13 Ekim 2019 Pazar
AĞAÇLARIN DİYALEKTİĞİ-I
Bir konuşsan alıçla, iğdeyle
sadece konuşmak istemiştin, kelimesiz, riyasız
tamam, sadece konuş benimle ya da kendinle
bulutlarla konuş, kuşlarla, ağaçlarla, gelmeye yüz tutan güzle
şu karşımızda şırıl şırıl akan ırmakla, mesela gerçekten ırmakla
dünya dediğimizde bir dünya olanla, yalanla ve hatta
adı hayat mı, yalanla onu da adı her neyse, her kimse
ve sadece konuş, açıl ona her zamanki gibi her kimse kim
dünya de sadece: dünya her sabah onca gürbüz hazla
onca dertle dadanıp göğsüne, ister uzak ister yakın çekim
bir adı yoksa ad ver, anlaş yahut anlaşma: budur dünya
hiç anlama ya da hangisi çürütür kalbinin kelimelerini
alelusul ağaran gökyüzü mü bu vakitler ne der, kelimesiz
neyi işaretler sığırcık sürüleri dört dönerek çatıların üstünde
nasıl dans eder yapraklar rüzgarın ritmiyle, riyasız
dans evet, kelimelerden çok yakışandır zira şiire
yaklaşandır epil epil yağmur ve şimşekler çaka çaka
konuşsan benden bir ikindi çıkarıp, bir muştu değil bir muşta
kaderinden sapan görülmemiş, kaderini aşan, kaderini ikiye bölen
kendinle konuşsan, serin başlayan bu sabaha geçer miydi öfken
konuşabilseydin şu alıçların aklıyla, derin idrakiyle şu iğdelerin
konuşsan kelimelersiz, gerçekten toprak ne der, deniz ya da göl
konuşsan benimle ne çıkar bu istiridyeden, bu inci, bu mercan
Konuşsan her şey daha bir gerçek her şey daha bir senden
İtibar, Eylül, 2019
12 Ekim 2019 Cumartesi
Gerçeklikteki tahribatı en iyi sinema gösterir
Modern çağın en gözde sanatlarından biridir sinema. Her sanatta olduğu gibi sinema sanatına has filmlerin de taşıdığı birçok anlam vardır. Daha doğrusu deneyimlediğimiz gerçekliğin yapısı, deneyimlenme şekli vb. hususlardan tutun da bu gerçekliğin bize görünme biçimlerine, bunlar arasındaki koşutluk ya da zıtlık gibi iki ayrı kutupta toparlayabileceğimiz farklılıklara ilişkin gerek estetik, gerek etik, gerekse epistemolojik birçok konuyu ele almaya imkan tanıyabilir filmler. Gerçeklik, özgürlük, adalet, ahlak ve sanat sorunlarına ilişkin sinemanın ürettiği birçok cevabı bazılarımız epey sıradan ve bayağı görse de bazen bu kadar basit ve belirsiz olmayabilir bu cevaplar.
ABD’de felsefe ve sinema dersleri veren Nathan Andersen, mümkün bir film felsefesini niçin ciddiye almamız gerektiğini ortaya koyuyor Türkçeye Gölge Felsefe olarak çevrilen kitabında. Bunu yaparken kendine Stanley Kubrick’in Otomatik Portakal filmi ile Platon’un Devlet adlı kitabında anlattığı ve belki de felsefe tarihinin en ünlü istiaresi sayılagelen “mağara” istiaresini kullanıyor. Bilindiği gibi istiaresinde Platon eski bir mağaranın derinliklerinde bağlı duran bir grup mahkumu konu edinir. Sonsuza değin, mağarada bulunan ateşin duvarlara düşürdüğü gölgeleri seyretmek zorunda olan mahkumlar gerçeğin bu gölgelerden ibaret olduğunu sanırlar. Bir gün aralarından biri ya da birkaçı bağlarından ve dolayısıyla mağaradan kurtulup çıplak gözle güneşe bakınca ilkin bir körlük yaşasalar da nihayetinde gölgelerin gerçek olmadığını anlarlar. Platon’un İdealar Teorisini açımlamak üzere anlattığı bu istiarenin özellikle sinemada bilim kurgu türü filmlerde sıklıkla kullanıldığına işaret ediyor Andersen. Sözgelimi Matrix, Totall Recall gibi filmlerde gerçeklik ile görünüş arasındaki farklılık ve hatta zıtlık, bu filmlerde kahramanın gerçek zannettiği yaşam dünyasınınbir illüzyondan ibaret olduğunu fark etmesiyle vurgulanır. Bu tür filmlerde açığa çıkan, sinemanın gerçeklikteki tahribatı kolayca göstermesi ve felsefe kitaplarında kuru ve soyut bir dille anlatılan birçok meseleyi ele almada kolaylık sağlamasıdır. Andersen bu yüzden birçok felsefe öğretmeninin de ders anlatımlarında filmleri kullandığını, hatta filmleri kullanmanın kendi başına pedagojik bir değer taşıdığını söylüyor.
Kaygı uyandırabilmek

Platon’un en önemli felsefi öğretilerini hiç yazmadığına dikkat çeken Andersen, bunları Platon’un paylaşmak istememesinden dolayı değil, onlara yönelten birkaç gösterge dışında bu öğretilerin asla yazılamayacak olduğu için Platon’un sadece heyecan verici ve aydınlatıcı ama sonuçsuz ve eksik kalan konuşmaları resmeden diyalogları kaleme aldığını öne sürerek; zengin gölgeler ve ışık, sessizlik ve ses, imge ve söz etkileşimleri içeren filmlerin de felsefi olduklarını ya da felsefe yapabildiklerini söylemenin tek yolunun dikkatli ve eleştirel izleyicilerin düşüncesinde kaygı uyandırabilmekt en geçtiğini ifade ediyor.
Kitabında Otomatik Portakal’ı Devlet ile felsefi bir diyaloga sokan Andersen sinema gibi popüler sanat biçimlerinin bile felsefi araştırmayı kışkırtan yanlarının onların gündelik hayatta kanıksadığımız önyargı ve varsayımları irdelememize imkan tanıyan mesafeyi oluşturma kapasitelerine bağlı olduğu sonucuna ulaşıyor. Kitaptaki amacının felsefeyle konuşarak filmleri düşümeye dair bir yaklaşımın ana hatlarını çizmek olduğunu belirten Andersen, herhangi film çalışması ya da felsefe birikimine sahip olunmadan da anlaşılabilecek türden bir eser çıkarıyor ortaya. Otomatik Portakal’ın yakın okumasını ve Devlet’in içerdiği ana temaların tanıtıcı bir açıklamasını içeren kitap gerek sinema felsefesiyle yakından ilgilenen uzmanlara gerekse de Platon ve Stanley Kubrick severlere ilgi çekici bir bakış açısı sunuyor. Kitaba ayrıca önerilen filmler, ek okumalar, isim, terim ve kavramlar sözlükleri ile birlikte kitaba Platon’un Devlet’inin bir özeti de eklenmiş.
3 Ekim 2019 Perşembe
Varlığın kalbindeki aşk: Yunus divanı nasıl okunmalı?
1980'lerin sonu ile 1990'ların başlarındaki "radikal İslamcı" gençlerin en gözde tartışma konusuydu "halka inme" meselesi. Artık bu konuyu tartışmaktan sıkıldıkları besbelli 3-5 İslamcı gencin şu girişimleri de fıkra gibi anlatılırdı: Bu tartışmalardan feyz alan 3-5 genç hep birlikte bir şehrimizin dağ köylerinden birine gidip halkımıza gerçekleri anlatma, onları siyasi açıdan bilinçlendirme kararı alırlar. Köye varırlar. Köylüler; dilleri şahadetli, sineleri imanlı bu gençleri bağrına basar, "Gençler gelmiş, bize dinimizi anlatacaklar" deyip köyün camisine toplanırlar. Tanışma ve hoş beş faslından sonra köydeki iktiyarlardan biri söz alır ve bombayı patlatır: "Hoş geldiniz, safa getirdiniz. Haydi bize bir ilahi söyleyin de dinleyelim!" Gençlerin lideri, önce sağındaki arkadaşına bakar, sonra solundakine. Gruptaki gençlerden hiçbiri bir ilahi bilmemektedir. Bunun üzerine başlar bildiği şarkıyı söylemeye: "Seheryeli çık dağlara/Allah Allah/ Güneş topla benim için/Haber ilet dört diyara/Allah Allah/Güneş topla benim için." Bu fıkranın meramı ve manası bellidir: Müslüman gençler, siyaset uğruna halk ile aralarındaki gönül bağının önemli bir kısmını yitireyazmışlardır. O gönül bağının en önemli urganı ise elbette Yunus Emre şiirleri, daha doğrusu ilahileridir bize kalırsa.
Yunus Emre divanını her okuyuşumda bir şekilde bu fıkrayı hatırlar ve gülümserim kendi kendime. Türkçe'nin yaşayan ruhudur bu divanda yer alan şiirler ya da teknik tabiriyle ilahiler. Halktan seçkin tabakalara kadar hemen herkesin bir şekilde diline yerleşmiş birçok söz ve ifade kalıbının ilk kullanımına rastlarsınız bu ilahilerde. Halkın genelinin ilahi olarak bilip söyledikleri de hemen her zmana Yunus Emre'ye ait şiirlerdir. Yaklaşık 700 yıl önce bu topraklarda söylenmiş şiirleri muhtevidir Yunus Emre divanı. Öyle bir derviş ve şairdir ki Yunus Emre, gerek kullandığı kelimeler ve ifade kalıpları, gerekse bu kelime ve ifade kalıplarına yüklediği anlamlar ve mecazlar Türkçe’nin edebi bir dil haline dönüşmesinde önemli bir merhale sayılır. Süleyman Şeyhi, İsmail Hakkı Bursevi gibi müellifler bu hususu tastamam teslim ederler. Yunus'un Batı Türkçesi'ne getirdiği ses ve kelimelere yüklediği taze anlam ilahilerinin asırlarca okunup günümüze gelmesinin de belki en önemli sebebidir.
Yunus Emre'yi, Tanpınar'ın deyişiyle "vakitsiz bastıran kar fırtınası altında kalmış baharlara benzeyen" Selçuklu rönesansının son demlerine yetişmiş bir gönül adamı saymak yanlış olmasa gerektir. Muhyiddin Arabi, Evhadüddin Kirmani, Ahi Evren, el-Kadı et-Tirmizi, Mevlana Celaleddin Rumi, Sadreddin Konevi, Siracüddin Urmevi, Necmeddin Daye, Kadı İzzeddin, Kutbuddin Şirazi, Şihabüddin Sühreverdi el-Maktul ve Şihabüddin Ömer es-Sühreverdi gibi birçok ilim ve irfan büyüğünü görmüş Anadolu topraklarında gezinen bu gönül adamı Moğollar'ın Anadolu'daki varlığının en şedit dönemlerini de yaşamıştır. Onun hayatından günümüze gelen birçok menkıbe Moğol zulmünün dehşetengiz izlerini kısmen de olsa barındırır.
Yunus Emre'nin menkabevi hayatı konusunda Uzun Firdevsi’nin Vilayetname-i Hacı Bektaş-ı Veli’de yazdıkları birçok araştırmacıya yol göstermiştir. Aziz Mahmud Hüdayi’nin, şeyhi Üftade’nin sohbetlerinden derlediği Vaḳıat’ta yazdıkları da Firdevsi'nin eserinde eksik kalan noktaları tamamlar görünmektedir. Moğolların Anadolu'yu işgalindne hemen önce 1238'de Sivrihisar'a bağlı Sarıköy'de doğduğu genel bir kabuldür. Ölüm yeri üzerinde ise epey bir tartışma mevcuttur. Eskişehir, Kırşehir ve Karaman etrafında süregelen bu tartışmalar, onun ilahilerine ilişkin bize ek bir yorumlama gücü kazandıracak değilse de Mustafa Tatçı hocanın oluştuğunu söylediği şu genel kanaat bu konuda paylaşılabilir: "Yunus, Orta Anadolu’da Sakarya nehri çevresinde bir yerde doğmuş ve Nallıhan’a yakın Emrem Sultan’daki zâviyede Tapduk Emre Dergâhı’nda yaşamıştır. Sarıköy’deki arazisini zâviyeye bağışlamış, ölümünden bir süre önce Karaman’da arazi satın almıştır." Ona atfedilen makamların bulunduğu yerler listesine bakılırsa Anadolu'nun tamamına yayıldığı da görülebilir: Karaman, Aksaray Ortaköy, Bursa, Manisa Kula Emresultan köyü, Erzurum Dutçu köyü, Isparta Keçiborlu, Afyon Sandıklı, Ankara Nallıhan Emremsultan köyü, Ünye ve Sivas.
Yunus Emre Divanı'nda tespit edilen şiir sayısı 417'dir. Bunlardan 138’i aruz, diğerleri ise hece veznindedir. Aruz veznine sahip şiirlerde bazı vezin kuruları varsa da bunu Tatçı hoca, "o devirde veznin henüz yeterince işlenmemiş" olmasına bağlamaktadır. Yunus Emre, söyledği şiirlere bakılarak kolayca halk ya da divan şairi olarak tasnif etmek de zordur. Gazel şiirine hece veznini uyguladığı birçok şiiri vardır. Kafiye Yunus Emre'nin ilahilerinde bir 'ses estetiği' olarak mevcuttur ve genelde 'kulak kafiyesi' denebilecek bir usule başvurur.
Şiirlerinden yola çıkan birçok farklı yorum onu bazen "panteist", "mistik" veya "hümanist" görüşlere sahip ya da bu görüşleri taşıyanlara yakın kabul etse de bütün bu düşünceleri "aşırı yorum" saymakta pek bir beis yoktur. Onun şiirlerinde dile gelen anlayış, doğrusunu söylemek gerekirse, İslam tasavvufu üzeredir. Yunus'un esasen bir şairlik iddiası da yoktur. İlahilerinde sürekli çeşitli aşk hallerine düşer, bunları terennüm eder. “Bir zerre aşkı olmayan belli bilin yabandadır”, “Aşkı olmayan gönül misal-i taşa benzer” gibi dizelerden de fark edilebileceği üzere aşk onun için insanı ilahi fakra ve tevhide eriştirmede bir yoldur. "Aşk gelicek, cümle eksikler biter" diyen Yunus için aşk, kuldaki eksiklikleri tamamlar, onu Hakk’a layık hale dönüştürür. Bu anlamda Yunus'ta aşk varolmanın da özüne tekabül eder.
Yunus Emre'ye "panteizm" atfedenlerin yanıldığı nokta onun şiirlerinde dile gelen düşünceye göre mutlak varlık Allah'tır. Diğer her şey Hakk’ın esma, ef‘al ve sıfatlarının tecellisidir. Bu anlamda Hakk'tan gayrı olanın kendine ait müstakil bir varlığı bile yoktur. Varolanlara Hakk'tan gayrı bağımsız bir varlık nisbet etmek insanı şirke götürür. "Varlık çün sefer kıldı/Dost andan bize geldi", "Benden benliğim gitti hep mülkümü dost tuttu" vb. dizeleri bu veçheden yorumlamak uygun düşer çoğu kez.
Cins, Eylül 2019
Yunus Emre divanını her okuyuşumda bir şekilde bu fıkrayı hatırlar ve gülümserim kendi kendime. Türkçe'nin yaşayan ruhudur bu divanda yer alan şiirler ya da teknik tabiriyle ilahiler. Halktan seçkin tabakalara kadar hemen herkesin bir şekilde diline yerleşmiş birçok söz ve ifade kalıbının ilk kullanımına rastlarsınız bu ilahilerde. Halkın genelinin ilahi olarak bilip söyledikleri de hemen her zmana Yunus Emre'ye ait şiirlerdir. Yaklaşık 700 yıl önce bu topraklarda söylenmiş şiirleri muhtevidir Yunus Emre divanı. Öyle bir derviş ve şairdir ki Yunus Emre, gerek kullandığı kelimeler ve ifade kalıpları, gerekse bu kelime ve ifade kalıplarına yüklediği anlamlar ve mecazlar Türkçe’nin edebi bir dil haline dönüşmesinde önemli bir merhale sayılır. Süleyman Şeyhi, İsmail Hakkı Bursevi gibi müellifler bu hususu tastamam teslim ederler. Yunus'un Batı Türkçesi'ne getirdiği ses ve kelimelere yüklediği taze anlam ilahilerinin asırlarca okunup günümüze gelmesinin de belki en önemli sebebidir.
Yunus Emre'yi, Tanpınar'ın deyişiyle "vakitsiz bastıran kar fırtınası altında kalmış baharlara benzeyen" Selçuklu rönesansının son demlerine yetişmiş bir gönül adamı saymak yanlış olmasa gerektir. Muhyiddin Arabi, Evhadüddin Kirmani, Ahi Evren, el-Kadı et-Tirmizi, Mevlana Celaleddin Rumi, Sadreddin Konevi, Siracüddin Urmevi, Necmeddin Daye, Kadı İzzeddin, Kutbuddin Şirazi, Şihabüddin Sühreverdi el-Maktul ve Şihabüddin Ömer es-Sühreverdi gibi birçok ilim ve irfan büyüğünü görmüş Anadolu topraklarında gezinen bu gönül adamı Moğollar'ın Anadolu'daki varlığının en şedit dönemlerini de yaşamıştır. Onun hayatından günümüze gelen birçok menkıbe Moğol zulmünün dehşetengiz izlerini kısmen de olsa barındırır.
Yunus Emre'nin menkabevi hayatı konusunda Uzun Firdevsi’nin Vilayetname-i Hacı Bektaş-ı Veli’de yazdıkları birçok araştırmacıya yol göstermiştir. Aziz Mahmud Hüdayi’nin, şeyhi Üftade’nin sohbetlerinden derlediği Vaḳıat’ta yazdıkları da Firdevsi'nin eserinde eksik kalan noktaları tamamlar görünmektedir. Moğolların Anadolu'yu işgalindne hemen önce 1238'de Sivrihisar'a bağlı Sarıköy'de doğduğu genel bir kabuldür. Ölüm yeri üzerinde ise epey bir tartışma mevcuttur. Eskişehir, Kırşehir ve Karaman etrafında süregelen bu tartışmalar, onun ilahilerine ilişkin bize ek bir yorumlama gücü kazandıracak değilse de Mustafa Tatçı hocanın oluştuğunu söylediği şu genel kanaat bu konuda paylaşılabilir: "Yunus, Orta Anadolu’da Sakarya nehri çevresinde bir yerde doğmuş ve Nallıhan’a yakın Emrem Sultan’daki zâviyede Tapduk Emre Dergâhı’nda yaşamıştır. Sarıköy’deki arazisini zâviyeye bağışlamış, ölümünden bir süre önce Karaman’da arazi satın almıştır." Ona atfedilen makamların bulunduğu yerler listesine bakılırsa Anadolu'nun tamamına yayıldığı da görülebilir: Karaman, Aksaray Ortaköy, Bursa, Manisa Kula Emresultan köyü, Erzurum Dutçu köyü, Isparta Keçiborlu, Afyon Sandıklı, Ankara Nallıhan Emremsultan köyü, Ünye ve Sivas.
Yunus Emre Divanı'nda tespit edilen şiir sayısı 417'dir. Bunlardan 138’i aruz, diğerleri ise hece veznindedir. Aruz veznine sahip şiirlerde bazı vezin kuruları varsa da bunu Tatçı hoca, "o devirde veznin henüz yeterince işlenmemiş" olmasına bağlamaktadır. Yunus Emre, söyledği şiirlere bakılarak kolayca halk ya da divan şairi olarak tasnif etmek de zordur. Gazel şiirine hece veznini uyguladığı birçok şiiri vardır. Kafiye Yunus Emre'nin ilahilerinde bir 'ses estetiği' olarak mevcuttur ve genelde 'kulak kafiyesi' denebilecek bir usule başvurur.
Şiirlerinden yola çıkan birçok farklı yorum onu bazen "panteist", "mistik" veya "hümanist" görüşlere sahip ya da bu görüşleri taşıyanlara yakın kabul etse de bütün bu düşünceleri "aşırı yorum" saymakta pek bir beis yoktur. Onun şiirlerinde dile gelen anlayış, doğrusunu söylemek gerekirse, İslam tasavvufu üzeredir. Yunus'un esasen bir şairlik iddiası da yoktur. İlahilerinde sürekli çeşitli aşk hallerine düşer, bunları terennüm eder. “Bir zerre aşkı olmayan belli bilin yabandadır”, “Aşkı olmayan gönül misal-i taşa benzer” gibi dizelerden de fark edilebileceği üzere aşk onun için insanı ilahi fakra ve tevhide eriştirmede bir yoldur. "Aşk gelicek, cümle eksikler biter" diyen Yunus için aşk, kuldaki eksiklikleri tamamlar, onu Hakk’a layık hale dönüştürür. Bu anlamda Yunus'ta aşk varolmanın da özüne tekabül eder.
Yunus Emre'ye "panteizm" atfedenlerin yanıldığı nokta onun şiirlerinde dile gelen düşünceye göre mutlak varlık Allah'tır. Diğer her şey Hakk’ın esma, ef‘al ve sıfatlarının tecellisidir. Bu anlamda Hakk'tan gayrı olanın kendine ait müstakil bir varlığı bile yoktur. Varolanlara Hakk'tan gayrı bağımsız bir varlık nisbet etmek insanı şirke götürür. "Varlık çün sefer kıldı/Dost andan bize geldi", "Benden benliğim gitti hep mülkümü dost tuttu" vb. dizeleri bu veçheden yorumlamak uygun düşer çoğu kez.
Cins, Eylül 2019
2 Ekim 2019 Çarşamba
Her yönüyle İran yaptırımları
Amerika Birleşik Devletleri’nin Donald Trump döneminde önce nükleer anlaşmadan çekilmesi ve ardından İran’a Obama döneminden kalan bir silahı, ticaret ambargosunu bu kez yenileyerek ve daha da sertleştirip güçlendirerek yeniden uygulamaya koyması uluslararası ilişkilerde yeni bir dönemin başlangıcı olarak görülebilir. Başta Türkiye olmak üzere gerek bölgedeki gerekse dünyadaki birçok ülkeyi yakından ilgilendiren İran yaptırımları sadece Washington-Tahran ilişkilerini değil, ilgili diğer aktörlerin de ilişkilerini derinden etkileyecek bir boyutta görünüyor. Trump yönetiminin hukuksuzca nükleer anlaşmadan çekilmesinin akabinde uygulamaya koyduğu bu yaptırımlar aynı zamanda Tahran yönetiminin de daha giderek radikalleşmesine yol açtığı gibi uluslararası alanda yeni güç politikalarının da şekillenmeye başladığını gösteriyor.
Yeni bloklaşmalar
Kemal İnat ile Burhanettin Duran’ın birlikte hazırladığı İran Yaptırımları kitabı bu gerginlikle Trump yönetiminin neleri amaçladığını, bu gerginlikten çeşitli düzeylerde doğrudan etkilenen ülkelerin verdiği tepkileri ve meselenin hukuki boyutlarını enine boyuna ele alan yazıları bir araya getiriyor. Bu yanıyla kitap yaşanan kriz ve gerginliğin Ortadoğu’ya, dünya ve Türkiye’ye etkilerini ele alarak ülkemizdeki dış politika yapımcılarına ve araştırmacılara yardımcı olma amacı da taşıyor. Krizin bölgesel ve küresel yansımalarını ele alan ilk bölümdeki makale Kemal İnat ile Burhanettin Duran’a ait. İran’ın petrol ihraç etme kabiliyetini sona erdirmeyi hedefleyen yaptırımların Ortadoğu ve dünya ülkeleriyle birlikte Türkiye’ye verdiği ekonomik zararı kapsamlı bir şekilde ortaya seren makalelerinde İnat ve Duran, ABD’nin orta ve uzun vadede bu yaptırımlara dayalı güç politikasının başarısız olacağı ve ABD’ye karşı yeni bloklaşmaların oluşmasını tetikleyeceği öngörüsünde bulunuyorlar.
Kitabın ikinci bölümünde ise yaptırımların hukuksal ve kavramsal çerçevesini irdeleyen yazılara yer veriliyor. Şerif Dilek, Neyire Akpınarlı, Hamideh Debbani Nejad ve Hasan Yücel yazılarında uluslararası ilişkilerde yaptırım kavramını, yaptırımların uluslararası hukuk ve Amerikan iç hukuku boyutunu ele alıyorlar. ABD’nin İran’a dönük yaptırım politikasının oluşum aşamalarını ve aktörlerini ise Kılıç Buğra Kanat ve Büşra Zeynep Özdemir kitabın üçüncü bölümünde kapsamlı bir şekilde ele alıyor. Yaptırımların Ortadoğu ülkeleri üzerindeki etkileri, bu ülkelerin verdikleri tepkiler, Rusya, Çin, Hindistan, Almanya, Fransa ve İngiltere gibi küresel aktörlerin yaptırımlara yönelik politikaları da kitapta birbirinden bağımsız makalelere konu ediliyor. Yaptırımların Türkiye’ye etkisine kitapta bağımsız bir bölüm ayrılarak Ankara-Tahran enerji ilişkileri ile yaptırımların genel olarak Türk ekonomisine etkileri detaylıca işleniyor. Kitabın son bölümünde ise yaptırımların İran ekonomisi ve siyaseti üzerindeki etkileri de ortaya çıkarılıyor.
Hali hazırda yaptırımlardan bunalmış durumdaki İran’ın hem kendisine uygulanan cendereden kurtulma hem de başta Suudi Arabistan olmak üzere Körfez ülkelerine gözdağı verme amacı güttüğü muhtemel Aramco saldırısıyla birlikte İran’a yönelik uygulanan yaptırımların bölgeyi barut fıçısına çevirdiği vurgulanmalı. Uygulanan yaptırımlar neticesinde Nisan 2018’de 2, 61 milyon varil ham petrol ihraç eden İran’ın bu ihracat seviyesinin tahminen günlük 400-600 bin varile dek indiği düşünülebilir. İran’ı dünyadan hem iktisadi hem siyasi bakımdan soyutlamaya çalışan ABD’nin bu hamleleri askeri çatışma ihtimalini de artırmaktadır.
Etiketler:
ABD,
ambargo,
Burhaneddin Duran,
İran,
Kemal İnat,
Ortadoğu,
SETAV,
yaptırım
26 Eylül 2019 Perşembe
Afganistan’ın 200 yıldır süren trajedisi
Takriben 200 yıldır sancılı bir coğrafya Afganistan. Tarihte Gazneliler, Selçuklular, Timurlular gibi önemli Türk devletlerinin ortaya çıkışlarına şahitlik etmiş Afganistan’da son 200 yıldır süregelen işgal ve savaşların Hindukuş, Pamir, Firuzkuh gibi dağlarıyla meşhur bu coğrafyada yaşayan insanları canlarından bezdirdiği bile söylenebilir. Hindistan’ı işgal eden İngiltere’nin Afganistan’da da hakimiyet kurmak istemesiyle başlayan süreçte ilkin dostluk anlaşması imzalar İngilizler Afganistan’la. Tarih 1809’dur. Bu anlaşmayla ülkenin dış politikasını belirleyen kararların tamamı İngilizler tarafından alınacaktır. Bu anlaşmayla da yetinmez İngilizler, 1839’da Sihlerle işbirliği yaparak Afganistan’ı tamamen işgal ederler. İngizlier ile Afganlar arasındaki ilk savaş böyle başlar. Sonunda İngilizleri ülkeden çıkartmayı başarır Afganlar ama 1878’de İngilizler bu kez Ruslarla işbirliği içinde tekrar işgal eder Afganistan’ı. Kısa sürer bu kez İngiliz işgali çünkü ülkenin başına Rusların desteklediği Abdurrahman Han geçer, fakat kötü sonuçları günümüze dek süren Durand sınır anlaşması da imzalanmış olur bir şekilde. Afganlar ile İngilizler arasında nihai savaş 1919’da imzalanan Ravalpindi anlaşmasıyla sona erer ve Afganistan bağımsız bir devlet olur. 1973 yılında dek gerek Doğu gerekse Batı bloklarından bağımsız bir çizgi izleyen Afganistan, o yıl SSCB’nin desteklediği askeri bir darbeyle cumhuriyete dönüşür ve SSCB’ye yanaşır. Ülkede Rus nüfuzu giderek artmaktadır. 1978 yılında da Babrak Karmal’ın gerçekleştirdiği darbe ve ülkeye Sovyet ordusunu davet etmesiyle 1992’ye dek sürecek büyük bir cihad başlar. 1992-1996 yılları arasında genellikle sağ muhafazakar örgütlerin kendi aralarındaki çatışmalarına sahne olan Afganistan 1996’da Taliban’ın kontrolüne girer.
Yabancı ordu mezarlığı

11 Eylül 2001 tarihinde ABD’deki İkiz Kuleler’in vurulmasıyla birlikte El Kaide dolayısıyla ABD işgali başlar ülkede. Halen süren bu mücadelede ülkede bulunan diğer birçok etnik unsur gibi Afganistan Türkleri de olumsuz etkilenmektedir. Cünbiş Partisi altında toplanan Afganistanlı Türklere gerek Türkiye’nin gerekse diğer Türk cumhuriyetlerini maddi ve manevi destekleri bu partiyi ülkede önemli bir örgüt haline getirir. Kendisi de bir Afgan Türkü olan Dr. İzzetullah Zeki’nin kaleme aldığı Afganistan’da Hakimiyet Mücadelesi adlı eseri aracılığıyla yukarıda kısmen özetlediğimiz tarihsel süreci ayrıntılı bir şekilde işleyerek bu ülkede 200 yıldır süren bir insani trajediye hepimizi ortak kılıyor. Doğu ve Batı arasında önemli bir geçiş noktası olan ve stratejik bir mevkide bulunan Afganistan’da yaşananları detaylı bir şekilde aktaran Zeki, Batı işgalinin vahim sonuçları ve muhtemel gelişmelere ilişkin de görüşlerini ifade ediyor. Kitabın son bölümü ise Afganistan Türklerinin konumu, siyasal duruşları ve örgütlerini daha yakından tanımamıza yol açacak bilgiler içeriyor.
İngilizlerin üç kez, Ruslar ile ABD’nin bir kez işgal ettiği ülkede yaşanan trajedinin belki ilk sonucu öteden beri “yabancı ordu mezarlığı” olarak anılan ülkedeki nüfusun kendi içinde bölünüp parçalanması ve birbirlerine düşman birçok unsura ayrışması olsa gerek. İzzetullah Zeki’ye göre bu durum zaten ülkede yaygın kabilecilikler dolayısıyla az olan devlet ve siyaset tecrübelerini tümüyle yok ederek çeşitli siyasi örgütlerin kendi siyasal hırslarıyla ülkenin beşeri, kültürel ve iktisadi kaynaklarını bitirmeleri sonucunu doğurmuş.
18 Eylül 2019 Çarşamba
Modern dünyada İslami yönetim mümkün mü?
Genelde İslam dünyasında din ile siyaset ilişkilerinin modern zamanlarda alması gerekli form ve eğer mümkünse İslami sayılması gereken bir devletin nasıl tesis edilebileceği, Osmanlı devletinin yıkılışının ardından çağdaş İslami siyasi düşünceleri en çok uğraştıran konulardan biridir. Bilhassa Soğuk Savaş döneminde Müslüman coğrafyanın birçok bölgesinde filizlenmeye başlayan İslami hareketler çerçevesinde birçok İslami devlet de önerilmeye başlandı. Muhammed Esed’den Ayetullah Humeyni’ye dek çağdaş İslam düşüncesinin birçok simasının kapitalist devlet ile sosyalist devlet modelleri haricinde, her ikisine de alternatif bir devlet modeli resmetmeye çalıştıklarını görürüz.
Ahlaki düşünce

Modern İslamcı düşünür ve akademisyenlerin modern devleti verili ve aslında zamandan bağımsız bir fenomen olarak kabul ettiklerini ileri süren Lübnan asıllı Amerikalı bir Hıristiyan akademisyen olan Wael B. Hallaq, İmkansız Devlet adıyla Türkçeleştirilen kitabında modern Müslümanların iki önemli gerçeği birbiriyle bağdaştırmada zorlandıklarını savlıyor: Bu gerçeklerden ilki devletin ontolojik gerçekliği ve onun inkar edilmesi mümkün olmayan varlığı iken, ikincisi ise şeriat yönetiminin bir biçimini oluşturma gerekliliğinin deontolojik gerçekliği Hallaq’a göre. Çünkü modern Müslümanların ezici bir çoğunluğunun şu ya da bu şekilde şer’iatın geri kazanılmasını istedikleri, bekledikleri de görülüyor. Bu iki gerçeği bağdaştırmada görülen zorluğun bu talep ve isteklerin modern bir konumda mevzilenmesinden kaynaklandığını iddia ediyor kitabında Hallaq. Ona göre herhangi bir modern İslami devlet kavramlaştırması, tabiatı gereği kendisiyle çelişir. Müslümanların da dünyadaki diğer dinlerden insanların yaşadığı gibi modernite içinde yaşadıklarını, dolayısıyla, modern projeyi yaşadıklarını kaydeden Hallaq, modern İslami devlet kavramlaştırmalarının özçelişkilerinin, modernitenin ahlaki açmazlarından neş’et ettiğini düşünüyor. Politik ve ekonomik meselelerin de, modern İslami devletin getirdiği özçelişkiye bağlı olarak, modernitenin ahlaki açmazının bir türevi olduğuna işaret eden Hallaq, İslam devleti kavramsaltırmalarının tabiatındaki çelişkilerin aynı zamanda modern projenin ahlaki boyutlarını da ele verdiğine kâni. Bu sebepten dolayı kitabını “politika ve hukuka dair bir yorum olmaktan çok, ahlaki düşünce üzerine bir deneme” olarak konumlamayı tercih ediyor Hallaq.
İslam ülkelerindeki modern devletlerin şeriat uygulamalarının kitapta dile getirdiği argümanlarla ilişkisiz olduğunu ifade eden Hallaq, bu uygulamaların modern dönem öncesindeki paradigmatik şeriatın anlaşılması, değerlendirilmesi ya da yargılanması için bir ölçüt olamayacağını da söylüyor. Bugünün Müslümanlarının politik, yasal ve kültürel mücadelelerinin, onların kendi ahlaki ve kültürel özlemleriyle modern dünyanın ahlaki gerçeklikleri arasındaki uyumsuzluktan kaynaklandığına dikkat çeken Hallaq, İslamcılığın sadece Batılı ülkelerin İslam dünyasındaki politik ve askeri pratiklerine duyulan hınç ve sosyal adaletle ilgili görülmemesi gerektiğini belirterek, onun aynı zamanda sosyal adaletsizliğin, politik yolsuzlukların ve Batılı politik tahakkümün ahlaki bir eleştirisini de içerdiğini ileri sürüyor. Modernistlerin çoğunlukla birçok İslamcı ahlaki eleştiriyi nostalji diyerek yaftaladıklarına değinen Hallaq, “Nerede bir nostalji suçlaması yapılırsa, orada modern ilerlemecilik doktrini tüm zehirleyici varlığıyla karşımıza çıkar” diyor.
17 Eylül 2019 Salı
Kırkı çıkmış bir okuma serüveninden hatıralar
40 yılı geçmiş okuma yazma öğrenmemin üzerinden. Bu 40 yıl içinde kaç kitap, dergi, gazete, köşe yazısı, duvar yazısı, tanıtım levhası, sokak levhası okudum acaba? "Yolda bulduğu gazete parçasını bile okuyor!" şeklinde yakın dost ve hısımlarımın tarizlerine maruz kalmamdan bu yana da belki bir 30 yıl geçti. Belki de artık yolda belde bulunan gazete parçalarının okunurluk değeri kalmadı. Okumuyorum artık onları elbette. Peki ama bu 40 yılda neler oldu, neler kaldı zihnimde bütün bu okumalardan, okuduklarımdan, okumaya yeltendiklerimden? Ayrıca, bu 'okuma uğraşı' içinde edindiğim tecrübeler, anılar yok mudur?
Aşağıdaki satırlar biraz da hafızamı bu yönde yoklamamı gerektirdi. Zorlandım kimisinde, "Olur mu, bu da yazmaya değer mi?" dediklerim oldu aralarında. Yine de yazdım. Yazdım çünkü onları yazmasam hafızamda kalışlarının ödülünü onlara vermemiş olacaktım. Onların hafızamda kalışlarının demek ki kendiliğinden bir değeri de var. Beni ben yapan bir tarafları yani. Beni başka insanlardan ayıran. Diğer insanlardan farklılaşmak doğru mudur, yanlış mı? Bu yazımızda konu edilecek bir şey değil. Başka bir vesileyle sorulsa bu soruya vereceğim cevap üstelik gayet açık olurdu: Başka insanlardan farklı olmaya gayret etmek o farklılığın ne olduğuna yakından bağlıdır. Eğer bu farklılığın özü yanlışsa gayret de yanlıştır; başka insanların umursamadığı, ama umursanmaya değer bir şeyi gerçekleştirmeye çalışıyorsan zaten bu da gerekli olandır.
Birazdan aktaracağım hatıralardan sadece ilki benim hafızamdan değil, bana anlatılandan, rahmetli annemin anlatımından. Madem kitapları, kendimi, diğer insanları ve dünyayı okuma serüvenimin hatim duasına girişecek, erbainini çıkaracağım; bu da gerekliydi.
İLK OKUMA/İLK ÖDÜL
Rahmetli dedemin beş bin m2'lik bir bahçe, dört ev, bir bağ, bir kuyu, bir havuz, bir ahır, bir tandır, 4-5 maltız, iki büyük avlu (hayat), iki dut, dört söğüt, bir meşe, bir alıç, bir iğde, üç-dört kayısı, beş-altı kızılağaç, sayısız ot, sayısız domates, biber, patlıcan, mısır, kabak mandal (tarh) ve puştası, sayısız meris, sayısız yer elması, patates vb. yumrusu içeren ve Konya şehir merkezine son derece yakın, çiftlik desen çiftlik olmayan bir ikametgâhta eşi, üç oğlu, üç gelini ve torunlarıyla birlikte yaşadığı bir ortama doğmuşum. İkinci oğlunun hayatta kalmayı başarmış ilk oğlu olarak. Altı yaşına girdiğimde komşu kadının oğlunu hemen bahçemizin yanındaki ilkokula yazdıracağını duyan annemin dedeme gidip "Murat'ı da yazdırsak!" deyişi, dedemin ise buna "O henüz küçük!" diyerek geri çevirişi. Annem ama -kendi deyişiyle -kölemen inadını (yani Çerkes inadını) haiz bir kadın. Komşu kadınla birlikte gidip okula yazdırılmam ve ardından bir kaç ay sonra ilk veli toplantısı zamanı...
Aldı lafı Murat'ın merhum annesi: "Komşu kadın giyinmiş, süslenmiş. Bense ev halimle katıldım yanına. Okula gittik. Öğretmen Ayfer hanım, sınıfta uzun uzun konuştu, çeşitli öğütler verdi, çocukların durumlarını tek tek velilerine anlattı. Ama ne komşu kadının oğlunu ne de seni sözlerine konu etti. Sustu sıra size gelince. Atladı. Toplantı bitti. Diğer herkesle birlikte biz de kalkıp çıkmak istedik sınıftan. Bırakmadı öğretmenin. Siz dedi, kalın biraz, sizinle konuşacaklarım var. Kaldık, çıkamadık sınıftan. Dedenin söylediği geldi aklıma. Büzüldüm iyicene. Yoksa başarısız mıydın, okumaya geçememiş miydin? Bunu mu söyleyecekti öğretmenin? Sözlerini son derece seçe seçe kurdu. Önce komşu kadına konuştu. Oğlun dedi okuma yazmayı Murat'la birlikte ilk öğrenen çocuk. Ona dikkat edin, yardımcı olun, bol bol kitap okutun. Sonra bana döndü. Sınıfta okumayı söken ilk çocuk oğlun. Değerini bilin bunun. Murat bir farklı. Onu mutlaka okutun."
(Bu satırları yazarken neler hissettiğimi kelimelere aktaramıyorsam eğer, bütün okurlardan özür dilerim. Cümlelerim, kelimelerim yetmiyorsa gözlerimden süzülen yaşlar için bir karşılık olmaya, bu tamamen benim yetersizliğim.) Eve dönünce dedem çağırmış yanına annemi. "Ne oldu?" demiş, "söylediğim oldu değil mi?" Annem, olup biteni olup bittiği şekliyle anlatmış. Dedem inanamamış ilkin ve beni yanına çağırmış. Açmış o günkü gazeteyi, "Oku bakalım" demiş bana. Çatır çatır okuyunca haberleri, gözleri ışımış, eli önündeki leblebi kâsesine gidip bir avuç leblebiyi bana uzatmış. Ve yanaklarımı öpmüş. "Haydi oğlum" demiş sonra, "haydi Allah seni muvaffak etsin!"
İlk okuma ödülüm o leblebileri tek başına mı yedim, yoksa emmi oğullarıyla birlikte mi, bunu bile hatırlayamıyorum şimdi!
İLK KAYIP/İLK KÜSKÜNLÜK
Rahmet-i Rahman'a dedemin ardından ilk erişen aile büyüğüm babaannemdi. Onun bir kitabıydı el-İrşad. Sayılarla dolu. Şunu şu kadar okursanız şu derdinize şöyle deva bulursunuz. Şunu istiyorsanız şu zikri şu kadar çekin, şunu şu vakitte bu kadar okuyun tarzı bir kitap. Müellifiyle 1984'te İstanbul'daki Sahaflar Çarşısı'nda tanışacaktım 14 yaşında. El-Hac Muzaffer Özak'la yani. Ama daha öncesi var elbette bunun. Babaannemi kandırıp bir şekilde okumak için almıştım o kitabı elinden. Çocukluk işte. Bir gün okula da yanımda götürdüm kitabı. Eve döndüğümde çantamda yoktu kitap. Sınıftaki sıramda unutmuşum. Ertesi gün sınıfta o kadar aramama rağmen kitabı bulamadım. Büyük ihtimalle bizden sonra sınıfı temizleyen müstahdemlerden biri kitabı da yanında alıp götürmüştü. Bir daha geri gelmeyecek o kitabı. Babaannem kitabını istediğinde durumu bütün açıklığıyla anlatmıştım: "Okulda unuttum. Bir daha da bulamadım."
Rahmetli benimle üç ay küs kaldı, hiçbir sözüme, talebime cevap vermedi. Benimle konuşmadı. Ta ki bir bayram gününe dek. Barıştık. Tabii ki dünyalar benim oldu. Çok sever miydi beni, diğer torunlarından ayırır mıydı, zannetmem. Ama onları ne kadar seviyorsa bir o kadar da beni sevdiğine şahidim. Şunu da o zaman öğrendim böylelikle: Bir kitap için en sevdiğinizden bile vazgeçmeyi göze alabilmelisiniz.
Elbette şimdiye dek birçok arkadaşımda birçok kitabım kayboldu, üzüldüğüm olmadı mı o kitaplara. Üzüldüm. Ama okumuşsam bir kitabı, üzüntülerim geçici kaldı. Zaten şimdiye dek 4-5 kez bütün kitapları elimden de çıkardığım oldu. O yüzden ne elimden çıkardığım kitapları ne de arkadaşlarımda kalanları bir kayıp saymadım kendi açımdan. Aksine belki birer kazançtı onlar. Böylelikle birçok arkadaşım da olmuştu. Çünkü onların da birçok kitabı bende kalmıştı.
İLK OKUDUĞUM ŞİİRLER: ERENLERİN BAĞINDAN
Sınıf öğretmenimiz Ayfer Uysal, belki, zamanını aşan mürebbiyelerdendi. Kıyıda köşede bir okul olan, herhangi bir eğitim başarısı bulunmayan, genellikle alt orta sınıf ailelerin çocuklarının okuduğu, bir kütüphanesi bile bulunmayan okulda bir sınıf kütüphanesi kurdu. 50-100 kitaplık bu kütüphanede her hafta 50'den fazla öğrenci bir kitap alıyor, okuyor; haftaya da başka bir kitap almak üzere sınıf kütüphanesine iade ediyordu. Bir öğrenci de kütüphaneden sorumluydu. Elbette ben değildim o sorumlu, ben çoktan bir çeteye üye olmuştum sanırım. Beş-altı kişilik çetemizle okulda kimseye yan bile baktırmıyorduk. Az kulağımızı çekmedi Ayfer hanım bu yüzden, ama bunun da ötesine pek geçmedi. Bununla yetindi.
Sınıf kütüphanesinde yer alan kitaplar arasında diğer öğrenciler kadar benim de favorilerim içinde Ömer Seyfettin'in öyküleri ve Kemalettin Tuğcu'nun romanları başta gelirdi. Ama bir gün çok ilginç bir kitabı okudum. Halbuki onu bilerek seçmemiştim. Nasıl seçtim, yoksa bana o kitabı Ayfer hanım mı seçti, bunu hatırlamıyorum. Sadece kitabı ve ismini hatırlıyorum. Okurken aldığım büyük zevki. Sonradan çokça aramama rağmen bir türlü bir daha bulamadığım bir kitap: Erenlerin Bağından. O zaman bir hikaye kitabı gibi okumuştum Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun kitabını. Elbette üslubu Kemalettin Tuğcu gibi müşahhas çocuk kahramanların anlatımına dayanmıyordu. O kitaptaki kahramanların hem kendileri hem de erişmeye çalıştıkları şeyler belirsizdi. Ama onların çabalarını anlatan üslup ise eşsiz gelmişti bana, o yaşımdaki aklıma. Şimdiki aklım o zaman olsa "Bunlar kesinlikle mensur şiirler" derdim.
Elbette yıllar geçtikçe okuduğum şairlerin ve şiirlerin sayısı arttı. Sayılmayacak kadar da çoğaldılar. Ama, Erenlerin Bağından zihnimden hiç çıkmadı, bu gidişle çıkmayacak da. Keşke Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun yeğeni, bu hesapla eserlerinin varisi, ortağı olduğu yayınevi vasıtasıyla o kitabı tekrar bassa da benim zihnimdeki bu tortu da yok olsa...
İLK SATIN ALDIĞIM DERGİ
Konya'da Uzun Çarşı içindeki Kapu Camii'nin güneybatısında kalan Yılanlı Medrese'deydi babamın küçük amcamla ortak işlettiği dükkan. O zamanlar Bit Pazarı olarak da adlandırılırdı Yılanlı Medrese. Genelde eski elbise satanlar olurdu orada çünkü. Terziydi babam, terzilik haricinde müstamel (kullanılmış) elbise alım satımı işleri de yapılırdı dükkanda. Elbette bu müstamel elbiselerin yenileştirilmesi, eğer Avrupa işi ise Türk modasına uydurulması vb. işleri de yapardı babam rahmetli. Bunların yanısıra konfeksiyon mağazasıydı da işyeri. Kendi pastallarıyla (model) kestiği kumaşlardan başka terzilere ceket-pantolon diktirirdi yani.
Hemen her hafta sonu babamla birlikte dükkana gitmeyi severdim. Çingenoğlu Fırını'nın başlangıcında yer aldığı Arnavut kaldırımlı yokuşu çıkarken sağda hep bir dilenci gördüğümü hatırlıyorum mesela. Göğsünün üstünde dilenme sebebini oluşturan hastalığı anlatan bir levhayla hep dururdu orada o adam. Ve geçerken mutlaka babam o adamın önündeki mendile bir şeyler bırakırdı, genelde bir miktar para. Dükkana vardığımızda kepengi açmaktan içerdeki malzemeden sergilenecek olanlarını dışarı çıkarmaya, çeşitli ve genellikle alımlı elbiseleri kapı önündeki veya saçaktaki çengellere tutturmaya varıncaya dek yarım saati bulan bir de dükkan açma seremonisi vardı ki hem müthiş derecede yorucu hem de insana yaşadığını hissettiren tarafları çoktu.
Bütün bu işler bittikten sonra babam yakası benzinle silinecek, yahut yırtığı söküğü dikilecek veya telası değiştirilecek müstamel elbiselere yönelirdi. Bazen de dikiş makinesine oturur, önceden hazırladıklarını makinesinde dikerdi. O arada benim de pazarın dışında, hemen batı yanındaki Çaycı Ali abinin dükkanına gidip çay söylemem icap ederdi. Babama çay söylerdim, kendime ise ıhlamur.
Saat 10'a doğru gelirdi müvezzi Hüseyin abi. Bisikletiyle dağıtırdı abonelerine gazetelerini. Aboneler gazeteye değil, Hüseyin abiye aboneydi. Esasen veresiye gazete satmanın bir şekliydi Hüseyin abiye abonelik. Her hafta topluca ödenirdi o haftanın gazete paraları. Babamın her gün aldığı ve eve de bir şekilde mutlaka getirdiği tek bir gazete vardı: Tercüman. Hüseyin abiden o gazeteyi de genelde ben koşar alırdım hemence. O cumartesi selesinde gördüm Tercüman Çocuk'u. Merak ettim. "Kaç lira bu" diye sordum, söyledi, cebimde o kadar miktar para vardı. Uzattım ve aldım dergiyi.
Babam gazetesini okuyordu, ben de dergimi karıştırıyordum. Bir kaç hafta aynı olaylar gerçekleşti. Artık alışmıştım Tercüman Çocuk'a. Çizgi romanlar, kısa öyküler, çocuk şiirleri, ilginç bilgiler içeren bir dergiydi. Sonradan fark ettiğim kimi ideolojik yanları da vardı bu çizgi romanların elbette. Özellikle Yüzbaşı Volkan tam bir soğuk savaş çizgi romanıydı. NATO'cu pilot Volkan, hep Ruslarla falan mücadele ederdi. Hep okuyordum bu dergiyi, kendi harçlığımla alıyordum üstelik. Bir Cumartesi gidememiştim dükkana. Hastaydım. Evde yatıyordum. Akşam babam eve geldiğinde gazeteyle birlikte dergiyi de bana uzatınca dünyalar benim olmuştu. Ve o haftadan sonra kendi harçlığımı dergiye verdirmedi merhum, dergimi hep kendisi aldı. Arada elbette kendisi de okuyarak.
İLK TOKAT
Ortaokul ikinci sınıftaydım. İngilizce dersi. Sıranın gözüne sınıf arkadaşım Nebi'nin okumam için verdiği Ahmed Günbay Yıldız'ın Figan romanını açmış, telaffuzu bozuk İngilizce öğretmeninin anlattığı dersi dinlemek yerine bu romanı okuyordum, Ermeni mezalimini anlatan. Dersin ortalarına doğruydu sanırım.Romana dalmıştım. Bir anda ensemde patlayan tokatla uyandım o dalgınlıktan. Öğretmen dersi dinlemediğimi ve kitap okuduğumu fark etmiş, tokadı ensemde patlatmıştı. Kitap okuduğum için yediğim ilk tokattı bu. Kalleşçe vurulmuştu üstelik, yüzüme değil enseme. Hep böyle hissettim ahir ömrüme dek ve o bodur boylu öğretmenin (biz ortaokul çocuklarıyla aynı boydaydı) ismini de hafızamdan çıkardım.
RESMİ KÜTÜPHANELERE ISINAMADIM HİÇ
Ne ortaokul kütüphanesine ne lise kütüphanesine ne ODTÜ'nün kütüphanesine ne de Selçuk Üniversitesi'nin kütüphanesine çokça gitmişliğim vardır. Konya İl Halk Kütüphanesi'nde de çocukluk ve gençlik yıllarında çok vakit geçirdiğim söylenemez. Herhangi bir ödev konusunu araştıracaksam ilk uğrak yerim hep Hayra Hizmet Vakfı Kütüphanesi olurdu. Kitaplara sanki orada daha kolay ulaşıyor gibiydim.
Bütün bunlara rağmen gerek ortaokul, gerek Fen Lisesi, gerek ODTÜ kütüphaneleriyle ilgili ilginç anılarım da oluştu. Ortaokul kütüphanesinden okuduğum ilk kitap Sosyal Darvinizm'le ilgili sosyolojik bir kitaptı. Kitabı okuyup bitirdiğimde zihnimde kitaptan tek bir cümle, tek bir kelime bile kalmamışken evrim teorisini çürütmeyi amaçlayan bir roman yazmaya girişiverdiğimi hatırlıyorum. Epey de yazmıştım 13 yaşımda bu romanı. elbette son derece kötü bir romandı, Ahmed Günbay Yıldız'ın romanını hatırlatan tarafları da çoktu.
Fen Lisesi'nde ise zenginliği yaşadım. Birçok ilginç kitaba ulaştım. Birçok hafta sonu bir şekilde kütüphaneye gidiyordum. Elbette Sahaflar Çarşısı'na gitmek için okuldan ayrılmadığım hafta sonları. İdeolojik bakımdan özgür bir kütüphaneydi sanki Fen lisesinin kütüphanesi. Seyyid Kutup'un Fizilalil Kur'an'ı da yer alıyordu, İletişim yayınlarının Latin Hikayeleri Antolojisi de. Elbette okulun Fen Lisesi olmasından kaynaklı olarak Plazma Fiziği, Kozmolojiye Giriş vb. kitaplar da bulunuyordu. Kozmolojiye Giriş, ilginçti şimdi hatırlıyorum da. Prof. Dr. Ahmet Yüksel Özemre'ye aitti. Sırf bir fizik kitabı sayılmazdı aslında. elbette kitap Özemre hocanın Teorik Fizik Kürsüsü'nde verdiği yüksek lisans derslerini (bu yüzden benim gibi tıfıl bir başlangıç öğrencisi için anlaşılması epey güç formüller yer alıyordu kitapta) içeriyordu, ama her bölümün başına da bir şekilde bizim kültürümüzün nadide örnekleri serpilmişti. 1987 yılında TAEK Başkanı olan Ahmet Yüksel Özemre, Çernobil Nükleer Santrali kazası sonrası yaptığı açıklamalar dolayısıyla epey eleştirilmişti de. Bu eleştirilerin çoğunun ideolojik saiklere dayalı olduğunu belli belirsiz sezebiliyordum. Ama bilimsel herhangi bir dayanaklarının olmadığını da sonuçta görebiliyordum.
1987 Ramazan'ında Fen Lisesi'ni ziyaret eden dönemin darbeci Cumhurbaşkanı Kenan Evren'i karşılama kıtasında yer alan oruçlu öğrencilerdendim. Biz bahçede vakit geçirdik, Kenan Evren ise aşağıda yemekhanede oruç tutmayan öğrencilerle birlikte yemek yedi, sonra okulu denetledi, kütüphanede gördüğü Fizilalil Kur'an tefsirini de "Ne işi var bu kitabın burada? Kaldırın bunu!" diyerek kaldırttı. Kenan Evren'e eşlik eden solcu sınıf arkadaşlarımın yalancısıyım.
BANA RAMAZAN YELKEN KEFİL OLDU
1992'de Konya'ya dönmüştüm. Üniversite sınavına yeniden girmiş, bu kez Selçuk Makina'yı ilk yazmıştım, okumayacağımı bile bile. Sırf rahmetli babamın gönlünü hoş etmek için. Kazandım da. Okula kayıt yaptırabilmem için ODTÜ'de kalmış diplomamı geri almam gerekiyordu. Bunun için gerekli bütün işlemleri ODTÜ Öğrenci İşleri'nde tamamlamış sayılırdım, ama ODTÜ Kütüphanesi'yle ilişiğimin olmadığını da göstermem isteniyordu, kütüphane kartını iade etmem gerekiyordu yani. İyi de ben bir kütüphane kartı almamıştım ki! ODTÜ Kütüphanesi'nden kart almadan, yani ödünç kitap almadan, doğrudan kütüphanede oturarak/okuyarak yararlanmıştm.
Durum böyle olsa bile kendime bir kefil bulmam gerektiği söylendi. Kefil olarak aklıma gelen ilk isim ise o sıralar ODTÜ Sosyoloji'de doktora yaptığını bildiğim Ramazan Yelken hoca oldu. Ulaştım bir şekilde kendisine. Ve onun bana kefil olmasıyla ODTÜ Kütüphanesi'yle herhangi bir ilişkimin olmadığını ibraz ederek lise diplomamı ODTÜ zindanından kurtardım.
ÇETO, 10
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)