5 Nisan 2025 Cumartesi

Güçlü sistem, güçlü lider

 Demokrasi, faşizm vb. yönetim biçimleri ile başkanlık, parlamentarizm gibi sistemlerin birlikte düşünülmesi büyük hataları tetikleyebilir, çoğu kez de tetiklemiştir. Sözgelimi demokrasi ile parlamentarizmi, başkanlık ile diktatörlüğü eşlemek bu tür hatalardandır.

İlk devlet örneklerinde ordu ile devletin gücünün aynı anlamda kullanıldığını görürüz. Bu devletlerin güçlü olmayı kendini oluşturan halk dahil herkese baskı kurmak olarak anladığını iddia ettiğini "Hakanlıktan Başkanlığa" adıyla yayınlanmış kitabında belirten Nuh Albayrak, emperyalist devletlerin oluşturdukları ve uzun yıllar sürdürdükleri sömürü düzenini korumanın imkansızlaşması üzerine, bu düzenin milliyetçilik rüzgarları sonrası kurulan yeni devletlerde emperyalizmin oluşturduğu vesayet yöntemiyle sürdürüldüğünü ifade ediyor. Özgürlüğüne kavuştuğunu zanneden milletlerin gerçek anlamda bağımsız olamadıklarını vurgulayan Albayrak sömürgeci devletlerin mali, siyasi, dinî, lisanî ve fikrî işgallerini bu yolla devam ettirdiklerinin altını çiziyor.

Sömürgeci devletler güçlendikçe Osmanlı Devleti'nin zayıflamasının tesadüf sayılmaması gerektiğini belirten Albayrak, savaşılarak yıkılamayan Osmanlı devlet yönteminin yozlaştırılarak zaaf oluşturulduğunu ve oluşan bu zaafların kullanıldığını, yıkılan Osmanlı devletinin enkazından çıkarılan devletçiklerle küresel sömürü düzeninin korunduğunu söylüyor. Türkiye Cumhuriyeti'nin sık sık tökezlemesinin sebebinin söz konusu yönetim zaafları üzerinden yürütülen bu vesayet işgali olduğunu vurgulayan Albayrak, kitabında öncelikle geleneksel Türk yönetim sistemlerini inceliyor, sonra da Osmanlı Devleti'nin son döneminde başlayıp Cumhuriyet Türkiye'sinde devam eden, Batı iltisaklı yönetim sisteminin etkilerini, kronolojik akış içerisinde çözümlüyor. Osmanlı Devleti'nin son dönemindeki maceralı I. ve II. Meşrutiyetlerin yarar ve zararlarını irdeleyen Albayrak Meşrutiyetin bir üst versiyonu saydığı "Parlamenter Sistem"in yüz yıllık karnesini de çıkarıyor. Türkiye'nin yeni yönetim şekli olan Başkanlık Sistemi'nin sonuçlarını da değerlendiren Albayrak böylelikle emperyalist Batı'nın yaklaşık iki yüzyıl süren sistematik işgalinin serencamını yönetim şekli üzerinden çözümlüyor.

Başkanlık demokratik mi?

Türklere has yönetim tarzının "güçlü sistem güçlü lider" olduğunu belirten

Nuh Albayrak Osmanlı devletinin Türklerin özetini teşkil ettiğini ifade ederek "Diğer Türk ve İslam devletlerinde olduğu gibi Osmanlı'da da divan üzerine dizayn edilmiş bir yönetim sistemi vardı. Merkez teşkilatını Dîvân-ı Hümâyun, Bâb-ı Asafî ve Bâb-ı Defterî isimli divanlar ve bunların kalemleri teşkil ediyordu" tespitini yapıyor. Nuh Albayrak'ın bugünkü Cumhurbaşkanlığı Kabinesi'ne benzettiği ve Osmanlı yönetim kademesinde en yüksek istişare kurulu olan "Dîvân-ı Hümâyun"un, yönetim tecrübesi olan vezirlerden ve her biri ayrı sorumluluk taşıyan zabıtlardan oluştuğu ve Padişah'ın başkanlığında toplandığı bilgisini de hatırlatıyor.

Kitabında son yüzyıldaki tökezlemelerin ve olumsuz sonuçların Türk milletini güçlü sisteme yönlendirdiği vurgusunu yapan Albayrak, güçlü lider yönetimindeki Türk devletlerinin daha parlak ve daha uzun bir ömre sahip olduklarını söylüyor. Ayrıca "Başkanlık Sisteminin demokratik olmadığı iddiası da asla gerçekçi değildir. Tam aksine bu sistemi uygulayan devletler, milletin demokratik haklarını korumada daha güçlü ve kararlı davranabilmektedir" tespitinde bulunuyor.


22 Mart 2025 Cumartesi

Hanzala hakkında her şey

 Kuzey Filistin'de Celile kazasının Şecere köyünde dünyaya gelen Naci el-Ali, İsrail'in kuruluşu sırasında, yani 1948'de yaşanan Nekbe (Büyük Felaket) sonrası yerinden yurdundan edilmiş Filistinlilerin hafızasının canlı kalmasında büyük bir rol oynayan ve hemen hemen tüm dünyada tanınan Hanzala figürünün oluşturan karikatürist olarak tanınır. İlk çizimlerinin o daha 12 yaşında Güney Lübnan'ın Sayda şehrinde bulunan Ayn el-Hive mülteci kampında bir çocukken başladığını bildiğimiz Naci el-Ali, birkaç fırça darbesiyle Filistin halkının yaşadığı acıları tasvir ediyor ve her seferinde başka bir hikâye üzerinden anlatacaklarını aktarıyordu ilk çizimlerinde. Bazen bir çocuk, bazen bir kadın ya da acı çeken bir babanın çıkıyordu bu fırçadan. Babasının ölümü üstüne 1957'de gittiği Suudi Arabistan'da henüz 20 yaşındayken aldığı mekanik eğitimi sayesinde ailesinin geçimini sağlamak için araba tamirciliği yapan Naci el-Ali 1959'da Lübnan'a döndü. Filistinlilerin çıkardığı gazetede düzenli çizen Naci el-Ali ünlü Filistinli romancı Gassan Kenafani'yle de tanıştı. Bir seminer için Naci el-Ali'nin de kaldığı Şatilla mülteci kampına gelen Kenefani, Naci el-Ali'nin çizimlerinden etkilenerek birkaç tanesini yanına aldı ve genel yayın yönetmeni olduğu Hürriyet gazetesinde yayınlamaya başladı. Bu gazete Beyrut'un en çok okunan gazetesiydi, çizimlerinin orada yayımlanmaya başlanması Naci el-Ali'nin kısa süre içinde tanınmaya başlayacağının işaretiydi.

Çizgi öfkelenirken

1967'de meydana gelen Altı Gün Savaşlarında Filistin topraklarının yüzde 22'sini (yani 1949'dan beri Mısır ile Ürdün'ün kontrolü altındaki Doğu Kudüs, Batı Şeria ve Gazze), Sina yarımadasını ve Golan tepelerini işgal eden İsrail, 300 bin Filistinlinin Şeria nehrinin doğusuna geçerek Ürdün'e sığınması ve Filistinlilerin dünyanın en büyük mülteci topluluğu haline gelişine yol açtı. Bu durum Naci el-Ali'nin karikatürlerinin daha agresif olmasını da getirdi. Tek silahı elindeki kalemi olan el-Ali, Amerika Birleşik Devletleri, İsrail ve Arap ülkelerini öfkesinden nasiplendiriyordu. İsrail'in "tehlikeliler" listesinde yer alan Naci el-Ali uzunca bir süre takip altına da alındı, tutuklandı da. Hapisten çıktıktan sonra ailesini yanına giden el-Ali burada çocukluk arkadaşı Vidad'la evlenerek Kuveyt'e yerleşti. Naci önce tıpkı Beyrut'ta olduğu gibi tarlalarda sezonluk tarım işçiliği yaptı, portakal ve limon topladı. Mekanik eğitimi aldığı için tamir işlerine de baktı, aynı zamanda iyi bir elektrikçiydi de. Ailesinin maişetini çıkarmak ve para kazanmak için yaptığı bu işlerin yanında onu asıl mutlu edenin Kuveyt'teki et-Talia gazetesinde çizerlik ve editörlüğe başlamasıydı hiç kuşkusuz. 1962 yılından beri çıkan et-Talia gazetesinin siyasi yönelimi Arap sosyalizmiydi ve gazete haftalıktı.

13 Temmuz 1969'da, Kuveyt'te Naci el-Ali'nin çizdiği bir karikatürde boy gösteren Hanzala, Naci el-Ali'nin o zamana dek çizdiği Filistinli erkek çocuklardan biraz farklı idi. Hanzala asla büyümeyecek, ellerini arkasında bağlamış ve sırtını insanlara dönmüş bir çocuktu. Böylelikle Hanzala'nın insanlardan uzak durduğunu, olan biteni asla kabullenmediğini anlayabiliyorduk. Ayrıca, Hanzala elleri arkasında Filistin'e bakıyor, vatanı dışında bir şeyle ilgilenmiyor, adeta daima Filistin'i gösteren bir pusula oluyordu. Hanzala'nın ellerini arkasında bağlamasının bir anlamını da Naci el-Ali belirtiyor: Amerikan tipi sözümona çözümlerin reddi.

Naci el-Ali'nin sanatının zirvesi ve imzası olan Hanzala'ya dair bütün karikatürleri içeren Filistin Direnişinde Hanzala kitabında, Peren Birsaygılı Mut, Naci el Ali'nin biyografisini kendine özgü üslupla anlatıyor. Kitapta ayrıca Londra'da İsrail tarafından şehit edilen Naci el-Ali'nin oğlu Halit el Ali'nin yazdığı teşekkür notu ve Muhammed el-Asaad'ın "Naji al-Ali üzerine bir inceleme" başlıklı yazısı da yer alıyor.


7 Ocak 2025 Salı

Kültür siyasileşmedi, zaten siyasiydi

 Politika ve iktisada nazaran daha zor tanımlanan bir alandır kültür. Özellikle kültür ve politikanın birbirinden kesin çizgilerle ayırt edilebilecek alanlar olmadığını düşünmek mümkündür. Böylesine iki alandan bahsedilmesinin bir soyutlama olduğunu ileri süren Hakan Arslanbenzer; Politika İçin Kültür: Kültürün Araçsallaştırılması ve British Council adıyla yayınlanan kitabında kültürün hem 18. yüzyıl Batı Avrupa'sında kamusal alanın oluşumunda temel aracı olduğunu hem de 19. yüzyıldaki teknolojikleşme ve piyasalaşma nedeniyle yazar ve sanatçıların üretimlerini oluşan yeni iktisadi zorunluluklara göre düzenlediklerini belirtiyor. Kültür ve politika ayrımını ya da kültürel ile ticari arasındaki zıtlığı içsel ya da kökensel olarak düşünmenin yanlış olduğu muhakkak. Bu ayrım ya da zıtlığı düşünmenin tarihî gelişmelere verilen entelektüel bir reaksiyon olduğunu vurgulayan Arslanbenzer'e göre bu reaksiyonlar da bir özerklik arayışı olarak yorumlanabilir.

Kültür kavramının Aydınlanma döneminde kazandığı zihinsel gelişmişlik anlamı tespit edilmeden ve Fransız bürokrasisinin tarihî merkeziyetçi karakteri gösterilmeden 1960'ların kültür evlerinin nasıl bir yapıya sahip olduğunun tam anlamıyla çözümlenmiş olmayacağını ifade eden Arslanbenzer, "Aynı şekilde, kültürün sanat eserleri bütünü ve ulusal tin anlamları ile İngiliz bürokrasisinin merkeziyetçilikle merkezsizliğin ötesinde karma denebilecek bir karakteri haiz olduğu tespiti yerine konmadan British Council'in araçsallaştırıcı kültürel diplomasi tarzı"nın da aydınlatılamayacağını vurguluyor.

Kültürel diplomasi

Eserinde kültür politikasının ve kültürel diplomasinin ifade ve jest olarak nasıl geliştiği, cari yapısının tarihin süzgecinden nasıl geçtiğini inceleyen Arslanbenzer, ayrıca kültürel nesnenin analizi sonrası ulaşılabilecek üçüncü anlamı, yani zihinsel gelişmişlik ve "sanat eserleri bütünü ve ulusal tin" yanına konabilecek tarihî anlamı da kültürel diplomasinin niçin British Council'in faaliyetlerine İngiltere'nin dekolonizasyon sonrasındaki ülkelerle eski ilişkisini yeni bir biçim altında sürdürme çabası olarak yansıdığını ifade ediyor.

Bu üç anlam katmanını teori, tarih ve pratiğin üçlü muhaveresiyle çözümleyen Arslanbenzer, tezinin ilk bölümünde kültürün tanımları arasında bir tercih yapmak yerine, onun üç genel kullanım tarzının ortaya çıkış şartlarını ve daha sonraki süreçte edindikleri işlevleri analiz ediyor. Eşik kavramından yararlandığı bu analizinde kültürün bazı kullanımlarının ulus, sınıf ve ırk sınırları üstünden nasıl uygulandığını gösteren Arslanbenzer, sanat eserlerini merkeze alan yüksek kültür fikrinin Sanayi Devrimi'nin yol açtığı toplumsal hercümerce karşı bir reaksiyon olarak doğduğunu, tarihsel süreç içinde tüm toplumu medenileştirme misyonunun bir aracına dönüştüğünü belirtiyor. Böylelikle kültürün bir kavram olarak moderniteyle yaşıt olduğunu söyleyen Arslanbenzer, sağduyunun önerdiğinin aksine kültürün özerk bir kavramken sonradan siyasileştirilmediği, ilk günden beri siyasi bir araç-kavram olarak tezahür ettiği yorumunu serdediyor.

Fransa, Almanya ve İngiltere örneklerinde kültür politikası analizini içeren ikinci bölümde bazı ulusal karakteristikleri tespit eden Arslanbenzer bu tespitlerini bürokrasinin ilgili devletin kültür politikasındaki rolü, daha önceki süreçte yaşadığı laiklik krizi veya kültür savaşı, uyguladığı kültürel diplomasi stratejisi, göçmen ve azınlık gruplara dönük sosyal politikaları gibi süreçsel değişkenler üzerinden yapıyor. Kitabın üçüncü bölümünde British Council'in 1930'lardan 2010'lara geçirdiği merkezsizlikten merkezîliğe, özerklikten bürokratikliğe, propagandadan yumuşak güce, uzun vadeli ve ölçülemez hedeflerden planlı, stratejik ve orta vadeli maddi çıktı hedeflerine doğru bir seyir izleyen kültür politikalarını inceliyor.

Arslanbenzer böylelikle kültür kavramının siyasi ve ilişkisel tarzda ortaya çıkıp geliştiğini, devletin kültüre müdahalesinin II. Dünya Savaşı'ndan sonra devreye sokulan resmî kültür politikalarıyla sınırlı olmadığını, British Council'in İngiltere'nin siyasi-ekonomik çıkarları için kültürü araçsallaştıran memur bir kurum olduğunu da gösteriyor.

17 Aralık 2024 Salı

Bilginin tarihsel serüveni

 Yaygın bilim tarihi anlatılarında M.S. 500 ila 1500 arasındaki bin yıl atlanarak Grekler, Romalılar ve sonra Rönesans döneminde bilim anlatılır. Romalılar ile Rönesans arasındaki dönemde var olan İslam bilimini es geçen bu anlatı içinde Orta Çağ Hıristiyan dünyasındaki bilimsel bilgi eksikliği konu edinilir.

Eski bilimsel fikirlerin Orta Çağ'daki yolculuklarını takip etmek için bazı özel metinlerin dolaşımı üzerinde yoğunlaşan ve Bilginin Yolculuğu adıyla Türkçeye çevrilen kitabında Violet Moller onların hangi öğrenim merkezlerinden geçtiğini irdeliyor. Bilim tarihine ve kesin bilimlere odaklanan Moller matematik, astronomi ve tıp alanlarında öne çıkan üç ismi, yani matematikte Öklid'i ve eseri Elementler'i, astronomide Batlamyus'u ve eseri el-Mecistî'yi, tıpta da Galen'i seçiyor. Bu üçlünün geleceğin bilim adamlarının yüzlerce yıl boyunca çalışacağı konuların yapısını, içeriğini ve ana çerçevesini oluşturduklarını belirten Moller, Batlamyus ve Galen'in teorilerinin çoğunun çürütülmesine rağmen, etkileri ve miraslarının hâlâ tartışılamaz bir konumda olduğunu vurguluyor. Galen'in salgı teorisi (ahlat-ı erbaa) geleneksel Tibet tıbbında ve modern tamamlayıcı tıpta hâlâ varlığını sürdürüyor. Diğer yandan Batlamyus'un sabit yıldızlarla ilgili araştırması ve "fiziksel dünyanın güvenilir olduğu ve matematikle anlaşılabileceği" fikrinin de modern astronomide varlığını koruduğunu söylemek gerekiyor.

Zamana dayanıklı bir eser

Bu isimlerin görüşlerine nazaran Öklid'in Elementler'inin zamana karşı dayanıklı olduğunu söyleyen Moller, Öklid'in geometrik teorilerinin M. Ö. 4. yüzyılda olduğu gibi bugün de doğru ve geçerli olduğuna işaret ediyor. Sadece bu teorilerin değil, teknik kelime dağarcığı, varsayımlar (aksiyomlar) ve kanıtlar kullanan ve bilimsel yazı için bir şablon olarak kalan Öklid'in kanıtlama yöntemi için de geçerli olduğunu ifade ediyor.

Bugünkü "bilimsel yöntem"in içerdiği gözlem, deney, doğruluk, entelektüel titizlik ve açık iletişime dayalı bilim uygulamalarına Öklid ve Batlamyus'un öncülük ettiğini söyleyen Moller M. S. 500 yılını araştırmasının başlangıç tarihi olarak belirliyor.

Antikçağ entelektüel geleneklerinin Orta Çağ'a evrildiği, bilim dünyasının farklı bir döneme girdiği bu yıldan itibaren metinlerin ne zaman ve nasıl yazıldığını görmek için İskenderiye şehrine odaklanıyor. İskenderiye'den Doğu Akdeniz boyunca Suriye ve İstanbul'a yayılan ve buralarda 9. yüzyıla kadar kalan metinleri çevirmek üzere İslam imparatorluğunun başkenti Bağdat'tan gelen alimlerin bu metinleri kendi bilimsel keşifleri için temeli olarak kullandıklarını vurguluyor.

İskenderiye Kütüphanesi yok olduktan sonra Bağdat, Kurtuba, Toledo, Salerno, Palermo ve Venedik şehirlerinin entelektüel hayatını anlatarak bu şehirlerin metinlerin toplandığı, tercüme edildiği ve paylaşıldığı bilgi merkezi olarak sivrildiğini anlatıyor. Metinlerin ortadan kayboluş ve Batı için bulunuşunu teşkil eden ana entelektüel güzergahı böyle belirleyen Moller, Orta Çağ'da antik Yunan, Arap ve Batı kültürünün çarpıştığı başka yerlerin de olduğunu vurguluyor, ana entelektüel güzergaha dahil edilebilecek başka şehirler varsa da önemli metinlerin kopyalarının incelendiği ve tercüme edildiği şehirlere bağlı kalıyor.

29 Kasım 2024 Cuma

Bir cümlenin kitabı

 Günümüz felsefi düşüncesinde yapısökümcülük olarak bilinen eleştirel yaklaşımın öncü ismi Jacques Derrida düşünceleri açısından Grammatoloji, Yayılım, Felsefenin Kıyıları, Yazı ve Fark gibi kurucu metinlerinin yanısıra sözmerkezcilik, mevcudiyet metafiziği gibi temel sorgulama alanlarıyla ve "metnin dışında hiçbir şey yok" deyişi ile dikkat çeker.

Onun Türkçeye "Düşünmek Hayır Demektir" adıyla çevrilen metni ise 1960-1961 öğretim yılında Sorbonne Üniversitesi'nde aynı isimle verdiği dersin elyazmalarından oluşuyor. Bu dersin verildiği tarihten yaklaşık bir yıl sonra, 1962'de Derrida'nın doğum yeri de olan Cezayir'in bağımsızlığına kavuştuğuna dikkat etmeli. Derrida'nın Alain'in metnin başlığını oluşturan bir cümlesine adadığı bu dört dersi oluşturan metnin "ders notu" olarak kaleme alındığını belirtmek gerekiyor. Metnin yayınlanmak üzere tasarlanmadığını da buna eklemeli. Bu bakımdan Brieuc Gérard tarafından yayına hazırlanan metnin Derrida külliyatının ilk metni olarak gün yüzüne çıkarıldığı söylenebilir. Çünkü Derrida'nın kendisi tarafından yayınlanan ilk metni Güç ve Anlamlandırma 1963'te basılmıştı. Sonradan "yapısöküm" olarak adlandırılacak kurucu metinleri önceleyen metin Alain'in sözkonusu cümlesinin Derridacı okunmasını örneklemektedir. Derrida, Alain'in cümlesinin içerdiği gerilimi bütün yanlarıyla açığa çıkarmaya çalışır ve cümlede dile gelenin (ve esasen dile gelmeyenin) çelişkileriyle oynar.

Düşünce nedir?

Derrida'nın başlangıç sorusu açıktır: Düşünce nedir? Alain için düşünceyi canlandıran, uyandıran şey; dinginliğin, düşüncenin kendisiyle uygunluğunun ve son kertede bir olumlama arayışı, yani hakikat arayışı üzerinden dünyayla uzlaşma arayışıdır. Bir anlamda düşünce ancak hakikate doğru olan bir yolda düşüncedir. Düşünce bu harekette doğar. Alain, düşünmenin hakikati aramaktan vazgeçip, uykuya, yani inanca teslim etmesinin onun sonu olduğunu belirtir. Ona göre "Düşünmek hayır demektir."

Derrida'nın Alain'in bu cümlesine getirdiği okuma üç aşamalıdır. Derrida ilkin Alain'in "Her düşünce bir bilinçtir" önermesini olumlayışını takip eder. Derrida için bu önerme bir anlamda hakikatin arayışı ve görünüşlerin reddi konusunda ahlaki bir ödevdir. Düşünmenin neye hayır dediği sorusunun takibi Derrida'nın sorgulamasının ikinci aşamasını oluşturur. Derrida, hayırın bilincin kurucu tasarımı olduğunu belirtir; bu durumda reddetme de onun formunu teşkil eder. Derrida burada "düşünce hiçbir zaman hiçbir şeye hayır demez; o asla kendisinden başkasına hayır dememektedir... Tüm durumlarda, düşüncenin hayır dediği kendisidir" şeklinde yazar. Son aşamada ise Derrida yine Alain'deki "inancın radikal bir eleştirisi"ni ele alır.

Alain'in felsefesinin bütün radikalliğinin hakikatin teknik bir aracı olarak kanıt fikrinin reddedilmesi gerektiği gerçeğinde açığa çıkar. Çünkü evet demeyi gerektiren kanıtı kabul ettiğimiz an düşünmeyi bırakır ve inanmaya başlarız. Derrida bu noktada da "Önce inanmak gerekir. Her türlü kanıttan önce inanmak gerekir zira hiçbir şeye inanmayan için bir kanıt olamaz" açıklamasını yapar.

Derrida, Alain'in formülünü aşmak için imanın elbisesini giyebilmek adına çabuk inanan naiflik elbisesini çıkardığı yapıbozumcu yöntemin mekanizmalarını kullanır. Hayır diyebilmek için onu istemek gerektiğini hatırlatan Derrida bu istencin de değere ve bizatihi hakikatin istencine evet demekten kaynaklandığını belirtir.

Dördüncü derste "hayır deme" ile simgeleştirilebilecek olumsuzlamanın kökeni ve değer felsefesine dayalı bir olumlamanın önceliği sorusunu Platon, Hegel, Husserl, Bergson, Sartre, Heidegger gibi düşünürleri de dahil ederek düşünür.

27 Ekim 2024 Pazar

Psikanalizin üç boyutu

 Yirminci yüzyılda kurulan ve gelişen disiplinler arasında en tartışmalı ve dikkat çekici olanı psikanalizdir belki de. Sigmund Freud'un Viyana'daki ortamında karşılaştığı psikolojik vakalardan yola çıkarak inşa ettiği psikanaliz hem Freud yaşarken öğrencileri Adler ile Jung'un ondan ayrılıp kendilerine has bir yolla devam etmeleri hem de Freud öldükten sonra oluşan nesne ilişkileri kuramına Anna Freud'un yaklaşımı, Heinz Kohut'un varoluşçu yorumu ve Jacques Lacan'ın yaklaşımı başta olmak üzere birbirinden farklı ve kavgalı yorum çizgileri sebebiyle yirminci yüzyılda sürekli tartışılan bir disiplin oldu. Felsefeden edebiyata sanattan gündelik hayata ve siyasete kadar birçok farklı alanda sürdürülen bu tartışmalarda Freud'un bıraktığı eserlerin "doğru" yorumlanması kadar psikanalitik yöntemin işlevsel rolü de esin kaynağını teşkil etti.

1950'li yıllarda Freud'un handiyse Mesih, psikanalizin "ruhların kurtarıcısı" şeklinde görüldüğünü belirtiyor Hans Eysenck'in eşi. Hans Eysenck ise Türkçeye Freud İmparatorluğunun Çöküşü adıyla çevrilen kitabında Freud'un çalışmalarını yalnızca bilimsel açıdan ele alıyor. Kitabında psikanalize dair rüya tabiri, gündelik hayatın psikopatolojisi, Freudyen psikotarih ve antropoloji, Freudyen kavramların denel incelenmesi, psikanalitik terapinin etkileri gibi çeşitli konuları teknik olmayan bir tarzda ele alan Eysenck, psikanaliz hakkında erişilebilir bir malzemeyi bir araya getiriyor. Freud'un bir bilim adamı olmayı amaçladığını belirten Eysenck onu kendi açıkladığı kriterlere uygun bir tarzda incelediğini ifade ediyor.

Analist ve hasta arasındaki bağ

Freud'un bilime katkılarının esasını tartışan Eysenck psikanalizin üç boyutu içerdiğini düşünüyor: i) Genel bir psikoloji teorisiyle psikanaliz motivasyon, kişilik, çocukluk gelişimi, hafıza ve insan davranışın diğer önemli yönleriyle ilgili sorulara cevap arar. ii) Psikanaliz, bir terapi ve tedavi yöntemidir. iii) Psikanaliz bir sorgulama ve araştırma metodu olarak görülür. Freud'un başlangıçta tedavi yöntemlerinin imkanları konusunda heveskâr olmasına rağmen sonradan şüpheci bir tavra büründüğünü belirten Eysenck, onun kendisinin bir terapistten ziyade zihinsel süreçlere ilişkin bir araştırma yönteminin kurucusu olarak anılacağını umduğuna işaret ediyor.

Freudyen terapinin bastırılmış, bir anlamda "bilinçdışı"na (Eysenck'e göre "bilinçdışı" kavramı da Freud'un son derece spekülatif bir kurgusudur) itilmiş materyalleri bilinçli hale getirmeye dayandığını söyleyen Eysenck terapistin serbest çağrışım yöntemini kullanarak hasta ile aktarım (transference) olarak adlandırılan özel bir ilişki türü tesis eder. Bu özel ilişki türü hastanın analiste duygusal bağlılık geliştirmesini içerir ve hastanın tedavisinde kullanılır. Eysenck, bu noktada psikanalizin bu tür bir tedavi üretmediğini, bu konuda uzmanlar arasında oybirliği olduğunu da işaret ediyor.

Freudyen itikadın en büyük zayıflığının Jung, Melanie Klein, Wilhelm Stekel, Alfred Adler gibi isimlerin varlığı olduğuna işaret eden Eysenck, psikanalizin kanıtlama yönteminin öznel kalışından ötürü alternatif teoriler arasında karar vermenin herhangi bir yöntemini de sunamadığına dikkat çekiyor. Nihai olarak Freud'un konumu ile ilgili şunları söylüyor Eysenck: "Kuşkusuz o bilimin değil propagandanın; kuvvetli delillerin değil, ikna etmenin; deneylerin dizaynının değil, edebi sanatın dehasıydı. Onun yeri, iddia ettiği gibi Kopernik ve Darwin'in yanı değil; Hans Cristian Andersen ve Grimm Kardeşler gibi masal okuyan kimselerin yanıdır."


4 Ekim 2024 Cuma

Kant ve Hegel de ırkçılığı besledi

 Modern önyargı türleri arasında belki de en şedidi ve aklen kabul edilmesi en zor olanı olumsuz duygular beslenen topluluğa karşı negatif stereotipler üreterek işleyen ırkçılık olsa gerektir. Irkçılığı antropolojinin temel günahı addeden Claude Levi-Strauss ona bir köken bulamasa da özellikle modern çağlarda ırkçılığın gezi edebiyatı ile asıl anlamına kavuştuğu görülür. Batı'da sözü edilen gezi edebiyatının gelişmesi ise emperyalizm ve sömürgecilikle iç içedir. David Locke'tan Immanuel Kant ve Hegel'e kadar birçok felsefecinin de yorumlarıyla ırkçılığı beslediğini vurgulayabiliriz. Özellikle Hegel, Batılı seyyahların zaten çarpıtma ve yanlı yorum dolu gezi notlarını kaynak seçerken onları bir daha çarpıtır ve ırkçılığa davet çıkaran yorumlar yapar. Batı toplumlarında ırkçı fikirlerin yaygınlaşmasında Avrupa'nın ekonomik ve siyasi çıkarlarının önemli bir rol oynadığını biliriz; ancak Locke, Kant, Hegel gibi filozofların ve Aydınlanma çağının da bu sürecin inşasında önemli olduğu görülür.

Cahiliyenin bir türü

Genel Yayın Yönetmenliğini Yunus Badem'in yaptığı Tezkire dergisinin 88. sayısında ırkçılık bir dosya olarak ele alınıyor. Dosyada yer alan yedi makale ve bir söyleşi de üç inceleme ve değerlendirme yazısıyla takviye edilmiş. Dergide ayrıca gündemdeki konuları ele alan üç yazı da bulunuyor. Hiçbir bilgiyle giderilemeyecek cahiliyenin bir türü olan ırkçılığa karşı modernliğin aldığı bazı tedbirlerin onun aydınlanmış vehmini yansıttığını belirten Yasin Aktay'ın yazısı ile açılan dosyada Mahmut Hakkı Akın Amerikan sosyolojisinin kurucu ismi sayılan W. E. B. Du Bois'in "göçmen karşıtlığı ve ırkçılık" karşıtı görüşlerini ele alıyor. Sümeyye Sakarya ise ırk sonrası dünyaya odaklandığı çalışmasında ırkçılığın 'öteki' ve modernleşme süreçlerindeki yerini soruşturuyor. Irkçılık söz konusu edildiğinde sık sık zikredilen de Gobineau'nun argümanlarını, düşüncelerini ve ırkçılık etrafındaki etkisini sorgulayan Mustafa Demirci de böylelikle günümüz ırkçılığının mümkün temellerini soruşturuyor. Dergide Ayberk Eryılmaz'ın çevirdiği ve Nadiya N. Ali, Lucy El-Sheriff ile Hawa Y. Mire'nin ortak makalesi ise İslamofobiyi konu seçerek onun operasyonel açılımlarını irdeliyor. Kızıl Goncalar dizisinde yer alan söylemler üzerinden bu tür dizilerin toplumsal ve kültürel olarak İslamofobiyi güçlendirdiğine işaret eden Aydın Aktay'ın makalesini

Türkive ve Almanya'da göçmen karşıtlığıyla ön plana çıkan iki siyasal partiyi mukayese eden Şahika Akın'ın yazısı takip ediyor. Aynı zamanda dosya editörlüğünü yapan Ufuk Necat Taşçı'nın yazısı ise Afrika'daki kimlik bunalımını kolonizasyon ve Batı ırkçılığı ile birlikte tartışıyor: "Afrika kıtasında her anlamda bağımsızlaşma amacındaki ülkelerin, Batı-Doğu arasındaki rekabetin bir unsuru olmaktan çıkarak, Afrikalı bir reçete oluşturmaları gerekmektedir."

Bekir Berat Özipek dergide kendisiyle yapılan söyleşide "Avrupa'da aşırı sağın sergilediği tutumun aynısını, Türkiye'de merkez sol ve onun etki alanındaki ayrımcı, ırkçı siyasi oluşumlar sergiliyor" tespitini dile getiriyor. Dergide ayrıca Kamil Ergenç kanı merkeze alan politik kültürü Sıbgatullah Kaya da milliyetçiliği gündem yazılarında tartışıyorlar. Emine Çift, İlhan Bilici ve Esra Ekiz de yazdıkları yazılarla ırkçılık konusunda öne çıkan çeşitli kitapları değerlendiriyor.