17 Haziran 2021 Perşembe

Kuş bakışı kapitalizm tarihi

 Tarih boyunca şimdiye dek görülmüş en ilginç ve sözümona özgürleşimci olduğu iddia edilen bir toplumsal ve iktisadi örgütlenme biçimidir modern kapitalizm. Sözümona özgürleşimci, çünkü baskıcı yöntemlerle de rahatça uyum gösterebiliyor. Geleneksel zamanlardaki servet birikimlerini "kapital" olmaktan alıkoyan birçok sebebe karşın zaman zaman bu tür menkul sermaye birikimlerinin yol açtığı iktisadi faaliyetler bütününe finansal-ticari kapitalizm dense de modern kapitalizmin yeni bir iş örgütlenmesi olarak sınai faaliyetleri denetimi altına alan sermaye birikimi olarak düşünülebileceği de açık. Gündelik hayatlarımızı bu örgütlenme tarzına uyumlu hale getirmek handiyse hayatı sürdürmek için gerekli de üstelik.

Sosyal bilimler tarihinde en tartışmalı konulardan birini teşkil ediyor esasen modern kapitalizmin doğuşu meselesi. Sadece modern toplumların iktisadi örgütlenme biçimi olmaktan öte modernliğin gündelik hayatlarımıza bile nüfuz eden ilkelerinin kurumsallaşmasına yaptığı katkılar, yol açtığı siyasi, sosyal çalkantılarla birlikte neredeyse günümüzde karşılaştığımız birçok problemin kökeninde modern kapitalizmin yattığını söyleyen sosyologlar, tarihçiler ve hatta iktisatçılar var.

Karşılaştırmalı tarih

Türkçe'ye Modern Kapitalizmin Doğuşu adıyla çevrilen kitabında Henri Eugene Sée, genel bir kapitalizm tarihi yazmak yerine, sosyoloji ve iktisat disiplinleri tarafından toplanmış olan ve büyük ölçüde doğruluklarından emin olunan bazı tarihsel verileri derlemeyi tercih ediyor. Böylelikle herhangi bir siyasi ya da toplumsal görüşe bel bağlamadan ortaya kapitalizmin doğuşunu açıklayıcı bir sentez ve karşılaştırmalı tarih seçkisi çıkarmaya uğraşıyor. Kitabın en temel konusu tabii ki, ondokuzuncu yüzyılda (Sanayi Devrimi'yle birlikte) büyük sanayinin ve kapitalizmin galebe çaldığı ekonomik ve toplumsal gelişmeler bütünü. Bu gelişmelerin oluşum sürecini irdelerken Sée, mümkün mertebe somut olaylara başvurmayı tercih ediyor. Elbette somutluğa gösterilen bu özen bir tür sentezi amaçlayan ele aldığı konunun genelleme yapmaya çok uygun olması ve hatta genelleme yapılmazsa konunun muğlak kalma ihtimalinin bulunması dolayısıyla Sée'nin sık sık başvurmak zorunda kaldığı genellemeler dolayısıyla yer yer soyut ve muğlak bir anlatımın oluşmasına engel olamıyor. Bu tür muğlaklıklar büyük ölçüde genel tarihin dokusunu teşkil eden tekil olayların kitabın anlatımında sıkça gözardı edilişinden mütevellit.

Bugün tanıdığımız şekliyle kapitalist toplumun temel özelliklerinin şunlar olduğunu vurguluyor Sée: Uluslararası ticaretin genişlemesi, büyük sanayi ve büyük mali güçler. Modern kapitalizmi meydana getiren olayların bir bütün ortaya koyduğunu belirtmeyi de ihmal etmiyor Sée. Her ne kadar bazı geleneksel toplumlarda gerçekleştiği görülse de sermaye birikiminin tek başına kapitalizmin gelişmesine yetmediğini vurgulayan Sée, bu gelişimin tamamlanabilmesi açısından çalışma organizasyonlarının da dönüşümünün altını çiziyor. Ona göre çalışanlar ile çalıştıranlar arasındaki ilişkilerde görülen kapitalist dönüşüm hem sanayinin denetim altına alınmasını kolaylaştırmış, hem toplumsal sınıflarda hiç görülmedik hareketlenme ve değişimlere yol açmış hem de modern kapitalizmin zafer kortejinin oluşuma katkı sağlamıştır. Sée'ye kalırsa, kapitalist organizasyonun zaferi 19. yüzyıldan daha eski olmamış ve hatta hemen her yerde 20. yüzyılın ikinci yarısında gerçekleşmiştir.

Avrupa Ortaçağ'ında görülen kapitalizmin ilk belirtilerinden deniz ticareti, sömürgecilik, ticari ve mali kapitalizmin yaygınlaşmasına, endüstriyel kapitalizmin kaynaklarından 19. Yüzyılda kapitalist rejimin ortaya çıkışı ve iktisadi değişimlerin toplumsal yansımalarına kadar modern kapitalizmin temel özelliklerinin oluştuğu süreci genel hatlarıyla özetleyen Sée, böylelikle kapitalizmin genel tarihini kuş bakışı da olsa serimlemeye imkan sağlıyor.

8 Haziran 2021 Salı

Her birey, bir dünya olmak arzusunda

 1970'lerden beri dünya çapında vuku bulan olaylar, değişimler, gelişmeler ya da kötüleşmeler insanlara yaşadıkları toplumların bir aşırılıklar toplumu olduğunu düşündürdü büyük ölçüde. Bu toplumları ya da daha iyi bir deyişle içinde yaşadığımız zamanı, bu zamanın ruhunu niteleyen şeyin nasıl ve ne olarak belirleneceğine ilişkindi bu konuda yürütülen çoğu tartışmaların özündeki mesele. Bu aşırılıklar toplumunu ya da modernliğin geldiği bu noktayı postmodernlik olarak niteleyenler olduğu gibi sosyolojik bakışa uygun kaçacak tarzda düşünümsel modernlik olarak niteleyenler de oldu. Modernlikten sonrayı ya da modernliğin ötesini çağrıştıran postmodernliğe nazaran modernin daha kavileşmesini çağrıştıran düşünümsel modernlik deyişinin bir nevi postmodernist teorilere yönelik polemik maksadıyla kullanıldığı aşikardı; ancak 'durum'u adlandırmada 'öte'yi, 'sonra'yı kullanmanın kendiliğinden 'bura'yı, 'olan'ı düşünmeye de yol açacağı söylenebilirdi.

Üstmodernlik

Üstmodernlik, genelde yaşayan en önemli Fransız antropoloğu ve etnoloğu kabul edilen Marc Augé'nin hayat sürdüğümüz 'aşırılıklar toplumu'nu, yani modernliğin geldiği son noktayı adlandırmak için kullandığı bir kavram. Türkçe'ye "Yer-Değiller: Bir Üst-Modernite Antropolojisine Giriş" adıyla çevrilmiş kitabında hali hazırda yaşamakta olduğumuz 'çağdaş dünya'nın antropolojisi için gerekli olduğunu düşündüğü yöntemi ve bu dünyanın nasıl bir gözlem alanı olarak 'nesne'leştirilebileceğini tartışıyor. Egzotik kültürleri incelemekten edinilen deneyimlerin bakışlarımızın merkezini kaydırmamızı öğrettiğini düşünen Augé, yine de kendisine bakmayı hâlâ öğrenemediğimiz bir dünyada yaşadığımızı, mekânı düşünmeyi yeniden öğrenmemiz gerektiğini ileri sürüyor.

Augé, üstmodernitenin asli şeklinin 'aşırılık' olduğunu ve bu aşırılık durumunun da şu üç önemli kategoride ele alınabileceğini savlıyor: "hadiselerin aşırı bolluğu", mekânsal aşırı bolluk", "atıfların bireyselleşmesi." Üst-modernitenin, "postmodernliğin bize ters yüzünden başka bir şey sunmadığı madalyonun ön yüzü" oluğunun söylenebileceğini ifade eden Augé, "hadiselerin aşırı bolluğu"nun esasen 'hızlanmış zaman' deneyimlerimizin temel sebebi olduğunu da vurguluyor. Üst-moderniteyi karakterize eden ikinci figürü mekânın aşırılığında, bir anlamda gezegenimizin daralmasıyla irtibatlı düşünmemizi öneren Augé, mekânsal parametrelerinin önemli ölçüde yer değiştirdiğini tespit ediyor. Augé, nasıl ki zamanın zekası, tarihsel yorumların önde gelen kiplerinin devrilmesinden bağımsız olarak, bizatihi şimdiki zmaanın hadiselerinin bolluğu tarafından karmaşıklaştırıldıysa mekânın zekasının da benzer şekilde meri ters yüz edişlerden bağımsız olarak şimdiki zamana has mekânsal aşırı bolluk tarafından karmaşıklaştırıldığını belirtiyor. Bu karmaşıklığa etnoloji geleneğinin zamanda ve mekânda konumlandırılmış bir kültür kavramıyla ilişkilendirerek kullandığı sosyolojik 'yer' kavramına karşıt bir kullanıma sahip 'yer-değiller'in çoğalmasını örnek veren Augé, 'yer değiller'i "kişilerin ve malların hızlandırılmış dolaşımı için gerekli kurulumlar (ekspres yollar, havalimanları, otoyol kavşakları) olduğu kadar, ulaşım araçlarının kendileri veya büyük alışveriş merkezleri ve hatta gezegenin mültecilerinin kapatıldığı transit kamplar' olarak tanımlıyor. Üstmodernitenin karakterize edici üçüncü figürünün 'ego' olarak da tavsif edilebilecek 'birey' figürü olduğuna vurgu yapan Augé, onun antropolojik tefekküre dahi sızdığını ifade ediyor.

Çağdaş toplumlarda hemen her bireyin bir dünya olmak istediğini, kendisine gelen malumatı kendisi için kendisinin yorumlamayı amaçladığını ifade eden Augé, 'atıfların bireyselleşmesi'ne yol açan bu duruma yapılacak vurgu ile birlikte 'tekillik olguları'nın ihmal edilmemesi gerektiğini de savlıyor. Hangi tekillikler? Sözgelimi nesnelerin tekilliği, grupların ve aidiyetlerin tekilliği, mekânların yeniden terkibi, "kültürün türdeşleşmesi/küreselleşmesi" gibi ifadelerle indirgenen ilişkilendirme, hızlandırma ve yerelsizleştirme usullerinin paradoksal karşı savını tesis eden her türden tekillik.

4 Haziran 2021 Cuma

İmaj ve klişeler kıskacında diaspora Türkleri

 Türkler ile Avrupalıların ilişkilerinin bin yılı aşkın bir süreye dayanan bir geçmişe sahip olduğu bilinir. Her ne kadar bu ilişkilerin hakim kipi sürtüşmeler, savaşlar ve çatışmalar şeklinde açığa çıkan askeri-siyasi gerilimlerle biçimlenmiş olsa da kimi zaman kültürel ve toplumsal bakımdan iki taraf için de önemli birçok gelişmenin yaşandığı da görülür.

Büyük ölçüde her iki tarafta birbirleri hakkında oluşan imajları temelde besleyen siyasi-askeri çatışmalar olagelmiştir. Türklerin Viyana önlerine kadar gelmelerini sağlayan askeri başarılarının Avrupa'da onlar hakkındaki birçok olumsuz kalıp yargıya, klişeye ve imaja sebebiyet verdiği de hiç kuşkusuzdur.

Türkleri ilişkilerin başladığı ilk dönemlerden itibaren İslami Doğu medeniyetinin bir parçası addeden ve böylelikle rahatça 'ötekiler' olarak kodlayan Avrupalıların onlar hakkında oluşturduğu olumsuz klişe ve imajların dil, din ve kültürel unsurları baz aldığı kadar bizatihi Avrupalıların kendilerini tanımlama süreçlerinde etkin birtakım zihinsel nakısalardan neşet ettiğini de söylemek mümkündür.

Klişelerin tahakkümü

İki yüzyılı aşkın bir süredir yaşanan Batılılaşma sürecine rağmen Türkiye ve Türkler hakkındaki olumsuz imaj ve klişelerin varlığının Avrupa'da korunuşu, Türkiye'nin Avrupa ile yakın ekonomik, siyasal ve diplomatik ilişki kurma girişimlerine rağmen bu klişelerin bir türlü tamamen ortadan kalkmayışı, Türkler ile Avrupalılar arasındaki gerilimin tarihsel derinliği kadar dil, din ve kültürel unsurlardaki farklılığın öneminin de zannedildiğinden fazla olduğunu işaret eder. Elbette hemen her Avrupalının Türkler hakkında olumsuz bir imaj taşıdığını ileri sürmek doğru değildir; ancak yine de olumsuz imajların etkisinden sıyrılmış Avrupalıların genele nazaran epey azınlıkta kaldığını da söylemek gereklidir.

1989 ila 1999 arasındaki on yıllık bir dönemde İngiltere'de yaşayan, sonrasında akademik çalışmalar dolayısıyla çeşitli Avrupa ülkelerinde gözlemler yapabilme imkânı bulan Prof. Dr. Talip Küçükcan'ın 'Diaspora Türkleri: Avrupa'da Türk İmajı ve İslamofobi' ismiyle yayınlanmış kitabı bir taraftan Avrupalıların gözüyle Türkleri değerlendiren söyleşi, okuma ve tartışmaları; bir taraftan da Avrupa'daki Türkler, Müslümanların temsili, İslamofobi, kültürel kimlik ve gençlik gibi konuları ele alan çalışmaları içeriyor.

Özellikle son on yılda siyasal bakımdan giderek yükselen popülizmin Avrupa ülkelerinde yaşayan Türklerin ve Müslümanların hayatlarında ne tür zorlukların yaşanmasına sebebiyet verdiğini ortaya koyan eserinde Küçükcan, Avrupa'da doğup büyüyen dördüncü ve beşinci kuşak Türklerin bile yaşadıkları ülkenin vatandaşı sayılmalarına karşın hâlâ olumsuz imaj ve klişelere, birtakım eşitsizliklere kurban olabildiklerinin altını çiziyor.

Kitabın ilk iki bölümünde bu olumsuz imajların tarihsel serencamını ve Batılı aydınların zihinsel haritasındaki yerini açığa çıkarmaya uğraşan Küçükcan, kitabının üçüncü bölümünde Avrupa'da, yani diasporada bir Türk olarak sürdürülen hayatın niteliklerini serimlemeye çalışıyor. Kitabının dördüncü bölümünü Avrupa'da yer yer ırkçı ve faşist bir biçimde yükselen popülist dalgayla birlikte gündeme gelen İslamofobi ve İslam karşıtlığının Almanya, Fransa ve İngiltere başta olmak üzere çeşitli ülkelerdeki yansımalarını irdeleyen Küçükcan'ın kitabı sosyoloji, antropoloji, tarih ve siyaset bilimi gibi çeşitli disiplinlerin verimlerini kullanarak diaspora Türklerinin yaşadığı temel sorunları ve Avrupalıların benimsemeyi tercih ettiği zihniyet yapılarını çözümlüyor.

26 Mayıs 2021 Çarşamba

Schmitt'in hukuk ontolojisi

 Türkiye'de kamusal olarak tartışılan müzmin konuların başında gelir hukuk ve elbette onun çağrıştırdığı tüm diğer meseleler. Sözgelimi tüm vatandaşların hukuk ve yasa önünde eşitliğinden hukuk devletine, hukuki sistemin kimlik ve kişiliğinden yargı bağımsızlığına, işlenen suçlara uygulanan cezaların yeterli veya uygun olup olmadığından, hukuki yetersizlik ve hukuki reformlara kadar birçok ikincil konu da bu tartışmalarla birlikte sürekli ülke gündemindedir. Özellikle 1850'li yıllardan bugüne, modernleşme dönemimizde ortaya çıkan ya da atılan düşüncelerin herhangi bir çözümü çağrıştırmadığı ya da sonuca ulaşmadığı da görülür. Hemen hemen birçok muhalifin dilindedir hak hukuk konuları ve hemen hemen hepsi hakkının yendiğini, hukukunun çiğnendiğini düşünmeye meyyaldir. Bunu düşünmenin ve söylemenin ötesinde müesses hukuki kurumlara ilişkin güvensizlik taşıyor ya da ısrarla böyle bir güvensizlik havasının yaygınlaştırılmasına çaba sarf ediyordur. Ülkede yerleşik hukuk sisteminin yetersizliğinden mahkemelerin iş yükünün fazlalığına kadar, adaletsiz kararlar verilmesinden adilane olduğu düşünülen kararların da verilmesinin gecikmesine kadar birçok ilginç gerekçe de bu güvensizliğe sebep olarak gösteriliyordur.

Bütün bu tartışmalara karşın, ülkede hukuk üstüne düşünmenin de yeteri kadar gelişkin olmadığı, hukuka ilişkin tasavvurlarımızın belirgin bir sistematik temellendirmeyle ifade bulmadığı da savlanabilir. Elbette bu tartışmalar boyunca dile getirilen her sav gibi bu sav da tartışmaya açıktır. Peki ama hukuk, siyaset, devlet, vatandaşlık vb. kavram ve konular, aralarındaki ilişkiler de gözetilerek bu tartışmalarda yeterince ele alınmakta mıdır?

Hukuk ontolojisi

Ülkedeki hukuki sistem hakkında konuşmaya başlayan herhangi bir kişinin yaşanan sorunları dile getirmede gösterdiği mahareti bu ilişkilerin 'adalet' bakımından herhangi bir yeni sorun ortaya çıkarmadan düzenlenmesine ilişkin bir fikri istikamet çizmede gösteremediğini düşünürsek bu soruya verilebilecek muhtemel cevapların hemen hepsinde olumsuzluğun ağır bastığını da görebiliriz.

Türkçeye Hukuki Düşüncenin Üç Türü başlığıyla çevrilen 1934 tarihli kitabında Carl Schmitt Batı hukuk bilimi tarihinde geçerli olmuş hukuki düşünce hatlarını Almanya, Fransa ve İngiltere'deki gelişimlerini de gözeterek birbirinden ayırt ediyor. Özellikle Siyasal İlahiyat ve Siyasal Kavramı gibi kitaplarında benimsediği politik ontolojiden kısmen uzaklaşarak bir tür hukuk ontolojisi geliştirmeye çalışıyor. Schmitt'in devleti bir varlık ve hukuku bir töz olarak ele alıp hukukun kaynağını halkın ortak varlığı üzerinden okuyan hukuk ontolojisinin, temelde hukuku siyasal kavramından ayrıştırarak ele alan, sadece kendi sınırları içinde işleyen ve meta-hukuki bakış açılarını da devre dışı bırakan Batı hukuk biliminin karşısında konumlandığını da sarahaten belirtmeli. Schmitt'e göre, hukukun kaynağını yasalarda arayan normativist rasyonel-doğal hukuk sistemi ile iradeyi hukuk kaynağı olarak belirleyen hukuki kararcılık arasına sıkışmış Batı hukuk bilimi şu basit gerçeği gözden kaçırır: "Düzenin kurulması meselesini yadsıyan bir hukuk kavramı işlerlik kazanmaz." Böyle bir hukuk kavramının teoride kalmaya mahkûm olduğunu ileri süren Schmitt, hukukun kaynağının normlara ya da kararlara değil, "hukuk kavramının gerçekliği"ne yönelen "düzen düşüncesi"nde yattığını düşünür.

Schmitt'in önceki çalışmalarında benimsediği "kararcı" bakış açısını eleştirerek "somut düzen"ci bir hukuk anlayışı benimsemesini yansıtan kitap birçok bakımdan Alman nazizmi ve İtalyan faşizmiyle birlikte de okunabiliyor. Kitaba editör O. Vahdet İşsevenler ile mütercim Toros Güneş Esgün yazdıkları birer yazıyla Schmitt'in eserinin nasıl okunabileceği konusunda okura katkıda bulunuyorlar. Kitapta ayrıca Schmitt'in "somut düzen" teorisini güncel olayları yorumlarken nasıl kullandığını gösteren "Uzun Bıçaklar Gecesi" üzerine yazdığı "Führer Hukuku Korur" başlıklı gazete yazısı da yer alıyor.

‘Kapitalist devrim bir efsane'

 Modern dünyanın oluşumunda 17 ile 18. yüzyılın büyük bir önemi olduğu düşünülür genelde. Bir hayat tarzı olarak modernliğin, ekonomik bir sistem olarak kapitalizmin, modern teknolojik gelişmelerin oluşumunda büyük bir "bilimsel" etkiye sahip doğa ve kâinat görüşünün ortaya çıkmasında bu yüzyıllardaki birçok olayın önemi olduğu düşünülür. Modern hukuk, ekonomi ve toplum modellerinin şekillenmesinde elbette Rönesans ve Reformasyon kadar bu yüzyıllarda ortaya çıkan ve devrim olarak nitelenen bilimsel, sınai gelişmelerin de önemi büyüktür. Peki ama bu gelişmelerin asli sebebi bu yüzyıllarda kalınarak mı araştırılmalı yoksa "karanlık Ortaçağ"a da bakılmalı mı? Bu gelişmelerin ilk görülmeye başlandığı bölgeler hangileri? İlk sanayileşen bölge olarak İngiltere'nin "kapitalizmin yurdu" olarak anıldığını biliyoruz, peki ama İngiltere'deki hangi toplumsal sebepler ve vetireler buna yol açmıştır? Kapitalizmin ilkin İngiltere'de görülmesinin sebebi nedir?

Batı'daki modern kapitalist ve sanayi toplumlarının kökenleri etrafında yapılan sosyolojik çalışmalarda Marx ile Weber'in teorilerinin etkili olduğu iyi bilinir. Genel olarak söylemek gerekirse her ikisi de Avrupa için 16. yüzyılı kilit önemde kabul eder ve bu yüzyılda yaşanan gelişmelerle feodal/köylü sistem yerini modern/kapitalist bir sisteme bırakır. Kapitalizmin niçin dünyanın diğer taraflarında değil de Batı'da ortaya çıktığını açıklamaya çalışan Weber'in Batı medeniyetinin hayatlarını akılcı bir ahlakla sürdüren insanların varlığından ötürü diğer medeniyetlerin ötesinde bir farklılığı haiz olduğunu savunduğu iyi bilinir. Diğer yandan her iki düşünürün de genel teorilerinin arka planında İngilizlerin whig dedikleri ve özellikle 19. yüzyılda yaygınlaşmış "evrimci" bir tarih anlayışı olduğu söylenebilir. Bu anlayışın ana hattı düğüm noktası modern tarihin, küçük ve 'köylülerin' yaşadığı yalıtılmış topluluklardan 18. yüzyılın piyasalaşmış, tekelleşmiş, 'açık' toplum yapısına geçişin olduğu 'evrimci' bir hikayedir.

'Evrimci' çerçeve

İngiliz Bireyselciliğin Kökenleri adıyla Türkçe'ye çevrilen kitabında İngiliz antropolog ve tarihçi Alan Macfarlane, tarihçilerin uzaklaşmayı pek istemedikleri bu 'evrimci' çerçeveyi yanlışlayan bir örnek olarak İngiliz istisnailiğini konu ediniyor. Ona göre "ekonomiyi toplumdan ve büyük ölçüde siyaset ve dinden ayırmak anlamında İngiltere en azından 12. yüzyıldan beri modern"dir. Marx, Weber ve Durkheim'ı baz alan sosyolojik gelenekle yakından ilişkili paradigmanın 15. ve 17. yüzyıllar arasında feodal ve köylü bir dünyadan modern, kapitalist ve bireyci bir dünyaya geçişi öngören 'kapitalist devrim'inin bir efsane olduğunu savlayan Macfarlane, kitabında ekonomik antropolojinin en büyük teorilerinden birini teşkil eden köylü toplumdan 'ekonomi ile toplum'un ayrıştığı modern kapitalist topluma geçişi işaret eden teorinin de yanlışlığını böylelikle ortaya koymaya çalışıyor. yanlışlığını ortaya koymaya çalışıyor. İngiltere'nin kapitalistleşme yoluna geç bir zamanda çıkmadığını ve ayrıca ortaçağ ekonomik hayatında mütevazı bir rol de oynamadığını savlayan Macfarlane, kasabalar ve köylerdeki küçük piyasaların toplumsal ve ekonomik yapısı ve zihin dünyasının önemine işaret ediyor.

Batının sanayi teknolojisinin herhangi bir şekilde alınırsa bunun yalnızca sadece fiziksel ya da ekonomik bir ürün almak anlamına gelmeyeceğine de değinen Macfarlane, bu ürünün kendi yanında çok sayıda bireysel davranış ve hakkı, aile yapısını, bir takım coğrafi ve toplumsal hareketlilik kalıpların da içerdiğini kaydediyor. Kazanılan ekonomik faydaların ürünün getireceği yalnızlık, güvensizlik ve ailevi gerilimlere değip değmeyeceği ise elbette tartışılabilir.

17 Mayıs 2021 Pazartesi

İlim amelin, amel de ilmin gereği

 İslam dünyasının önde gelen düşünürlerinden biri sayabileceğimiz Faslı dil, mantık ve ahlak felsefecisi Taha Abdurrahman, özellikle Wael b. Hallaq'ın tanıtımıyla son dönemlerde Batı etkisi altındaki dünyada da ön plana çıktı. O, çağdaş Arap entelektüellerin (sözgelimi Hasan Hanefi, Muhammed Cabiri, Muhammed Arkun gibi isimlerin) İslam düşünce geleneğiyle bir şekilde kurmaya çalıştıkları ilişkilerin başarısızlıklarının ve İslam dünyasında yaşanan birtakım yapısal ve entelektüel sorunların sebeplerinin modernliğe yönelik taklitçi ilgiden kaynaklandığını ileri sürerek tartışma masasını tersine çeviren bir fikri istikamet önerir. Ona göre Müslümanların yaşadığı sorunların tamamı İslam'dan değil, dış etken ve güçler sebebiyledir; dahası Müslümanların Batılı bilgi biçimlerine olan taklitçi bağımlılığı da bu sorunların katmerlenmesini getirir.

Taha Abdurrahman'ın Türkçe'ye "Amel Sorunsalı: Bilim ve Düşüncenin Pratik Temelleri Üzerine Bir Araştırma" adıyla çevrilmiş kitabı onun soyut evrenselciliği, moderniteyi, bilimciliği, küreselleşmeciliği, biyoteknoloji alanındaki gelişmeleri, rasyonalizm ve sekülarizmle özdeşleşen yaklaşımları eleştiren bir bakış açısı geliştiriyor. Taha Abdurrahman'ın kitabının ana konusunu Yaradan'a kulluk eden ve yaratılanlar üzerinde efendilik taslamayan amel oluşturur. Taha Abdurrahman için amel kelimesi sadece ibadetlerle ilişkili davranışları ifade etmez; o her türlü iş, tutum, davranış, üretim, hareket, etkinlik, uygulama, fiiliyata geçirme yahut gerçekleştirmeyi de amel olarak niteler. Ameli çok katmanlı ve birçok farklı yönden irdeleyen Abdurrahman, İslami ve Batılı amel anlayışlarını mukayese de eder. İslami açıdan kast ettiği amel kavramını içeriklendirmek amacıyla İslami dolaşım (tedavül) alanını bu zaviyeden tekrar inşa etmeye çalışan Abdurrahman, İslami alanın "ilim-amel ilişkisini tanımlayan ilkeler" olduğu konusunda ısrar eder. (Tedavül kavramı, kültür kavramından daha özel bir anlama sahiptir Abdurrahman'ın felsefi lügatinde. Ona göre her tedavülde olan kültüreldir, lakin her kültürel öge tedavülde olmayabilir. Bu noktada kültürün pratik karaktere bürünmemiş, birikerek teşekkül etmemiş ve tarihe mal olmamış unsurlar içerebileceği üzerinde hassaten durur.) Bu ilkelerden ilki amelin değerini önceler. Böylelikle herhangi bir amele istinat etmeyen birtakım sözler kolayca tartışma dışı bırakılabilir.

Bilginin kullanımı

İkinci ilke ise bilginin kullanımını içerir. Kişinin amel edeceği bilgiyi öğrenmesi ve elde ettiği bilgiyle amel edinceye kadar başka bir bilginin peşinde koşmamasını içerir bu ilke. Üçüncü ilke ise faydalı bilgi ilkesidir. Bu ilkeyle de kişinin ancak kendisiyle amel işleyebileceği bilgiyle ilgilenmesini kasteder. Bu noktada İmam Gazzali'nin "Amelsiz bilgi delilik; bilgisiz amel imkânsızlıktır" sözüne atıf yapmayı ihmal etmeyen Taha Abdurrahman, tarih boyunca birçok felsefi tartışmayı tetiklemiş "ilim-amel karşıtlığı" görüşünün Grek felsefesi kaynaklı olduğunu belirterek İslami alanda amelin bilginin, düşüncenin ya da teorinin bir şartı olduğunun altını çizer; üstelik "Allah bildiğiyle amel eden kimseyi bilmediğine varis kılar" hadis-i şerifine işaret ederek amelin kişiye, kendi kazandığı bilginin ötesinde başka bir bilgiye de mirasçı yapacağını belirtir. Arapça'da 'ilim' ve 'amel' kelimelerinin aynı harflerden ('ayn/ lâm/mîm) kaynaklandığını, bu iki kelimenin sözkonusu harflerin altı kombinasyonundan ikisini oluşturduğunu vurgulayan Abdurrahman, ilmi amelin, ameli de ilmin gereği olarak görür.

Bu kavrayış çerçevesinde klasik İslam felsefesine, akılcılığa, modern ahlak felsefelerine, liberalizm, sosyalizm, küreselleşme, sekülarizm vb. konulara dair eleştirilerini sıralayan Taha Abdurrahman'ın entelektüel ufkunu yansıtan bir çalışma neticede Amel Sorunsalı.


29 Nisan 2021 Perşembe

Sol ve şiddet sorunu

 Şiddet genelde insani bir olgu olarak düşünülür; insanın sınırlarını belirlemede başvurulan bir durum ve varoluşunun bir parçası olarak bakılır ona. Bu açıdan birçok felsefi tartışmada da ele alınmıştır. Ancak şiddetin salt felsefi ve psikolojik bir kavram olmaktan öte toplumsal ve siyasal boyutlarının da olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle birçok siyasal ideolojinin şiddeti toplumsal bir olgu olarak kabul edip onu kendileri açısından kullanılışlı bir araç konumuna getirdiklerine de şahit oluruz. Bilhassa sol ve sosyalist düşüncenin kendi tarihi içinde şiddete ilişkin ayrıcalıklı sayabileceğimiz düşünmesinin bir kısmı onu sol siyasi eylemlerin başarısına götürecek bir yol olarak görmelerine dayanır. Devletin ya da kapitalizmin şiddetine karşı kategorik bir tarzda karşı çıkanların iş sosyalistlerin bir devrim stratejisi olarak şiddete başvurmalarını meşrulaştırmaya çabalarken kırk dereden su getirmeleri, sol şiddete mazeret üretirken başvurdukları haklılaştırmalar, meşrulaştırmalar, aklileştirmeler dikkat çekici boyutlardadır.

Müptelalık ve meşrulaştırma

Berlin Duvarı'nın yıkılmasının ardından dünya solunda şiddet karşıtlığının içerdiği birçok zorlamaya karşın etkisini artırdığına şahit olduk, bununla birlikte Türkiye'deki sol çevrelerin şiddet eleştirileri ve hatta şiddet karşıtlığına pek bulaşmadıkları ve hatta eleştirecekleri şiddeti kimin sergilediğine özel bir ihtimam gösterdiklerini de söyleyebiliriz. Bazı radikal sol örgütlerin kendi varoluşlarını "silahlı mücadele" dedikleri türden bir şiddet müptelalığı temelinde meşrulaştırmaya çabaladıkları bile bu kertede öne sürülebilir. Bu durum sözümona kutuplaştığı öne sürülen Türkiye'deki toplumsal diyalog arayışlarına büyük engeller çıkartmakta elbette. Somut olarak bu sözgelimi PKK terörü vesilesiyle defaatle müşahede edildi. Türkiye'deki solun buna karşın hâlâ etkin ve kararlı bir bir şiddet eleştirisine girişmemiş olmasını önemli bir sorun olarak görmek mümkün bu açıdan. Son dönemlerde şiddete karşı olduklarını zannettiğimiz bazı sol grupların bile söz PKK terörüne gelince bu terörü neredeyse meşrulaştıracak bir biçimde onu anlayışla karşılayıp üstüne bir de onun siyasal temsiline soyunmaları garip olmasının yanısıra epey de açıklayıcı: Kırk yıllık Yani'ler ne yaparsanız yapın bir türlü Kani olamıyorlar.

Kırk yılı aşkın bir süredir Türkiye'de yaşanan PKK terörü vesilesiyle şiddet ve terör eylemlerinin sadece ulusal değil, uluslararası boyutlarının da olduğunu vurgulamak gerekiyor. PKK'nın kendi şiddet eylemlerine finansman sağlamak için başvurduğu uluslararası enstrümanlardan taşıdıkları ideolojik yakınlıklar dolayısıyla farklı ülkelerde farklı örgütlerin şiddet noktasında birbirleriyle dayanışmasına kadar birçok unsur bu boyutu derinleştiriyor. Tabii bu noktada belirli bir ülke üzerinde emeli bulunan birtakım "dış güçler"in bu emellerini gerçekleştirebilmek için başvurdukları bir araç olmak da bu sol örgütler açısından ilginç bir paradoks oluşturuyor.

Sol ve şiddet ilişkisini ele alan özel sayısıyla Tezkire dergisi, sol düşünce ile solcu hareketlerin şiddet sorununu felsefi bakımdan nasıl ele aldığını, bu ele alışların şiddet pratiğine sık sık başvuran solcu örgütlerin motivasyonuna yaptığı katkıları da kuşatacak bir şekilde tartışıyor. Dergideki ilk yazısında Yasin Aktay, PKK'nın 2013'teki Çözüm Süreci'ni nasıl sabote ettiğini irdeliyor. PKK'nın kendi şiddetini bir ulusal kimlik kurmak için aracı olarak kutsamasının psikososyal bir çözümlemesini yapan Aktay "bir hak arama aracı olarak şiddet" tartışmalarını destekleyen bir metin üretmiş oluyor böylelikle. Dergide dikkat çeken ikinci yazı ise Ertuğrul Başer'e ait. Yazısında Başer "Şiddetin dışında bir ülke lazım, bir daha oraya dönmeyecek, gözü arkada kalmayacak bir ülke lazım" cümlesini kullanıyor. "Son diktatör" ve "Yoldaşını Öldürmek" başlıklı kitaplarıyla dikkat toplayan Aytekin Yılmaz'la yapılmış bir söyleşi de yer alıyor. Söyleşide PKK'nın şiddet sicilinin genelde hep göz ardı edilen boyutlarını anlatıyor Yılmaz.