29 Ocak 2023 Pazar

Felsefenin ‘özne'si olarak Arendt

 Yirminci yüzyılın önemli siyaset felsefecileri arasında yer alan Hannah Arendt, birbirlerinden pek hazzetmedikleri aşikâr olan Martin Heidegger ile Karl Jaspers'ın her ikisinin de öğrencisi olarak bilinir. Hannah Arendt ile Martin Heidegger arasında yaşanan aşk macerası da entelektüel mahfillerin gözde tüketim malzemelerindendir.

İnsan doğasına dair Rousseau ve Kant'ın akıl ve düşünce ile yönlendirilen insan ya da Thomass Hobbes'un "kesintisiz mücadele" gibi önceki tasavvurların birçoğunu gözden düşüren yirminci yüzyıl siyasetinin felsefe geleneğinde geri dönüşü mümkün olmayan bir kırılmaya sebep olduğunu savlayan Arendt'in siyaset düşüncesini özetleyen görüş -Seyla Benhabip'in ifadesiyle- şu olabilir: "Topluluklar bazı üyelerinin haklarını ve aidiyetlerini reddedebilir, fakat buna engel olabilecek tek şey kadiri mutlak bir hükümdar ya da tanrısal güç değil, insanlığın kendisidir: İnsanlık hem sanık, hem de yargıçtır."

Dünyayı sevmek

Genel Yayın Yönetmenliğini Mustafa Günay'ın yaptığı ve yılda iki kez yayınlanan felsefe dergisi Özne'nin 2022'nin ikinci sayısı olan 37. sayısında konu edindiği Hannah Arendt hakkında on bir yazı yer alıyor. Benhabib dergideki yazısında Arendt'in felsefi ve siyasi düşüncesinin ana hatlarını ve temel tartışma konularını "koruyucu engelleri olmayan bir düşünceye" atıfla serimliyor. Fatmagül Berktay ise çalışmasında "düşünmenin kendi anlamının da düşünülmesi" gerekliliği üzerinde durarak politik eylem ile düşünme arasındaki, ayrıca bunların her ikisiyle özgürlük arasındaki ilişkileri tartışıyor. Dergideki makalesinde Berrak Coşkun sorumluluğun anlamını yeniden düşünmeye çalışırken kötülükte olduğu gibi sorumlulukta da ortaklığın belirleyici önemse sahip olduğunu savlıyor ve Hannah Arendt'in amor mundi ("dünyayı sevmek") ile bu tür bir sorumluluğun ilgisini ele alıyor. Ahu Tunçel ise Arendt'in Platon ve Aristoteles okumaları dolayımında kanaatlerin kamuyla ilişkisinin üretken bir yorumuna yöneliyor. Hannah Arendt'i kolektif sorumluluk, toplumsal şiddet ve hukuki yargı bağlamında yeniden okumayı deneyen Nergis Canefe'yse kolektif sorumluluğu hukuki bir çerçevede tartışarak "agonistik bir hukuk anlayışı" oluşturmanın önemine değiniyor. İmge Oranlı yazısında Hannah Arendt'in şiddeti olumsuz anlamda araçsal buluşunu Frantz Fanon açısından eleştiriyor. Jacques Ranciere'in siyasetle ilgili iki kitabında yer alan Hannah Arendt eleştirisine bir itiraz geliştirmeye çalışan Müge Tepeyurt ise yazısında Arendt'in "gelenek" ve "başlangıç" kavramlarının Ranciere'in önerdiği okuma yöntemiyle ele alınmasının haksızlığını ileri sürerek Arendt'teki izonomi ve eylem anlayışlarına ilişkin kendi yorumlarını getiriyor. Arendt'in yargı kuramında Aristoteles ve Kant etkilerini ele alan Kadir İpek, phoronesis ve sensus communis'in Arendt'in seyirci ve eylemci arasındaki ilişkiyi oluşturma tarzına etkilerini çözümlüyor. Yusuf Örnek ise Hannah Arendt'in Karl Jaspers ve eşinin ardından yaptığı veda konuşmalarından yola çıkarak veda edilmiş zamanlar ve kişilerle nasıl bir ilişki kurulabileceğini tartışıyor. Hannah Arendt dosyasının editörlüğünü üstlenen Sanem Yazıcıoğlu da yazısında kamusal alanda görünmesine izin verilmeyenler üzerine düşünerek böyle bir red ve inkâr devam ettikçe bir çoğulluğun mümkün olmayacağını, sonuçta her zaman olanları eksik göreceğimizi savlayarak bir "görünmezlik politikası"nın geliştirilmesi gerektiğini düşünüyor. Dergide ayrıca Hasan Gençcan ile Mehmet Akif Tutumlu'nun da yazıları bulunuyor.

14 Ocak 2023 Cumartesi

Afet Sosyolojisi nedir?

 Afet dendiğinde genelde ilk akla gelen toplumsal anlamda büyük yıkımlara yol açan doğal felaketlerdir. Bu perspektiften ortaya çıkışları bakımından doğal sayılması gereken bazı olayların toplum üzerindeki yıkıcı etkisi olarak kavranabilir afet. Deprem, sel, yangın vb. bu anlamda düşünülebilir. Bu tür afetler sonrasında yaşanan can ve mal kayıpları, doğal kaynakların kullanılamaz hale gelişi, yerleşim yerlerinin yapısında vuku bulan değişim, yaşanan zorunlu göçler afet ile toplumsal yaşam arasındaki ilişkinin göstergeleri olarak okunmalıdır.

Sosyolojinin temel alt disiplinleri arasında yer alan ve ilkin 1920'lerde ortaya çıkan afet sosyolojisi küresel pandemi süreciyle birlikte bu sürecin yan etkilerinin neler olduğunun araştırılıp soruşturulması bakımından daha da büyük bir önem kazanan bir disipline dönüşmüştür.

Türkiye'nin şiddetli tecrübeleri

Deprem, yangın, sel gibi çok çeşitli afetleri önceki yıllarda şiddetli bir şekilde tecrübe eden Türkiye'de kendiliğinden bir afet gündeminin oluşması da kaçınılmazdır. Tezkire dergisinin 80. Sayısı, dosya konusu edindiği Afet Sosyolojisi'nin çeşitli ve birbirinden farklı perspektiflerle çalışılabileceğini gösteriyor ilkin bize.

Dosyada yedi makale, bir söyleşi yer alıyor. İlk makalede İslam Can, afet olgusunun sosyolojik bağlamlarına değinerek bu olguyu işaret eden afet kavramının sosyolojik perspektiften yeniden tanımlanması gerektiğini vurguluyor. Kıvanç Altınbaş ile Emel Akbal'ın imzasını taşıyan makalede ise afet ve toplum meselesinde ekonominin tuttuğu konuma ilişkin bir analizin eşliğinde bütünleşik afet yönetimine dair bir perspektif geliştiriliyor. Muhammet Fırat'ın makalesi Türkiye'nin tarihi boyunca tecrübe ettiği afetlerin belki en şedidi olan deprem konu ediliyor. Ruhi Can Alkın 2021'in yaz aylarında Karadeniz'deki sel ve Akdeniz'deki yangın afetlerini ele alarak sosyolojik bazı analizler yapıyor makalesinde. Celal İnce ise makalesinde doğal olmadığı açık olan terörü "yapay afet" olarak niteleyerek onun toplumsal hayattaki görünümlerini ve olumsuz etkilerini tartışıyor. Adem Palabıyık'ın çalışması da benzer bir tarzda, ama bu kez sosyal medyayı "yapay afet" olarak niteliyor. Palabıyık makalesinde sosyal medyanın oluşturduğu belirsizlik ve sorumluluk karmaşalarını analiz konusu ediniyor. Dosyada yer alan son makalede ise Ahmet Gökçen geçmişten günümüze insan ve hayvan ilişkilerinden hareketle afetlerde hayvanların işlevine dair bazı değerlendirmeler yapıyor.

Koronavirüs Toplum Bilimleri Kurulu üyesi Prof. Dr. Veysel Bozkurt ile afet, toplum, Covid-19 pandemisini çerçeve alan ve Semih Söğüt'ün gerçekleştirdiği söyleşide, Bozkurt, sosyolojinin afetlere, bilhassa Covid-19 pandemisi ile vuku bulan afete ne tür bir perspektif benimsenerek yaklaşılması gerektiğine dair kendi fikir ve tecrübelerini paylaşıyor. Dosyayla birlikte dergide afet sosyolojisi konulu kitap değerlendirmelerinin de bulunduğunu belirtelim.

Din felsefesinin tarihe etkileri

Beşeri bilimler arasında sayılan Uluslararası İlişkiler disiplini adı üstünde ulusların siyasi ve hukuki ilişkilerini irdeleyen bir disiplin olagelmiştir. Hans Joachim Morgenthau, Edward Hallett Carr, Kentehh Wlatz gibi müelliflerin yazıp çizdikleriyle dikkatleri çeken disiplin içindeki birçok düşüncenin ise köklerinde Francis Suarez, Thomass Hobbes, John Locke, Jean-Jacques Roussseau, Christian Wolf, Jurgen Habermas gibi düşünürlere ait görüşlerin olduğu görülür. Sözü edilen düşünürler arasında ismi geçen G. W. F. Hegel'in uluslararası ilişkilerle ilgili müstakil bir eser üretmemesine karşın çok yönlü bir biçimde devletler hukukunu tartıştığı da bilinir.

Hegel'in uluslararası ilişkilerle ilgili düşüncelerinde Kant'ın aksine savaşa tarafgir ve anti-kozmopolit bir isim olduğunu vurgulamak elzemdir. Hegel'e zıt olarak Kant'ın barış yanlısı olması hasebiyle özellikle ABD'de hakkında yapılan çalışmaların Hegel'e nazaran daha yoğun olduğunu da söylemeli.

Teolojik politik

Uluslararası kurumların bekleyen etkiyi üretememesi ve savaşların önüne geçilememesi Hegel'in devletler hukukunu irdeleyen felsefesinin bazı yönlerden hâlâ koruduğunu da bize gösterir. Genelde Hegel'in devletler hukuku üç perspektif üzerinden ele alınır: i) Savaş, ii) Devletler paktı, ki Hegel için varış anlamına gelir ve iii) Tanıma, ki bunun da Hegel için savaş ve barışla yakından ilgili olduğunu söylemek gerekir.

Hegel'in Ebu Nasr Farabi, Baruch Spinoza ve Carl Schmitt gibi teolojik politiğe sahip filozof olmasından yola çıkan Ceyhan Işık, çoğu araştırmada ihmal edilen Hegel'in din felsefesinin mantık, devlet ve tarihle yakından ilgili olduğunu ifade ederek dinin Hegel'in devletler hukukunu açıklığa kavuşturan en temel öge sayılması gerektiğine işaret ediyor.

Hegel'in devletler hukuku felsefesinin İkinci Dünya Savaşı sonrası ilgi görmeye başladığını söyleyen Işık, bu ilginin de savaştan sorumlu düşünür arama peşine düşmeleri sebebiyle genelde olumsuz geliştiğini kaydediyor. Immanuel Kant'ın bile kategorik buyruk öğretisi dolayısıyla Fichte, Nietzsche, Schmitt, Heidegger gibi Nazizm'e yol açan düşünceler üreten filozoflar kervanına dahil edildiğini belirtiyor. Kurduğu hipotezler etrafında Hegel'in devletler hukukunu irdeleyen Işık, felsefi tezinde Hegel'in birlik anlayışının salt bir özdeşleşim olmadığını tasrih ederek onun "çoklukta birlik" ilkesini temel aldığına dikkat çeker. Işık'a göre Hegel, düşünceleri ayırdığı gibi birleştirir de; aklîlik-gerçeklik, tinsellik-hakikat, devletler-tarih, zorunluluk-imkan bu birlik düşüncelere örnektir. Felsefi teziyle yoğun bir biçimde harmanlayarak dile getirdiği dinî tez bağlamında devlet, felsefe, tarih, yurttaşlık, kültür, sömürgecilik, devletler paktı, çokluk, savaş, tanıma, evlilik gibi temaları din ile birlikte ele alırken politik tezde ise idealizm-realizm ilişkisini birliktelik perspektifiyle yorumluyor. Hegel'in felsefesinin en genel anlamıyla teslis akidesine yaslandığını vurgulayan Işık, Hegel için din felsefenin temelindedir; Hegel, dini "kitleler için bir felsefe" sayar, diyor. Hegel için önemli olanın bizzat devletin kendisi ve tarih olduğunu, buna karşın onun dış siyasetini bilmeden devlet ve tarih düşüncesinin yeterince anlaşılamayacağını belirten Ceyhan Işık Hegel'in devletler hukukunun uluslararası ilişkiler teorisine biçim verecek yanlarını, onun din, devlet ve tarih etrafında dile getirdiği düşünceleri ekseninde yorumluyor.

25 Aralık 2022 Pazar

İstikrarlaştırıcı bir güç olarak Türkiye

 1989'da Berlin Duvarı'nın yıkılması Soğuk Savaş'ın sona ermesi ve akabinde 2001'de gerçekleşen İkiz Kuleler'e yönelik saldırı ile belirginleşen uluslararası düzendeki kriz, küresel ve bölgesel düzeylerdeki terörizm, çeşitli ekonomik bunalımlar, salgın hastalıklar, iç savaşlar ve normal savaşlar, başarısız devletlerle birlikte istikrarsız bir küresel ortama evrildi. Belirsizliklerin giderek arttığı, çatışmaların giderek sertleştiği bu çağda Türkiye'nin bölgesel ve küresel planda oynadığı istikrarlaştırıcı rolü ele almaya, anlatmaya çalışan bir kitap Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Prof. Dr. Fahrettin Altun'un eseri.

Adaletin tesisi

Küresel düzeyde adaletin tesis edilmesi, Suriye'den Libya'ya, Afrika'dan Ukrayna'ya kadar uzanan geniş coğrafyada Türkiye'nin istikrarın sağlanması adına attığı adımların ve yaptığı somut katkıların fark edilmesini hedefleyen çalışmada, Soğuk Savaş'ın sona ermesinin üzerinden 30 yılı aşkın bir süre geçmesine karşın bir konsensus sağlanamadığını vurgulayan Altun, esasen Soğuk savaş döneminde de ortaya çıkan meydan okumalara geçerli bir cevap vermekten uzak görünen uluslararası kurumların, bölgesel çatışmaların çözümlendirilip sona erdirilmesi, uluslararası krizlere çare bulunması, insani yardımların çatışma bölgelerindeki ihtiyaç sahiplerine ulaştırılması gibi önemli birçok alanda hesap verebilir ve muteber birer platform olamadığının altını çiziyor.

Francis Fukuyama'nın Berlin Duvarı'nın yıkılmasının akabinde ilan ettiği "tarihin sonu" ve liberalizmin zaferi temalı liberal uluslararasıcılığın, yeni uluslararası sistemin belkemiğini oluşturacağı beklentisi ise daha 1990'larda ortaya çıkan Ruanda soykırımı ve Bosna'da Müslümanlara dönük yaşanan etnik temizlik başta gelmek üzere birçok iç savaş, etnik çatışma ve insani krizle birlikte yanlışlandı.

Kitabında Altun, uluslararası düzende son yirmi yılda yaşananları çözümleyerek özetliyor. Uluslararası kurumların zayıflatılması, uluslararası toplumun çatışma ve krizlerin üstesinden gelememe sebepleri, ortaklık hissiyatına yönelmiş popülizm, "önce biz" anlayışları gibi birtakım tehditler bu çözümlemenin ana unsurlarını oluşturuyor. Hem uluslararası kurumları hem uluslararası düzene dönük sınamaları hem çatışmaları hem çatışma çözümlerini hem de aşırı sağ popülizmi irdeleyen Altun, Türkiye'nin bu meselelere bakışını da aktarıyor.

Mevcut uluslararası sistemin barış ve istikrarı sağlamakta veya teminat altına almakta başarısız kaldığını işaret eden Altun, bölgeden bölgeye taşınan güncel ve küresel meydan okumaları tartışarak bu sistemin başarısızlıklarını ve eksikliklerini ele alıyor. Altun ayrıca Türkiye'nin uluslararası düzenin etkinliğini ve önemini artıracak somut tekliflerini de anlatıyor.

Dünyada farklı krizler devam ederken Türkiye'nin uluslararası toplumun ve kurumlarının başarısızlıklarına rağmen insani yardım alanında önemli bir aktör haline geldiğine dikkat çeken Altun, Türkiye'nin ve onun mevcut yönetiminin büyük güçlerin harekete geçmesini beklemeden proaktif bir tarzda, kimseyi şeytanlaştırmadan, dışlamadan ya da kayırmadan ortaya çıkan sorunlara müdahale ettiğini işaret ediyor. Adalet olmadan ne barışın ne istikrarın ne de refahın olacağına inanan Türkiye'nin, Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde sorumluluk sahibi ve yapıcı bir aktör olarak ortaya çıkan birçok konu ve sorunda hem eleştiri hem de katkı sunduğunu belirten Altun'un Türkiye'nin bu bakımdan istikrarlaştırıcı önemli bir güç olarak küresel belirsizliklerle mücadelesini kitabında odak aldığını belirtelim.

Evren, hayat ve barış yurdu

 Sarah Jane Booth Eski İngiltere başbakanı Tony Blair'in eşinin küçük kız kardeşi olarak 1967'de Kuzey Londra'da doğdu. Annesi Yahudi babası Katolik'ti. Londra Sahne Sanatları Akademisi'nde tamamladığı aktrislik eğitimi sebebiyle bir süre çeşitli tiyatro topluluklarıyla Avrupa'yı turladı. 1997'de ise gazeteciliğe başladı. Dört yıl boyunca New Statesman'da yazarlık yaptı. ABD ve İngiltere öncülüğünde Irak'a açılan savaşa karşı Irak Savaşı Karşıtı Koalisyon sözcülüğünün ardından 2008'de 46 aktivistle birlikte Gazze ablukasını kırmak ve Gazze'deki güç durum altındaki çocuklara yardım amacıyla gemiyle yola çıktı. Hem Mısır hem İsrail, Booth'un girişine izin vermedi. Gazze ablukasını eleştirmek için "bugün dünyadaki en büyük toplama kampı" nitelemesini yapan Booth için HAMAS lideri İsmail Haniye VIP pasaport verdi. Defalarca Filistin'e gitti. Filistin'e ilk gidişinden birkaç yıl sonra kamuoyuna İslam'a girdiğini ve isminin "Lauren" olduğunu açıkladı.

Müslümanlığı anlattı

Müslüman olduktan sonra İngiltere'de hazırladığı tek kişilik gösteri ile Müslümanlığı anlatan Booth, Türkiye'de çalışan bir Müslümanla evlendi. İslam'ı seçmesinin sebebini ""Önceden, İslam benim yaşam planlarım arasında değildi ve asla düşünmemiştim. Ancak şimdi baktığımda 10 sene olmuş Müslüman olalı. Müslümanlarla çalışmaya başladığımda, ne kadar nezaket sahibi ve sabırlı olduklarını gördüm. Bende bir şeylerin eksik olduğunu hissettim. Bir ramazan ayında bir geceyi camide geçirdim, ertesi sabah olduğunda Allah'a iman ettim ve Hazreti Muhammed'in son peygamber olduğuna inandım. İşte benim hayatım o gün başladı" diye açıklayan Lauren Booth'un 2012'de Amerika Müslüman Hukuk Fonu için ABD'de yaptığı bir konuşma dizisi sırasında oluşan bir anı kitabı yazma fikrinin somutlaşmış hali Barış Yurduna Doğru.

Kitabında anlattığı hayatın Batılı anlamda bir pembe dizi olarak başladığını, bir süreliğine parlak bir romantik komedi olarak ilerlediğini belirten Booth ana rahminde mezara her kısa yolculuğun aynı, yani bir anlam arayışı olduğunun ortaya çıkmasıyla sonuçlandığını belirtiyor.

38 yaşına kadar pratik bir hayat şekli olan İslam'ın kendisi için tamamen bilinemez bir şey olduğunu belirten Booth, Batı Şeria'yı dolaşıp İngiliz gazeteleri için haberler yaparken, İşgal Altındaki Topraklardan bir hikâye çıkarma uğraşı esnasındaki gazetecilik görgü kuralları hakkındaki bilgisizliğinin kendisi için hem bir risk hem de nimet olduğunu ifade ederek "Tanıştığım Müslümanlar, bu kadar baskıcı koşullar altında yaşarken beni öfkeden sakin düşünceye ve umuda yönlendirmeye çalıştılar. Kaçınılmaz olarak, Müslümanların yol gösterici kitabı olan Kur'an-ı Kerim'i aldım. İşte o zaman hayat, evren ve her şey hakkında bildiğimi sandığım her şey alt üst oldu" satırlarını yazıyor.

Lauren Booth, doğumundan Filistin'deki aktivist çalışmalarına ve Müslüman oluşuna, dahası hac yolculuğuna kadar hatıralarını aktarıyor.

12 Aralık 2022 Pazartesi

Bütüncül bir bakışla İslam düşünce geleneği

 Hiçbir düşünme çabasının kendi başına var olmadığı gerçeğinden yola çıkarak düşünmenin zaman ve zeminle ilgisini kurmanın önemi büyüktür. Düşünme eyleminin kendiliğinden olduğunu, yani dışsal bir saik ya da etki ile düşünmenin gerçekleşmediğini varsaysak bile bu eylemin ortaya çıkışının zaman ve zeminle mukayyet olduğunu, hiçbir eylemin dışsal herhangi bir etkiden masun kalamayacağını da unutmamamız gerekir. Düşünmeyi herhangi bir parçayla sınırlamamanın, herhangi bir düşünme eyleminin içinde bulunduğu dünyadan ayrı gelişmediğini görmenin en iyi yollarından biridir belki de o düşünme eyleminin vücut bulduğu bütünü ıskalamamak.

İslam düşünce geleneğini başlangıcından günümüze kadar zaman-mekân, öğreti-ekol değişkenleri etrafında ele alarak kendi sürekliliği ve değişimi çerçevesinde ele alan bir çalışma İslam Düşünce Atlası. Bu atlasın içinde Eş'ari'yi, Maturidi'yi, Farabi'yi, İbni Sina'yı, İmam Gazzali'yi, İbn Rüşd'ü, İbn Arabi'yi, Sadrettin Konevi'yi, Molla Fenari'yi, Fahrettin Razi'yi, bulduğumuz gibi Ali Şeriati'yi, Hasan El-Benna'yı, Necip Fazıl Kısakürek'i, Necmeddin Erbakan'ı, Seyyid Kutup'u, Sezai Karakoç'u ve İsmet Özel'i de bulabiliyoruz. Bu niteliğiyle atlasın İslam düşünce geleneğini sürekli ve bütüncül bir okuma sunma yönündeki vaadine sadık kaldığını ileri sürebiliriz.

Yeni bir dönemlendirme

Gazzali öncesi ve sonrası şeklindeki yaygın sınıflandırmayı reddeden bir bakış açısıyla İslam düşünce geleneğine ilişkin yeni bir dönemlendirme öneren atlasın editörü İbrahim Halil Üçer. Önerilen dönemlendirme ise açık: Klasik dönem, yenilenme dönemi, muhasebe dönemi ve en son olarak arayışlar dönemi, yani modern çağlar.

Üç ciltlik ilk edisyonu 2017'de yayınlanan atlasın yeni edisyonunda ilk edisyondaki maddelerle makalelerin kayda değer bir kısmının güncellendiğini vurgulamalı. Bu güncellemenin yanında atlasa ilk edisyonda olmayan birçok ekleme de yapılmış. Bu eklemeler ve güncellemelerle yeni edisyonun altı cilde ulaşması ise atlasın kapsamındaki genişlemeyi gösteriyor.

İlk edisyonda olmayıp yeni edisyonda bulunan en önemli konu ise fıkıh. Atlasta İslam düşünce geleneğinin dört dönemi boyunca fıkhın gelişimini tartışan alan yazıları kadar üç yüze yakın fakih ve usul bilginini ele alan maddeler, fıkıh geleneği etrafında şekillenen kurum maddeleri ve fıkhın tarihi tarihî gelişimini takip edebileceğimiz haritalar bulunuyor. Fıkıh geleneğinin eklenmesiyle birlikte İslam düşünce geleneğinin daha kuşatıcı bir resmi sunuluyor. Doğrusu atlasın fıkhı İslam düşünce tarihi yazımının ayrılmaz bir parçası addetmesi onu ihmal ettiğimiz ölçüde sadece İslam düşünce geleneğine değil, aynı zamanda Müslüman yaşamı ve düşüncesine ilişkin de tutarlı ve bütüncül bir bakıştan yoksun kalacağımız öngörüsüne dayanıyor.

İlk edisyona nazaran yeni edisyondaki ikinci önemli ekleme ise Arayışlar dönemine, yani modern zamanlara tekabül eden döneme ilişkin. Sosyo-politik bir ajanda içine sıkışmışlığı kabullenmeyerek Müslümanların içinde gerçekliği kavradıkları temel disiplinler ve onlar üzerinden inşa edilen fikirlerin bu dönemde nasıl bir dönüşüme uğradığı sorusunu sorup Arayışlar Dönemi'nde matematik ve doğa bilimleri, felsefe, mantık ve usul, kelam, tasavvuf, tefsir, fıkıh ve sanat geleneklerindeki süreklilik ve dönüşümleri irdeleyen yazılarla genişleyen atlasta bu süreklilik ve dönüşüm evrenine eşlik eden sosyo-politik tasavvurlar da analiz edilmeye çalışılıyor.

İki yüzü aşkın akademisyenin katkı verdiği İslam Düşünce Atlası'nın yeni edisyonundaki eklemelerin sadece bunlarla sınırlı olmadığı, kitap ve sanat yapılarının tanıtımının da atlasa eklendiği söylenmeli. Ayrıca atlastaki güncelleştirmelere paralel olarak ilgili web sitesi de güncellenmiş.

2 Aralık 2022 Cuma

Osmanlı hukukunun temelleri

 Osmanlı'dan günümüze yaşanan zihniyet değişikliğinin bazı kavramsal temeller üzerinde gerçekleştiği hiç kuşkusuzdur. Sözgelimi bazen Osmanlı devletinin şeriatla yönetilirken günümüzde bu yönetimin buna mugayir olduğu söylenir. Yine Osmanlı tarihçiliğinde bazı amatör kalemlerden sık sık Osmanlı'daki şerî hukuk-örfî hukuk ayrımıyla ilgili analizler okuruz.

Osmanlı hukuk düşüncesinin tarih idrakinden nasıl beslendiğini, kanun dili ve tasnifini nasıl yaptığını inceleyen Osman Cengiz, Hukuk Düşüncesi adıyla yayınlanan kitabında temelde birbiriyle bağlı iki meseleyi ele alıyor. Bu meselelerden ilki on dokuzuncu yüzyıldan günümüze kadar gelen bazı Osmanlı hukuk terimlerinin önceki yüzyıllarda aynı anlamda kullanılıp kullanılmadığı iken ikinci mesele de bununla bağlantılı olarak "hukuk-ı şer'iyye" ya da hukuk-ı örfiyye dendiğinde kastedilenin ne olduğu, Osmanlı'nın hukuk tasnifi ve uygulamasında "özel hukuk-kamu hukuku" ayrımını hatırlatacak uygulamaların olup olmadığı.

Mistik padişah kimliği

Kitapta Osmanlı kanun ve hukuk geleneğinin daha iyi anlaşılması amacıyla Cengiz, Osmanlıların hukuk tasnif mantığı ve bu mantığın temelleri üzerinde yükselen bazı kavramları ele alıyor. Yazar Osmanlı devletinin şeriata göre mi yoksa örfe göre mi yönetildiği sorusuna cevap aramıyor.

Kavram dünyasını hayata yansıdığı şekliyle aktarmaya çalışan Osman Cengiz çeşitli kanunname, fetva ve sicillerde geçen şer', şer'iat, bid'at, cürm, günah gibi kavramları örnek veriyor. Kanunnamelerde geçen "günah" kavramını örnek veren Cengiz bu kavramın kanunnamelerde 'kusur' anlamında kullanıldığını belirterek "dinen Tanrı'ya karşı işlenen hata" anlamında olmadığının altını çiziyor. Bu kullanımın "galiz günah"ı da "ağır kusur" olarak karşılamaya imkân verdiğini ifade eden Osman Cengiz, reâyânın önceden askerî olmayan bütün kesimler için kullanılırken 19. yüzyıldan itibaren sadece gayrimüslimleri ifade eden bir anlama gelmeye başladığını belirtiyor. Benzeri şekilde cürüm günah, suç; örf de adet, kanun anlamına gelirken kanunnamelerde yerine göre ilki "para cezası" ikincisi ise "işkence" anlamına gelebiliyordu. Bugün şer'î hukuk dendiğinde örfî hukuk olarak nitelendirilen bir alanın karşısında konumlanan topyekûn bir hukuk sisteminin ifade edildiğini belirten Osman Cengiz, Osmanlılarda kanunname ve fetvalarda geçtiği şekliyle çoğu kez söz konusu terkiple halkın yerine getirmekle yükümlü olduğu ve sipahiler için vergi hukukuyla ilgili bir kavram olarak hak ettikleri "yasal maaş"ın ya da "yasal pay"ın kastedildiğine işaret ediyor.

Şer' ve şeri'at kavramının Osmanlılarda üç anlama geldiğine dikkat çeken Osman Cengiz bu anlamları şöyle ifade ediyor: din, yasa ve mahkeme. Şer'î hukuk-örfî hukuk ayrımına ilişkin dinî hukuk ve yasa geleneği tarafından aktarılan hukuk şeklinde yapılan ayrımın hukukun kaynağını gözetmesi bakımından doğru bir ayrım olduğunu belirten Cengiz, yine de bu ayrımın kapsam bakımından yapılmış bir tasnif olabileceği sorusunu soruyor. Ebussuud Efendi ve Pîr Mehmed Üskübî'nin bazı fetvalarında Osmanlı dünyasındaki fıkıh müdevvenatında yer almayan vergilerin dine uygun görüldüğüne değinen Cengiz, şerî hukuk ve örfî hukuk tasnifinin Roma Hukuku'ndaki özel hukuk (ius privatum) ve kamu hukuku (ius publicum) ayrımına dair tatbikin ayrı bir türü sayılabileceğini belirtiyor.