16 Haziran 2017 Cuma

HAYALET ŞEHİR



"Eski şehirler" diye yazıyor İtalyan düşünür Giorgio Agamben, "bir flaneur'un [gezgin] neredeyse dalgınlıkla okuduğu imzaların mekânıdır" Venedik’in “ceset” olarak nitelenmesinden yola çıkarak yazdığı bir yazıda.
Agamben’in yazısını okurken aklıma hemence Yahya Kemal’in İstanbul için “Hayal Şehir”, ünlü İngiliz şair T. S. Eliot’un Londra için “Düşçül Kent” isimlerini taşıyan şiirleri geldi.
Hatta sıkı okurlarımız hatırlayacaktır, ben de bu köşede, kısmen bu iki şiirden yola çıkarak 23 Mart’ta “Konya, hiç kendi kendini hayal etmeyi başardı mı ki?” şeklinde bir soru sormuştum.
Konya’nın eski, üstelik tarihin gördüğü en eski şehirlerden biri olduğunu düşünürsek onda dalgınlıkla okunacak imzaların çokça görüleceğini de düşünebiliriz.
Ama maalesef sadece düşünebiliriz, çünkü birçok önemli imzanın bu şehirden silindiğini de biliyoruz.
Sözgelimi bu şehrin Uluğ Sultan olarak bildiği I. Alaeddin Keykubad’ın şehre attığı en önemli imza olan Konya dış surlarından herhangi bir iz ve emareyi gün ışığında görmenin imkanı yok bu şehirde.
Şehrin muhtelif yerlerinde, yedi-sekiz noktada inşaatlar dolayısıyla açığa çıkan sur kalıntıları var elbette.
Onları da bodrum katlarına hapsetmişiz.
1220’lerin, 1250’lerin Konya’sından tek tük izlere rastlamak mümkün yine de.
Sözgelimi Karatay Medresesi 1251 tarihli.
Ama bu medresenin hemen yanında bulunan Küçük Karatay Medresesini de 1960’ta Ankara Caddesi’nin yapımı bahanesiyle yıkmış dönemin yöneticileri.
Sadece küçücük bir parça kalmış geride.
1933’lerde bölgenin halini fotoğraflardan belirlemek mümkün.
Tarihi eserleri yıkıp yerine park ve bahçeler yapmışız.
Modernleşmeyle birlikteyse o park ve bahçeleri de beton binalarla doldurmuşuz.
Buyurun 1933 tarihli bir fotoğraf, Gazi Mustafa Kemal Paşa İlkokulu...
Cumhuriyet'in ilk yıllarında yapılan 4 okuldan biri.
Hakimiyet-i Milliye, İsmet Paşa da, Gazi Mustafa Kemal gibi ayakta.
Peki Uluırmak İlkokulu'nun tarihi binası nerede? 2010'larda yıktırıldı!

13. YÜZYILDAN GÜNÜMÜZE KONYA'NIN MİMARİ KÜLTÜRÜ

Konya’nın kültür-sanat ve bilimde altın çağını XIII. yüzyılda yaşadığı söylenir. O dönemin genel atmosferi hakkında bilgi verir misiniz?

Konya açısından 13. yüzyıl, belki de düşünce, kültür ve sanat bakımından bir altın çağa tekabül eder. Bir yandan 12. yüzyıl sonlarında Endülüs ve Kuzey Afrika’dan yaşanan göçlerle gelmiş Mecdüddin İshak ve Muhyiddin Arabi gibi önemli düşünür, diplomat ve sufiler; diğer yandan Horasan’dan Anadolu’ya göç eden mana erleri, ressamlar, musavvirler, ilim adamları ve mütefekkirler vardır.

Konya’daki sanat hayatının canlılığına ilk örneği Muhyiddin Arabi’nin Fütühat-ül Mekkiyye’sinde naklettiği menkıbeden öğrenebiliriz aslında. Biliyorsunuz Arabi, 1205’te Endülüs’ün İşbilye şehrinden arkadaş olduğu Mecdüddin İshak’ın daveti üzerine Konya’ya gelmiş, Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev tarafından da kendisine bir köşk tahsis edilmişti. Konya çarşısında gezerken bir musavvirle tanışığını zikreder Fütühat’ta Arabi. Kendi ifadesiyle yaşanan olaylar aynen şu şekildedir: “Bununla ilgili olarak Konya’da bir ressam (musavvir) ile aramızda çok acaib bir olay geçti. Biz ona bir gün tahayyül sanatı hakkında bilmediği bazı şeylerden bahs etmiştik. Bir gün o bir keklik yaptı ve fark edilmeyecek şekilde bir yerinde kusur yaptı ve bunu gizledi. Tasvir konusunda bizi denemek için o sureti bize getirdi ve: “Buna ne dersin” dedi. “Çok mükemmel ancak bir kusuru var” dedim. “Ayaklarındaki oransızlık” deyince kalkıp beni öptü.”

Bu musavvir, yani heykeltıraş öylesine başarılı işler üretmektedir ki, yaptığı eserlerin canlı olduğunu düşünürsünüz. Arabi, musavvirin eserindeki bir küçük hatayı işaretler; musavvir de onun bu dikkatini över. Menkıbe böyledir. Bu menkıbenin bize öğrettiği şey ne peki? Tabii ki çarşı pazarda işportacılık yapan musavvirlerin bile başarılı işler ürettiği…

Yine Varka ile Gülşah aşıknamesini resmeden ünlü nakkaş Abdülmümin el-Hoyi’nin bu eserini 1220’lerde Alaeddin Keykubat’a sunduğunu biliyoruz. Ki, Varka ile Gülşah aşıknamesinde yer alan bu 72 minyatür Uygurlardan Anadolu’ya, Anadolu’dan Kaçar hanedanının hükmü altındaki İran’a, İran’dan Osmanlı’ya takip edebileceğimiz minyatür sanatındaki eşsiz bir yaklaşımın önemli bir menzilidir. Bu menzilin 13. yüzyıl Konya’sında nakşedilmesi bana kalırsa son derece önemli.
Sadece heykeltıraşlık, ressamlık değil şiir ve mimari de, çinicilik, hat, tezhib, ciltçilik de, yine benzer şekillerde musiki de 13. yüzyıl Konya’sında dikkat çeken sanatlar arasındadır. Bu sanatların birçok ürününü Konya’da bugün bile görmek mümkün. İnce Minareli Medrese’yi Sahip Ata Külliyesi’ni inşa eden Mimar Kelükyan, diğer taş ustaları bunlardandır. Birçok ilim adamı, filozof, tabip, hattat, mantıkçı, kelamcı, fakih ismi aktarılabilir 13. yüzyıl Konya’sından. Mevlana, Ahi Evren, Şems, Sadreddin Konevi, İbn Arabi, Siracüddin Mahmud el-Urmevi belki en ünlü ve dikkat çekici olanları bunlardan.

Böyle bir ortamın oluşmasına zemin hazırlayan sosyal ve siyasal sebepler nelerdi?

Siyasal açıdan Selçuklu devletinin merkez birliğinin tam anlamıyla kurulduğu, güvenliğin en üst düzeyde sağlandığı, özellikle yüzyılın ilk yarısında kara ve deniz ticaret yollarının denetim altına alındığı bir dönemdir bu. Sinop ve Alanya limanları aracılığıyla ticaretin son derece gelişkin bir hale geldiği bu yüzyılda hanlar, kervansaraylar ve ribatlar aracılığıyla yol güvenliğinin de artırıldığını da görürüz. Hem doğudan hem de batıdan büyük insan kütlelerine bir sığınak haline dönüşür Anadolu ve elbette onun kalbi Konya.

Anadolu üzerinden düzenlenen Haçlı seferleri sona ermiş ve henüz Moğol gailesi de pek ortalıkta görünmemektedir yüzyılın ilk yarısında. 1191’den 1243’e dek o kısa sürede bu büyük gelişim aslında sadece Konya’nın değil, Anadolu’nun da barındırdığı imkanların neler olduğunu bugün bile bize hatırlatmaktadır. Yaklaşık 50 yılda onca gaileye rağmen yüzlerce yıla yetecek bir ekonomik, fikri ve estetik atılım gösterebilmişizdir.

Bu gelişimdeki en önemli unsurlara elbette esnaf örgütlenmesinden siyasi örgütlenmeye, dini eğitim ve öğretimden özgür tartışma ortamlarının sağlanmasına, ekonomik ilişkilerdeki dürüstlükten devletin üstüne düşen vazifeleri bihakkın yerine getirmesine dek birçok farklı sebep bulunabilir, ama bana kalırsa en önemlisi insana verilen değerdir. Bu değer sayesinde Anadolu’da 13. yüzyılda Rus’undan Bulgar’ına, Rum’undan Latin’ine, Gürcü’sünden Ermeni’sine, Yahudi’sinden Venedik’lisine, Acem’inden Moğol’una, Arap’ından cümle Türk ve Türkmen unsurlarına birçok inanç, mezhep ve ırktan insanın bir arada, bazen çatışarak, ama çoğunlukla barış içinde bir arada yaşayabildikleri bir coğrafyaya dönüşmüştür. Adalet bu toprakların en önemli ilkesi oldukça da aynı şeyi tekrar yaşamışızdır.

Bu altın dönemin genel olarak yerleşime, mimariye yansımaları nasıldı?

Sağlanan barış ve güven ortamı sayesinde Konya’nın Alaaddin Tepesi merkezde olmak üzere hızla gelişip büyüdüğüne şahit oluruz. 1218’de Sultan Alaeddin Keykubat şehrin, şimdilerde iç sur dediğimiz alandan hızla ve çok taştığını görünce Batı’da Sultan Cem caddesi doğuda Aziziye caddesi, güneyde Sahibiata Caddesi, kuzeyde Hastane caddesiyle sınırlayacağımız alan üstüne dış surları yaptırır. 12 kapılı, 140 kuleli bir surdur bu. Buna rağmen bu surların şehri tamamen ihata edemediğini de bilmekteyiz. En azından çok yakınlarda bazı yerleşim bölgeleri kalmıştır.  Mesela Sedirler, Konevi mahallesi, Uluırmak, Aymanas, Karaaslan, Mevlana Türbesi’nin bulunduğu bölge hep sur dışındadır. Mimari bakımdan genelde 13. yüzyıl Konya çarşısı hanlarla doludur. Meram bölgesinde köşklerin yaygın olduğunu biliyoruz. Yine Meram, Uluırmak, Sedirler ve diğer dış mahallelerde bağ evlerinin olması gayet muhtemel ve açıklayıcı. Dini ve idari yapıların mimari açıdan bize görsel bir şölen sunacağına hiç kuşku yok ama sivil yapılarda ise genelde kerpiç kullanıldığını da düşünebiliriz. Taş evlerin çok yaygın olmadığını da buna eklemeli.

Dini ve genel olarak kamu yapılarına mimari sanat açısından bakarsak neler söyleyebiliriz.  Nasıl bir mimari anlayış ön plana çıkıyor?

Yüzyılın ilk yarısında dini ve idari binalarda son derece sade bir mimari anlayışın olduğuna işaret eden günümüze dek ulaşmış bazı örnekler var. Şemseddin Altunaba Medresesi ve İplikçi Camii, Alaeddin Camii bu örnekler arasında. Yüzyılın ikinci yarısında yapılmış eserler arasında yer alan eserler ise daha şaşaalıdır. Buna kısmen elbette Moğol tahakkümü altında zor durumda olan devletin yöneticilerinin kendi kudret ve güçlerini sergileme iştiyakının sebep olduğunu düşünebiliriz. Malzemeler genelde taş, seramik, alçı ve ahşap olarak ön plana çıkıyor. Taş işçiliğinin en güzel örneğini ise İnce Minareli Medrese’nin medhalinde görüyoruz. Önceki medeniyetlerin malzemeleri de kullanılır dini ve idari yapılarda. Bunu da Alaeddin Camii ve Konya surlarından biliyoruz. Sivil yapılarda ise genelde ahşap ve kerpiç malzemelerinin kullanıldığını düşünmek mümkün, çünkü taş malzemenin son derece kısıtlı ve erişimi zor görünüyor. Öteden beri Sille, Meram ve Gödene taşlarıyla ön plandadır. Buralardan tedarik edilen taş malzemelerle duvarlar falan inşa edilir.

Bahsettiğimiz o altın çağın günümüz Konya’sında izlerini sürebiliyor muyuz? Siz bugünkü yerleşimde, mimarimizde o döneme dair bir şeyler görebiliyor musunuz?

Bugünkü Konya’nın merkezi de o dönemki Konya gibi aynıdır, değişmez pek. Alaeddin Tepesi bu merkezin işaretleyicisidir. Merkez zamanla belki tepenin doğusuna, güneyine, kuzeyine ya da batısına kaymış görünür ama çok uzaklaşamaz. Konya’nın ana hattı hemen her zaman Mevlana Türbesi ile Meram arasındadır; tepeyi merkez alan dalgalar halindedir genişleme. Zaman zaman kuzey, zaman zaman doğu, zaman zamansa batı yönü ön plana geçer yerleşimde. Bugünkü yerleşimde ve mimarimizde o dönemin bir izi yine de pek görülmüyor. Ne sivil yapılarda ne de idari ve dini yapılarda.

Günümüze doğru yaklaşınca Konya’nın şehirleşmesinde öne çıkan, şehrin kimliğini yansıtan modern yapılar ve bunların mimarları hakkında neler söylersiniz?

Konya açısından modern Konya’nın kimliğinin oluşturucu niteliklerinden birini teşkil eden en önemli yapılardan birkaçının Birinci Milli Mimari Akımı’nın en önemli temsilcilerinden Mimar Muzaffer Bey’e ait olduğunu gözlemliyoruz. Darul Muallimin ve Darul Muallimat binalarının, yani bugün bildiğimiz isimleriyle Gazi Lisesi ve Rektörlük binasının mimarı Muzaffer bey, 1914’te Valilik Başmimarı olarak görev yapmış Konya’da 1921’deki ölümüne dek. Sonradan üstüne bir Atatürk anıtı eklenen Ziraat Anıtı’nın mimarisi de ona ait. Bu yapıların yanı sıra 1860’lardan sonra Konya’ya gelip yerleşmiş Marunilere ait sivil yapıların da önemli bir görünürlüğe sahip olduklarını vurgulamalı. Bugün Atatürk Müzesi olarak kullanılan Yusuf Şar’ın evi, eski Kız Ortaokulu, Konya Mimarlar Odası olarak kullanılan ev ve Mimar Muzaffer Caddesi’nde yer alan yapılar, Fransız Katolik Kilisesi’yle birlikte Marunilerin inşası hep. Çiftemerdiven mahallesindeki birçok evin de Ermeni taş ustalarının elinden çıktığını biliyoruz yine. Sille’deki taş konaklar da Rumlara ait genelde. Oysa Konya’nın geniş Müslüman ahalisinin yüzyılın başında içinde bulundukları yoksulluk sebebiyle kalıcı nitelik taşıyan böyle yapılara imza atamadıklarını da kestirebiliriz.

Bugün tarihi ve kültürel mirasımızın korunması, teşhiri ile ilgili ne tür sorunlar tespit ediyorsunuz, sizce şehrimizin mevcut bir kültür politikası var mı?

Tarihi ve kültürel mirasımızın korunmasında kati bir politikamızın olmadığını ifade etmeliyiz kesinlikle. Her gün bir tarihi izin yok edildiğine şahit oluyoruz, içimiz acıyor. Birçok tarihi sivil yapı “mail-i indiham” gerekçe gösterilerek yıkıldı, artık Konya’da “kerpiç ev”, “cumbalı konak” vb. aramak boşa. Bırakın tescilsiz yapıları, tescilli yapılar bile neredeyse yıkılıyor. İşte Mevlana Müzesi’nin kuzey duvarları… Yerine 5.5 metre yüksekliğinde, 100 metre uzunluğunda, 12.5 metre Gülbahçe’ye girecek şekilde betonarme bir müze ek binası yapılmak için ortadan kaldırıldı bu taraftaki duvarlar.
Bir kültür politikamız var muhakkak, ancak kurumdan kuruma, kişiden kişiye değişiyor sanırım bu politikanın içeriği. Deyim yerindeyse “kararlı” bir politika değil bu anladığımız kadarıyla. Belki de 1870’lerde surlardan taş çektirerek mevcut vilayet binasını yaptıran Konya Valisi gibi düşünüyor yöneticilerimiz. “Alaaddin Köşkü yıkılıyor!” diye kendisini uyaranlara, “Ne var ki canım”, demiş, “Yaptırırız bir köşk!”
Her işimiz böyle.

Beğen Dergisi
Röportajı gerçekleştiren: 

Bir din sosyoloğu olarak İbn Haldun

Tunus’ta 1332 yılında doğmuş olan İbn Haldun, Kuzey Afrika’da birçok siyasi ve idari görevden sonra  1374 yılında küçük bir kasabaya çekilerek kaleme aldığı ve El-İber adını verdiği Dünya Tarihi eserine giriş olarak tasarladığı Mukaddime adlı kitabıyla tanınır. Mukaddime, İbn Haldun’un kurduğunu söylediği Umran disiplininin de giriş kitabıdır esasen.
İbn Haldun’u bugün öncü bir sosyolog ve bir tarih felsefecisi addetmemizi sağlayan şaheserinde İbn Haldun, hem sağlam bir tarih metodunun nasıl olabileceğini göstermiş, hem de geçmiş ile bugün arasındaki bağların nasıl kurulabileceğine ilişkin düşüncelerini dile getirmiştir. İbn Haldun’a göre ”suyun suya benzemesinden çok hal maziye benzer.” Dolayısıyla vuku bulan herhangi bir olay hiçbir şekilde bağlı olduğu geçmişten, ait olduğu sosyal bağlam ve olgulardan ayrılamaz.
Zarurî, hacî, kemalî
Tarih disiplininde bulduğu eksiklikleri giderecek türden bir disiplin olarak tasarlamıştır Umran’ı İbn Haldun. Böylelikle tarih yazıcılığını geçmişte yaşanmış olayları hikâye etme etkinliğinden çıkarıp onları izah etme imkanını yoklamıştır. İbn Haldun idari ve siyasi hayatı boyunca edindiği gözlemler doğrultusunda hadarilik ile bedevilik olarak belirlediği iki toplumsal hayat tarzını birbirinden ayırır. Ayrıca İbn Haldun’un geliştirdiği asabiyet kavramı da toplumsal bağı izah eden bir kavramdır. Bedevilik ve hadarilik esasen insanların geçim tarzlarına dayalı açıklama modelleri olarak işlev görür İbn Haldun’da. İbn Haldun “bedevi” ve “hadari” kavramlarını ayırmak için “zaruri”, “hacî” ve “kemalî” kavramlarını kullanır. Zaruri, hayatta kalabilmek için gerekli zorunlu ihtiyaçlarını giderilmesinden ibarettir. Hacî ise zaruret arz etmeyen ancak varlığıyla insanı daha da rahat ettirecek, belki de gelecekte ihtiyaç duyulacak şeylerdir. Kemalî gelecekteki ihtiyaçlarını karşılama konusunda belli bir noktaya gelmiş insanların estetik gibi kaygılarla geliştirdiği hususlardır. İbn Haldun’un tasnifine göre bedeviler var olanlar yetinmek zorundadır. Hacî ve Kemalî ile sadece hadariler ilgilenebilir. Geliştirdiği asabiye ve bedevi-hadari ayrımını aracılığıyla İbn Haldun, devletlerin oluşum, yükselme ve çöküş mekanizmalarını da izah eder.
Mukaddime’nin Arapça’dan sonra ilk kez göründüğü dil Türkçe’dir. Avrupalılar, ancak modern çağlarda ünlü tarihçi Hammer’in yazdığı tanıtımla farkına varır bu devasa eserin. Osmanlı fikir adamlarının etkilendiği, yararlandığı; devlet, toplum, tarih ve çöküşle ilgili teorilerini Osmanlı Devleti’ne bazı değişikliklerle de olsa uyarlamaya çalıştıkları bir ilim adamı, bir tarih felsefecisi, bir sosyolog olarak görünür İbn Haldun. Ejder Okumuş’un kaleme aldığı kitap, İbn Haldun’u kaynak olarak kullanan, Kâtip Çelebi’den Naîmâ’ya, Taşköprülüzâde’den Cevdet Paşa’ya çok sayıda Osmanlı düşünürünün İbn Haldun’a ve eseri Mukaddime’ye yaklaşımlarını ele alıyor. İbn Haldun’u bir “din sosyologu” olarak da okuyabileceğimizi düşünen Okumuş, böylelikle onun görüşlerini seküler bir bakış tarzıyla ele alan yaklaşımları da eleştirel bir tutumla tavzih ediyor.

10 Haziran 2017 Cumartesi

Modern düşüncenin dehlizlerinde kutsal

Felsefe ile din arasında özellikle Aydınlanma döneminden bu yana kesifleşen bir kavganın var olduğu söylenir.  Gerçekte bu kavga bazı felsefi yaklaşımlar ile dinin saldırıya açık olan, yani dini ifade etmemize yarayan ve kültürel varoluşunu sağlayan biçimler alanı olarak tanımlayabileceğimiz kutsal simgecilik alanındadır. Felsefecilerin bu çatışmayı başlatırken öncelikle insan aklını arındırmayı, hurafe ve safsatalarla onda oluşması mümkün kirlilikleri temizleyerek ona yine doğal halini kazandırma saikiyle hareket ettikleri düşünülebilir. Fakat dini akla dönük kapsamlı eleştirilerin, düşmanın sadece dışarıda değil, bizatihi insan bilincinin gizeminde bulunduğunu fark etmeleriyle son 300 yıllık süreçte felsefi eleştiri saf aklı dışlayıp atmaya ve bir noktadan sonra da kendi intiharlarına kadar vardı.
Rene Guenon’la has ifadesine kavuşan tradisyonalist ekole fikri yakınlığıyla bilinen Jean Borella, yapısalcılık sonrası felsefi görünümü, “dinsel ruhun ölürken akılcı ruhu da kendisiyle birlikte sürüklemesi” olarak özetliyor.  
Simge sözkonusu olduğunda gelenek ile modernlerin aynı şeyden bahsetmediklerini belirten Borella simgecilik ile metafiziğin bağıntılı noktalarının bulunduğunu ifade ederek, simgenin semantik üçgene, hatta “gösteren-anlam” ikilisine indirgenmesinin ancak onun metafizik boyutunun olumsuzlanmasıyla mümkün olduğuna dikkat çekiyor. Zaten, Borella’nın anlatımına göre, akılcılığın basitliği de şeylerin metafizik vizyonu olan bu zihinsel rölyefi ve simgesel biçimleri barındıran gizemli içsellik boyutunu ortadan kaldırmaktan başka bir şey değildir.
Dini simgecilikler ile Müteal arasındaki bağın anlaşılma, yorumlanma ve eleştirilme şekillerini antik çağdan günümüze kadar uzanan zaman zaman devamlı, zaman zaman kesintili macerayı sistematik bir düşünce tarihi eleştirisiyle ortaya çıkartan Borella, Galilei ve Kopernik’le birlikte fizik paradigmasının; Platon, Aristo, Descartes, Kant ve Hegel ile de felsefi paradigmaların; Sauusure, Humboldt, Wittgenstein gibi düşünürlerle de linguistik, Rousseau ve Marx ile toplumsal, Freud ve Jung ile psikolojik, Feurbach, Foucault ve Derrida ile anlamsal, Levi Sytrauss ile de külürel paradigmanın metafizikten nasıl koparıldığını irdeliyor.
Son derece sistematik ve kapsamlı sorgulamasıyla Borella, modern düşüncenin dehlizlerinde kutsal olanın nasıl boğulmaya çalışıldığını gösteriyor. Ancak kitabın tercümesinin yeterince okunaklı bir dile sahip olmadığını da vurgulayalım.

3 Haziran 2017 Cumartesi

Anadolu, isyan tarihi ve Babailer

Alman imparator I. Friedrich Barbarossa’nın 1191’de Konya’yı işgal edip dört gün Konya’da oyalanmasından 1256’da Moğol Noyan Baycu’nun II. İzzeddin Keykavus’la Sultanhanı’nda gerçekleştirdiği savaşı kazanıp Konya dış surlarındaki 140 burçtan bazılarını yıktırıp şehri işgal etmesine kadar olan 60 yıllık süre, Türkiye Selçukluları devletinin belki de en kudretli dönemini oluşturur. Bu sürecin başında Anadolu üzerinden gerçekleştirilen Haçlı seferlerinin sonuncusu varken sonunda ise Moğol istilası yer alır.
I. Gıyaseddin Keyhüsrev, I. İzzeddin Keykavus, Alaeddin Keykubat, II. Gıyaseddin Keyhüsrev ve büyük devlet adamı Celaleddin Karatay’ın naibliğinde üç kardeş sultanın iktidarda olduğu 13. yüzyılın ilk yarısı sadece siyasal açıdan değil, toplumsal ve kültürel açılardan da hâlâ tarih araştırmacıları için bakir bir alan mesabesindedir. 13. yüzyıl, gerek ihtişamıyla ilgi çeken ilk yarısı gerekse Moğollar karşısında bozguna uğramış ve vassal pozisyonuna gelinen ikinci yarısıyla Türkiye tarihinin kendisinden sonraki dönemlerine de ışık düşürecek bir dönemi ifade eder. Yüzyılın sonunda 600 yıl yaşayacak büyük bir devletin, Osmanlı devletinin coğrafyanın batı “uc”unda ortaya çıkışı, Türkiye Selçuklularının siyasi, kültürel, ekonomik ve toplumsal mirasını bu devletin sahiplenişini gösterdiği kadar bu mirasın kalıcı niteliklerini de tartışmamızı gerektiriyor.
En önemli kaynaklardan
II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in babası Alaeddin Keykubat’ı zehirletip tahta oturmasının ardından 1239 ila 1241 yılları arasında Anadolu’yu kasıp kavuran Babailer gailesi sonraki dönemlerde yaşanan gelişmeler sebebiyle sadece Türkiye Selçukluları’nın değil, Osmanlılardan Türkiye Cumhuriyeti’ne uzanan yaklaşık 700 yıllık sürecin de toplumsal, dini ve siyasi bazda önemli meselelerinden birini gündeme getirir. Babai isyanını “heterodoks” unsurların isyanı olarak düşünülen ve İbn Bibi, Kerimüddin Aksarayi gibi resmi vakanüvislerin kullandığı dilin benimsenerek “peygamberlik iddiası” güttüğü söylenen Baba İlyas-ı Horasani’nin nebiresi (torununun oğlu) Elvan Çelebi’nin kaleme aldığı menakıbname, döneme ait en önemli kaynaklardan birini oluşturmaktadır.
Resmi vakayinamelerin “dinsiz Türkmenler” olarak andığı Baba İlyas ve bağlılarının yaşanan olaylara ilişkin savunmasını içeriyor yazarının verdiği isimle Name-i Kudsi ya da günümüzde yaygın adlandırmasıyla Menakıb-ul Kudsiyye. Anadolu’nun 700 yıllık toplumsal tarihindeki önemli çizgileri araştırmak isteyenler için ilk başvuru kaynaklarından biri bu haliyle menakıbname. Ünlü Osmanlı tarihçisi Aşık Paşa’nın oğlu Elvan Çelebi, babasının dedesi Baba İlyas-ı Horasani ve ailenin hayat hikayesini aktaran menakıbnameyi Prof. Dr. Mertol Tulum son derece titiz bir şekilde günümüz Türkçesi’ne aktarmış ve notlandırmış.

26 Mayıs 2017 Cuma

Derin devlet nedir ne değildir?

Özellikle 1970’lerden bugüne güncel siyasi tartışmalarda, sohbetlerde sık sık kullandığımız terkiplerden birini oluşturuyor “derin devlet.” Hatta devletler içinde yuvalanmış gayrı şeffaf güçlere ilişkin “derin devlet” kullanımının dünya literatürüne Türkiye mahreçli olarak kaydolduğuna da şahit olundu, Donald Trump’ın ABD Başkanı seçilmesinin ardından Amerikan basınında ateşlenen tartışmalar esnasında.
Celal Tahir, kitabında derin devlet kavramı ile birlikte devlet ve derin devlet ayrımı ekseninde son beş yüzyıl boyunca dünyanın gidişatını büyük ölçüde tayin eden küresel egemen güçlerin, gizli cemiyetler ile masonluğun oynadığı rolleri ele alıyor. Kitabı oluşturan yazılarının bir kısmının Star-Açık Görüş’te de yayınlandığını bildiğimiz Celal Tahir, kitabının Osmanlı Devleti ve Türkiye’nin son birkaç asırdır yaşadıklarını izah etmeye dönük kavramsal bir deneme şeklinde ele aldığı ilk bölümde kitapta irdeleyeceği konuların değerlendirilebileceği genel kavramsal çerçeveyi inşa etmeye gayret ediyor.
İttihat geleneği
İslam-Osmanlı geleneğinde devletin “zıllullahi fi’l-arz” olarak kavrandığına dikkat çeken Celal Tahir, bu gelenekte devletin derinliğinin devletin mana otoritelerine, manevi önderlere tabi olması hasebiyle oluşan “derin akıl”dan neşet ettiğini belirterek, bugünkü derin devletin ise devlet ve toplum içinde etkin bazı kişilerin bir araya gelerek devlet kudretini şu ya da bu şekilde kullanabilen bir zümre oluşturmalarından kaynaklandığını, bunun da İttihat ve Terakki’den kalmış bir gelenek olduğunu kaydediyor.
Modern derin devletin karanlık yana geçmiş İlluminati, Tapınak Şövalyeleri, Gül-Haç vb. tarikat, cemiyetler, masonlar ve masonik oluşumların denetimi altında olduğunu yazan Celal Tahir, bu yapıların karanlık maneviyat denebilecek bir olumsuzluğun temsilcileri olduğuna dikkat çekiyor.
Kitabında “modern dünyada nasıl olup da komploların olabildiği” sorusuna cevap arayan Celal Tahir, bu komploları mümkün kılan asıl sebeplerin “modern dünyanın maneviyatı” denebilecek bu karanlık maneviyatın temsilcilerinde aranması gerektiğine kani. Modern zamanların en önemli gücü sayılabilecek Britanya İmparatorluğu’ndan modern komplolara dair her türlü soruşturmanın olağan zanlısı olarak görülen “Yahudiler”in modern dünyanın oluşumundaki rolüne, Türkiye’nin Osmanlı geçmişi ve İttihat-Terakki geleneğinden Cumhuriyet dönemi yakın tarihine kadar birçok konuyu ve alanı “devlet-derin devlet” ayrımının ışığında ele alan Celal Tahir’in kitabının güncel gelişmelerdeki tuhaflıklara dair izan ve irfanımızı güçlendirdiğini belirtmeliyiz.

Bir direniş alanı olarak arabesk

Türkiye’de modernleşme sürecini sadece siyasi ve ekonomik gelişmeler düzleminde ele almanın bu süreci yeterince açıklayıcı olmadığını biliyoruz. Özellikle Türk modernleşmesinin zihni ve kültürel kertelerde doğurduğu çelişki ve çatışmaların, farklılaşmaların, sürecin oluşturduğu ya da ortaya çıkardığı yeni seçkinlere karşı geniş halk yığınları arasındaki mücadelelerin kültürel boyutları dikkatli bir şekilde ele alıp irdelenmeye hâlâ muhtaç.
1960’lardan günümüze dek gelen arabesk tartışmaları,  büyük ölçüde modernleşmenin ve onun işaretçisi olarak görülen kırsaldan büyük şehirlere toplumsal göçün, kırsalda makineleşmenin hızlanması vb. modernleşmeci atılımların toplumsal etkilerinin kültürel alandaki hercümerce ilişkin sürdürüldü.
1980’lerin sonu ile 90’lı yılların başında yeni bir disiplin olarak ilkin İngiltere’de ortaya çıkan “Kültürel İncelemeler”in Türkiye’deki uygulayıcılarının en gözde konusu arabeskti elbette. Ülkede sözüm ona kültürel aristokrasiyi oluşturdukları savlanan çevrelerin arabeske karşı gösterdikleri hor görü, onu “dolmuş müziği”, “lümpen müziği” vb. aşağılayıcı sıfatlar eşliğinde ele almaları dikkate değerdi elbette. Bu tür kültürel incelemelerin büyük bir kısmı, arabeskin son kertede “ezilenlerin, umudu kırılanların ve gariplerin isyanı” olduğunu kabul ediyordu etmesine de yine de işte orada bir sorun olduğunu söylüyorlardı her nedense.
Toplumun dönüşümü
Uzunca bir süre tek televizyon kanalı olarak halkın yegâne eğlence merkezi olan TRT’de arabesk müzik icra edenlere karşı uygulanan yasaklar, arabesk okuyan şarkıcılara kültürel elit olduğu iddiası taşıyanların yönelttiği salvolar 1980 ve 90’lı yıllarda popüler kültürel alanın en gözde tartışma konuları arasındaydı. Açık Görüş okurlarının da yazdığı “kültür” yazılarıyla yakından tanıdığı Muhammed Berdibek’in Belki de Dilimden Bu Şarkı Düşmez kitabı arabesk müziğin gerek icracılarına gerekse bu müziğin icra edilmesine imkan sağlayan sosyolojik mekan ve tabana dair sıcakkanlı, empatik yazılarla yapılmış bir nevi bir olay örgüsü. Berdibek, kültürel incelemecilerin yargıç edasıyla hüküm veren tutumundan uzak bir şekilde 1965’lerden 2000’lere arabeskin pek fazla üzerinde durulmamış ayrıntılarını irdeleyerek Türk toplumunun dönüşümünün hikayesini yazıyor. Ona göre arabesk, Batılılaşma ve modernliğe karşı da önemli bir direniş alanı. Bu yanıyla da duygusal düzeyde, hem kültürel hem de sosyolojik olarak önemli bir “kültürel kimlik krizi”nin de dışa vurumu.
Belki de arabeski en iyi şekilde ele almanın yolu bu: Batılılaşmacı-Cumhuriyetçi kültürel politikaların müzik alanındaki başarısızlığı…