmı onu sol siyasi eylemlerin başarısına götürecek bir yol olarak görmelerine dayanır. Devletin ya da kapitalizmin şiddetine karşı kategorik bir tarzda karşı çıkanların iş sosyalistlerin bir devrim stratejisi olarak şiddete başvurmalarını meşrulaştırmaya çabalarken kırk dereden su getirmeleri, sol şiddete mazeret üretirken başvurdukları haklılaştırmalar, meşrulaştırmalar, aklileştirmeler dikkat çekici boyutlardadır.

Müptelalık ve meşrulaştırma

Berlin Duvarı'nın yıkılmasının ardından dünya solunda şiddet karşıtlığının içerdiği birçok zorlamaya karşın etkisini artırdığına şahit olduk, bununla birlikte Türkiye'deki sol çevrelerin şiddet eleştirileri ve hatta şiddet karşıtlığına pek bulaşmadıkları ve hatta eleştirecekleri şiddeti kimin sergilediğine özel bir ihtimam gösterdiklerini de söyleyebiliriz. Bazı radikal sol örgütlerin kendi varoluşlarını "silahlı mücadele" dedikleri türden bir şiddet müptelalığı temelinde meşrulaştırmaya çabaladıkları bile bu kertede öne sürülebilir. Bu durum sözümona kutuplaştığı öne sürülen Türkiye'deki toplumsal diyalog arayışlarına büyük engeller çıkartmakta elbette. Somut olarak bu sözgelimi PKK terörü vesilesiyle defaatle müşahede edildi. Türkiye'deki solun buna karşın hâlâ etkin ve kararlı bir bir şiddet eleştirisine girişmemiş olmasını önemli bir sorun olarak görmek mümkün bu açıdan. Son dönemlerde şiddete karşı olduklarını zannettiğimiz bazı sol grupların bile söz PKK terörüne gelince bu terörü neredeyse meşrulaştıracak bir biçimde onu anlayışla karşılayıp üstüne bir de onun siyasal temsiline soyunmaları garip olmasının yanısıra epey de açıklayıcı: Kırk yıllık Yani'ler ne yaparsanız yapın bir türlü Kani olamıyorlar.

Kırk yılı aşkın bir süredir Türkiye'de yaşanan PKK terörü vesilesiyle şiddet ve terör eylemlerinin sadece ulusal değil, uluslararası boyutlarının da olduğunu vurgulamak gerekiyor. PKK'nın kendi şiddet eylemlerine finansman sağlamak için başvurduğu uluslararası enstrümanlardan taşıdıkları ideolojik yakınlıklar dolayısıyla farklı ülkelerde farklı örgütlerin şiddet noktasında birbirleriyle dayanışmasına kadar birçok unsur bu boyutu derinleştiriyor. Tabii bu noktada belirli bir ülke üzerinde emeli bulunan birtakım "dış güçler"in bu emellerini gerçekleştirebilmek için başvurdukları bir araç olmak da bu sol örgütler açısından ilginç bir paradoks oluşturuyor.

Sol ve şiddet ilişkisini ele alan özel sayısıyla Tezkire dergisi, sol düşünce ile solcu hareketlerin şiddet sorununu felsefi bakımdan nasıl ele aldığını, bu ele alışların şiddet pratiğine sık sık başvuran solcu örgütlerin motivasyonuna yaptığı katkıları da kuşatacak bir şekilde tartışıyor. Dergideki ilk yazısında Yasin Aktay, PKK'nın 2013'teki Çözüm Süreci'ni nasıl sabote ettiğini irdeliyor. PKK'nın kendi şiddetini bir ulusal kimlik kurmak için aracı olarak kutsamasının psikososyal bir çözümlemesini yapan Aktay "bir hak arama aracı olarak şiddet" tartışmalarını destekleyen bir metin üretmiş oluyor böylelikle. Dergide dikkat çeken ikinci yazı ise Ertuğrul Başer'e ait. Yazısında Başer "Şiddetin dışında bir ülke lazım, bir daha oraya dönmeyecek, gözü arkada kalmayacak bir ülke lazım" cümlesini kullanıyor. "Son diktatör" ve "Yoldaşını Öldürmek" başlıklı kitaplarıyla dikkat toplayan Aytekin Yılmaz'la yapılmış bir söyleşi de yer alıyor. Söyleşide PKK'nın şiddet sicilinin genelde hep göz ardı edilen boyutlarını anlatıyor Yılmaz.

Toplum tartışmalarının bugünü

 Tarihin en başından beri belirgin birçok sebebe istinaden insanların genelde hep birlikte topluluklar halinde yaşadığı, bu kolektif gerçekliğin beşerî hayatın en temel karakteristiklerinden birini oluşturduğu söylenebilir. Klan, aşiret, oymak, cemaat, ulus, toplum vb. tarih boyunca görülen birçok birlikte yaşama formu olduğunu söyleyebiliriz. Yine de toplum insanların birlikte yaşama formlarından en gelişmişi olarak değerlendirilir. Her ne kadar diğer toplu yaşama formları gibi bireylerin bir araya geldiği bir form olsa da toplumun sadece bu bireylerden oluşmadığı görüşüne yaslı olarak toplumu nesnesi olarak alan sosyoloji disiplininin ortaya atıldığı on dokuzuncu yüzyıldan bu yana onun bireysel gerçekliklerden bağımsız bir gerçekliğe tekabül ettiği varsayımı etrafında geliştiği düşünülebilir.

Zor bir kavram

Buna karşın tanımlanması epey zor bir kavram olarak da görülür toplum. Bu kavramla ilgilenen hemen herkesin onu birbirinden farklı şekilde tanımladığı görülür, bu tanımlar çoğu kez uzlaşmaz farklılıkları da ihtiva edebilir. Belki bu açıdan sosyoloji disiplini içinde en karmaşık, tanımlanmasında en çok güçlük çekilen kavramların başında 'toplum' kavramı gelir. Klasik sosyolojiden modern sosyolojiye kadar sosyoloji tarihinde kavram üzerinde bazen üstü örtük, bazense açık bir tartışmanın mevcut olduğu ifade edilebilir. Toplumu konu edinen hemen her sosyoloğun kendine özgü bir toplum tasavvuru vardır ve bu tasavvur sadece o sosyoloğun kendi entelektüel merakının ötesinde bir anlama sahiptir.

Klasik sosyolojide genelde geleneksel toplum ve modern toplum dominant toplum tipleri olarak kabul edilirken günümüz sosyolojisinde birbirleriyle uyuşmaları bazen epey zor nitelemeler aynı toplum için kullanılabiliyor. Sözgelimi günümüz toplumları için postmodern toplum, tüketim toplumu, bilgi toplumu, sanayi sonrası toplum gibi nitelendirmelere sık sık denk geliyoruz. Bu durum ilkin aynı toplumsal gerçekliğin farklı sosyologlar tarafından farklı şekillerde ifade edilmesinin bir neticesi olarak düşünülebilirse de toplum tanımlamalarında karşılaşılan güçlüklerden kaynaklı tartışmanın devamı olarak da kavranabilir. Günümüz sosyolojisinde toplumsal alanın nasıl nitelendirileceğine ilişkin yürütülen bu tartışmanın sosyolojik faaliyetin kendine dönük algılarını da belirleyeceği kuşkusuzdur.

Ütopya tasavvurları

Köksal Alver'in baş editörlüğünde altı ayda bir yayınlanan Sosyoloji Divanı'nın 2020'nin ikinci sayısı olarak yayınlanmış 16. sayısındaki Toplum başlıklı dosya konusu bu tartışmaya bir katkı olarak tasarlanmış. Dosya, aynı zamanda derginin dördüncü özel sayısı. Dergide Mustafa Aydın, toplumu ütopya tasavvurları etrafında şekillenen ahlaki, hukuki ve tarihsel şartların oluşturduğu süreçte insana alternatif bırakmayan bir alan olarak inşa edildiğine dikkat çekiyor. Toplumsal gerçekliğin mevcut şekilleniş tarzı olarak toplum formunun etik ve estetik ölçütlerin temeli addetmenin yanlışlığına dikkat çekilen yazısında Aydın gerçekliğin temel ölçüsünü farklı bir yerde aramamızın önemine işaret ediyor. Toplum kavramının kullanımını yanlış bulan Nilgün Çelebi de yazısında bu kavram yerine socius kavramını öneriyor. Nilüfer Öztürk Aykaç'ın yazısı ise felsefi düşünceler tarihinden muhtelif toplum tipleri ve imgelerini okura sunuyor. Bu yazılar haricinde dergide Ejder Ulutaş, Mehmet Uğraş, Bedir Sala, İlyas Sucu, Ferhat Tekin, Sedat Demir dosyayı zenginleştiren yazılara imza atmışlar.


20 Nisan 2021 Salı

Kelam kozmolojisinin kökleri ve geleceği

 Klasik İslam düşüncesi içinde kelam disiplini İslam inancına dönük içsel ve dışsal tehditlere karşı inancın savunulması, oluşturulmaya çalışılan çeşitli şüpheleri kesin delillerle izale etmek amacına matuf gelişmiş bir gayret olarak görülebilir. Bir yandan İslam'ın yayılma dönemlerinde Grek, Pers ve Roma gibi eski kültürlerden bakiye kalan ateist, politeist, materyalist felsefi sistemlerden kaynaklı çeşitli konulara değgin akli delillerle İslam akidesini savunan kelamcılar diğer yandan da İslam dininin müntesiplerine sahih bir inanç ve doğru bir istikamet tutmalarında yardımcı olacak ilkeleri geliştirmeye çabalarlar. Kelamcıların bu iki amaca erişmede benimsedikleri yöntemler kiminle ve nasıl bir diyalog kurduklarına bağlı olarak değişir. Eğer muhataplar ateist, politeist, materyalist bir ekole bağlı ise, yani ilhad ehli ise onlarla tartışma zemini genellikle akli çıkarımlar dolayımıyla gerçekleşir. Muhataplar zaten İslam inancından kimselerse bu kez sahih bir inancı dini-nakli referanslarla ortaya koymaya çalışırlar.

Muhatapların savundukları fikirlere göre şekillenen bu tarzda kelam konularının genellikle iki farklı şekilde anlaşıldığını belirtmek gerekir. Genellikle muhatabın ilhad ehlinden olduğu tartışma konularına genel olarak Dakiku'l-Kelam denir; yani atom, hareket-sükûn, zaman-mekân, süreklilik-süreksizlik, boşluk, uzay, nedensellik, birleşme-ayrılma, sıcaklık-soğukluk, ağırlık-hafiflik, renk, tad, koku, ışık, işitme, görme vb. fizik-kozmolojik problemleri akli çıkarımlarla ele alınır ve tartışılır. Elbette bu konuların işlenmesinde kelamcıların asli amacı başta tevhid olmak üzere İslam'ın ana inançlarını akli-mantıki argümanların yanısıra, deney, gözlem ve tecrübe gibi diğer bilgi kaynakları aracılığıyla ispatlamaktır. Kelam disiplini içinde onun değişkenleri olarak görülebilecek bu meseleler ileri derecede bir ihtisas gerektirdiği için "dakik" (derin) ya da latif (ince) konular olarak da nitelendirilmiştir.

Tabiat felsefesi

Kelamın bu konulara yaklaşımının kendiliğinden kelama özel bir tabiat felsefesi ortaya koyduğu da şüphesizdir. Bu tabiat felsefesi doğrultusunda ilk dönem kelamcılarının eserlerinde fizik ve kozmoloji konularına özel bir ihtimam gösterdikleri, bu konulara eserlerinde genişçe yer ayırdıkları da bilinmektedir. Hicri beşinci yüzyıldan itibaren Dakiku'l-Kelam'dan daha çok Celil-ul Kelam konularının daha çok ön plana çıktığını görürüz. Celilu'l-Kelam konuları ise İslam müntesiplerinin inanç sorunlarıdır genelde. Bu değişimdeki saiklerinin büyük bir bölümünün muhatapları oluşturan kitlelerdeki ve problemlerdeki değişim olduğu da şüphesizdir. Müslüman toplumlardaki ilhad hareketleri ve onların oluşturduğu etki azalırken Haşviyye denen kelam ve felsefe karşıtı hareketlerin etkileri yoğunlaşmış, birtakım batıni akımlar doğmuştur. Bu değişim de kendiliğinden kelam kaynaklarına yansımıştır elbette.

Dakiku'l Kelam konularının kelam ilminde tuttuğu yeri ve önemi, alemin hudusu ve Allah'ın varlığını ispatı için kelamcıların geliştirdiği hudus delilleri ve yaratılış modelleri, atomculuk öğretisi, onun antik felsefedeki kökenleri, bu öğretinin eleştirilmesi, nedensellik teorileri, kelam kozmolojisinin bilimle ilişkilerini konu edinen beş bölümden mürettep Dakiku'l-Kelam adlı metin derlemelerinde Ramazan Altıntaş ile Ahmet Mekin Kandemir hem klasik hem de çağdaş dönemde yapılan çeşitli çalışmaları dikkate almışlar. Bu metinlerde Mutezile atomculuğundan Cahiz'in tabiat felsefesine, İbn Hazm'ın kümün ve yaratma teorisinden İbn Meymun'un kelamcıların cevher-araz teorilerine ilişkin yazdığı 12 Mukaddime'nin tercümesine Maturidi ve Nesefi'nin atomcu görüşlerinden Gazzali ve Kuantum Teorisi'ne Big Bang Teorisi ile Yaratılış düşüncesi arasındaki ilişkilerden kelam ve bilim yakınlaşmalarına birçok ilginç konunun yer aldığını zikredelim.

20 Mart 2021 Cumartesi

Ümmet tarihinde süreklilik ve canlanış

20. yüzyılın son çeyreğinde, özellikle de 1980'li yıllarla birlikte, yani 15. Hicri Yüzyıl'ın başlangıç yıllarına denk gelen bir evrede İslam dünyasında önemlice bir yenilenme arzusu ve aktivizminin şekil bulduğuna şahit olduk. Modernleşmeyle birlikte dinin etkisinin giderek sönümleneceğini ileri süren, modernleşme çaba ve süreçlerinin geleneksel dinin ana temellerini berhava ettiği, en azından bu süreçlerin getirdikleriyle sözü edilen ana temellerin eskisi kadar sağlam ayakta duramayacağının kabul edildiği, dinin siyasi alandan ve toplumsal kurumlardan uzaklaştırılıp kişisel vicdanlara hapsedilmesinin de modernleşme süreçlerinin tabii bir parçası olduğu, modernleşmeyle birlikte dinin toplumsal rollerinin alabildiğine kısıtlandığı gibi bazı varsayımlara inanan yaklaşımlar fikri ve kültürel kamuoyunda son derece yaygındı.

Yenilenme arzusu

1980'li yıllardaki yenilenme arzusu ve aktivizmin şaşkına çevirdiği egemen fikri ve kültürel kamuoyu, söz konusu gelişmeleri evvel emirde "irticanın hortlaması" retoriğiyle karşıladı, bu retorik büyük ölçüde bu gelişmeleri açıklamada klasik ideolojik yaklaşımların zora düşmesinin ya da doğrudan rasyonel bir açıklamadan kaçınılmasının bir işareti olarak okunabilirdi haddi zatında. Sosyolojik ve siyasi başka bazı açıklamalar da vardı elbette. Sözgelimi bu açıklamalar büyük ölçüde sözünü ettiğimiz dini canlanmayı milliyetçi, sosyalist ya da ekonomik saiklerle açıklama cihetine de gittiler. Hatta 2000'li yıllarda doğrudan yeni dini hareketlerin bir tür din milliyetçiliği şeklinde tezahür ettiğini iddia edenlere de rastlandı, Olivier Roy bunlardan biriydi. Bunun öncesinde 1990'larda Edward Said'in Kültür ve Emperyalizm kitabı etrafındaki tartışma yazısında Ernest Gellner de benzeri bir iddiayı gündeme getirip "milliyetçiliklerin tamamlayamadığını tamamlayan dini fundemantalizmler" tezini ileri sürmüştü.

Ancak İslam dünyasında dini hareketlerde yaşanan bu güçlenişi basitçe İslami dini geleneğin ölümden önceki son çırpınışları olarak okuyan yaklaşımlara karşı Georgetown Üniversitesi İslam Tarihi Profesörlüğü görevini yürüten John Obert Voll, Türkçe'ye İslam Değişim ve Süreklilik başlığıyla çevrilmiş kitabında bu hareketleri İslam ümmetinin tarihini yeni bir aşaması olarak okumayı öneriyor. Elbette hemence "son" olduğu iddia edilebilecek bir aşama değil bu. Ne de Voll'un yaklaşımı büsbütün tartışmadaki tüm tarafların kabul edebileceği bir yaklaşım olarak sunulabilir. Yine de Voll'un yaklaşımının en değerli tarafı tarihsel perspektifi ıskalamadan yeni dini canlanışı ele alışında yatıyor. Voll'a göre "... inancın dinamik canlılığı tarihsel şartlar değiştikçe farklı şekiller kazandı. Modern dünyada İslam'ın herhangi bir değerlendirmesi, 'bugün' tam olarak anlaşılmak isteniyorsa, bu geçmiş deneyimi hesaba katmalıdır. İslami güçlenişin bir kısmının modern fikirleri İslami kılıfa sokması mümkün olabilir fakat süregelen İslami canlılığın yeni ve çağdaş formlarını ayırt etmek de mümkün olabilir."

Bu tarihsel perspektif ışığında İslam dünyasında sürekliliğin eski damarlarının kesilmediğini çağdaş İslami deneyimin temellerinin soruşturmasından tutun da Ortadoğu ve Afrika'dan Asya'ya farklı Müslüman topluluklardaki şekillenişlere kadar ele aldığı hacimli çalışmasında ortaya koyan Voll, benimsediği evrimci-gelişmeci tutumla yaşadığımız zamanların ve geleceğin hem önemli fırsatlara hem de muhtemel tehlikelere aynı anda açık olduğunu vurguluyor.