17 Eylül 2020 Perşembe

Bilim ve ahlak felsefesinin ilkeleri

 Birinci Dünya Savaşı sonrası yıkılan Osmanlı devletinden Türkiye Cumhuriyeti’ne devreden unsurlar sadece “düyun-u umumiye” diye bilinen dış borçlar değildi elbette; büyük savaş sonrası elde kalan coğrafya, 1910’dan beri süregelen Balkan, Trablusgarp, Birinci Dünya ve Kurtuluş savaşları sonrası yorgunluktan bitap düşmüş bir halk, o halk içinde yetişmiş ve çoğu savaşlar esnasında şehit düşmüş, pek azı yeni cumhuriyete intikal edebilmiş okumuş bir sınıf. Bu sınıfın asker, alim, aydın ya da bürokrat olmasından bağımsız olarak sahip olduğu fikirler de Osmanlı devletinin son çeyreğindeki yaygın fikirlerdi elbette. Bu okumuşlarla birlikte bu fikirlerin de kimilerinin doğrulanarak kimilerinin de yanlışlanarak cumhuriyete devrettiğini söylemek gerekir. Osmanlı’dan cumhuriyete devreden unsurlar tabii ki bunlarla sınırlı değil: Başta bazı idari kurum ve kuruluşlar olmak üzere, eğitim ve öğretim alanında faaliyet gösteren okullardan tutun da eğitim süreçlerinde kullanılan ders kitabı, araç gereç vb. unsurlara kadar cumhuriyetin kendi eski rejiminden (ancient regim), yani Osmanlı’dan tevarüs ettiği birçok unsur vardır. Sözgelimi dönemin ünlü filozofu Mehmet İzzet’in deyişiyle kuruluşunda Zühtü Paşa’dan çok emeği olan Salih Zeki’nin 5 yıl rektörlük yaptığı Darül Funun bunlardan biridir. Bilindiği üzere Darülfünun 1933 Üniversite Reformu ile yerini İstanbul Üniversitesi’ne bırakır.

İlk matematik felsefecisi

Cumhuriyetin ilanını göremeden, Kurtuluş Savaşı’nın başlangıç yıllarında 1921’de yaşadığı geçirdiği ruhi bunalımlar sonucu vefat eden Salih Zeki, modern anlamda Türkiye’nin ilk matematik felsefecisidir. Öğrencisi İsmail Hakkı Baltacıoğlu’na göre “Darülfünun için büyük bir kuvvet, bir fikrî kıble” olan Salih Zeki, Şinasi ile Namık Kemal’in edebiyat dilinde gerçekleştirdiği devrimi bilimsel dilde yapar. Salih Zeki’nin dönemin diline getirdiği bilimsellik, yöntem ve bilim anlayışı elbette cumhuriyetin ilk yıllarında da sürecektir bir şekilde. Osmanlı düşüncesinde matematik ve doğa bilimlerini yeniden kuran kişi olarak anılan Salih Zeki’nin orta dereceli okullarda ders kitabı olarak okutulmak üzere Türkçe’ye kazandırdığı iki cilt halindeki Türkçe’de çok bilinmeyen Fransız filozof Alexis Bertrand’a ait Mebadiî-i Felsefe-i İlmiyye ve Felsefe-i Ahlakıyye (Bilim Felsefesinin ve Ahlak Felsefesinin İlkeleri) kitabının üç açıdan önemli olduğunu vurguluyor kitabı Osmanlı Felsefe Çalışmaları kapsamında günümüz Türkçesine aktaran Ebubekir Demir: Yöntembilime ve bilim anlayışına getirdiği bilimsel bakış; Comte’un düşüncelerinin, ahlak felsefesi ve siyaset felsefesini de kuşatacak bir şekilde sunulduğu ilk eser ve Tanzimat sonrasındaki pozitivist ve eleştirel pozitivist düşüncenin oluşumundaki rolü; Salih Zeki’nin külliyatında genel felsefe ile ilgili tek eser olması. 1917’de yayınlanan eser sadece felsefe tarihimiz için değil, eğitim tarihimiz bakımından da önemli. Sözgelimi ‘Bilim Felsefesi’ adını taşıyan birinci cilt, Hasan-Âli Yücel’in Mantık Dersleri kitabı başta olmak üzere cumhuriyet devrinde yazılmış birçok mantık kitabına kaynaklık teşkil eder. ‘Ahlak Felsefesi’ başlığını taşıyan ikinci cilt ise ‘vicdan bahsi’nde birçok farklı alanda temayüz eder.

Yönetici düşünce

Sözgelimi bugün bile kullandığımız ‘yönetici düşünce’, ‘buluş mantığı’ vb. bilim felsefesi disiplininin birçok kurucu deyişi literatürümüze ilk kez bu kitapla girdi. Ahlak Felsefesi cildinde tartışılan konular arasında demokrasi, monarşi ve aristokrasi tartışmalarının bulunması, Herbert Spencer’in evrimci ahlak anlayışı ile toplumsal fayda-birey ilişkisinin ele alınması; mülkiyet meselesinin Marx ve Bakunin’in görüşleri doğrultusunda incelenmesi ve hatta hayvan hakları gibi felsefe tartışmalarına yer verilmesi kayda değerdir.

4 Eylül 2020 Cuma

Kültür bir iktidar kurma alanı olabilir mi?

 Ele avuca sığmaz bir kavram olarak görünen kültür ile gücü imgeleştiren iktidar kavramlarından oluşmuş bir formülasyon kültürel iktidar. Kültür kavramı ele avuca sığmaz, çünkü insanoğlunun maddi-manevi hemen bütün eylem ve edimlerinin sonuçlarını en nihayetinde kültür olarak niteleyebilirsiniz ve insanoğlunun varlığa çıktığı dünyanın son kertede kültürel dünya olarak nitelenmesinde de bir beis yoktur. Hatta dünya dediğinizde bile özünde kültürel bir nitelemede bulunduğunuz, arz denen fiziksel dünyayı kasdetmediğiniz açıktır. Buna mukabil iktidar ise yine aynı şekilde hakkında kesin bir tanıma ulaşma imkanınızın olmadığı; ancak şiddet, baskı, yönetim, arzu, şehvet vb. fenomenlerle tezahür ettiğini söyleyebileceğiniz bir güç topağı ya da uzanımıdır. Bu iki belirsiz kavramın birleştirilmesiyle ulaşılan ‘kültürel iktidar’ deyişinin de hem kendi bileşenlerinin belirsizliklerini katmerleştirerek koruduğunu, hem de bu belirsizliklere yeni birtakım belirsizlikler eklediğini varsaymanız kolaydır.

Maarif davası

Türkiye’de kültürel iktidar ve hegemonya konusunun ise kökleri tarihsel bakımdan ilk Batılılaşma dönemlerine dek uzanan ve ancak ana formülasyonları 1980 darbesi sonrası ortaya çıkmış üstü örtük bir mesele olduğunu söyleyebiliriz. Türk düşünce hayatının ana belirleyenlerinden biri olan “kültür ve medeniyet” ayrışmasından tutun da modernleşme çabamız içinde önemli bir yere sahip “maarif davası”na kadar birçok alanda tezahürlerini gördüğümüz kültürel iktidar meselesini yine de 2013’teki Gezi Parkı olaylarının ardından siyasal sahnede ayyuka çıkan tartışmalarla birlikte daha vazıh ve bu meselede tutulan tarafları daha belirgin bir şekilde konuşmaya başlama imkânı bulduk. Çünkü mesele nihayet halk içinde en muteber konuşma zemini sayabileceğimiz siyasal gündeme eklemlenme fırsatını bu tartışmalarla birlikte edinme şansına kavuşmuştu.

Onbeşinci sayısında Kültürel İktidar’ı dosya konusu seçen Sosyoloji Divanı’nda yer alan makaleleri böyle bir tarihsel arkaplan bilgisi eşliğinde okumak gerekli. “Kültür bir iktidar kurma, bir hegemonya oluşturma alanı olabilir mi? ‘Kültür ve iktidar’ kavramları hangi zeminde bir araya gelebilir? Kültürel bir iktidar var ise etki gücü ve alanı nedir? Bu iktidar biçimi nerelerde soluk alıp verir?” gibi sorular eşliğinde hazırlanan dosyada iki temel boyut çerçevesinde konu tartışılıyor. Bu temel boyutlardan ilki kültürel iktidarı kavramsal, teorik ve tarihsel derinliğiyle ele alarak meseleyi temellendirmeye çalışırken, ikinci boyutta meselenin dallanıp budaklandığı mecralardaki görünümlerini açığa çıkarma kaygısı güdülüyor. Hazırlanan dosyanın editörlüğünü de üstlenen Hüseyin Çil’in giriş yazısını teşkil eden makalesi meseleye kavramsal, teorik ve tarihsel bir zemin sağlayarak güncel tartışmaların boyutlarını ortaya çıkarmaya uğraşırken, Mehmet Uğraş kültür, ideoloji ve iktidar ilişkilerini sorguluyor. Meselenin psikolojik boyutlarını tartışan makale ise Gökhan Asiltürk’e ait. Ertan Özensel’in modernlik tecrübesinin ürettiği kültürel iktidar form(ları)na yönelik yazısı ile güncel tartışmaları biri entelektüel zeminde diğeri tartışmaların tarihsel seyrini ortaya çıkarmak üzere yazılmış olan Ercan Yıldırım ve Faruk Karaarslan’ın makaleleri meselenin teorik ve tarihsel boyutunu tamamlanmasını sağlıyor. Dosyanın diğer bölümleri ise meselenin gündeme geldiği alanlara yönelik makalelerden teşekkül ediyor.

26 Ağustos 2020 Çarşamba

Foucault'nun rehberliğinde yeni ilişki kipleri icadı

Yirminci yüzyılın özellikle son çeyreğinde Fransa’da düşünceleri ve yaklaşımıyla etkinleşen düşünürlerin başında gelir Michel Foucault. Deliliğin Tarihi, Hapishanenin Doğuşu, Kelimeler ve Şeyler, Bilginin Soykütüğü gibi eserleriyle 1960’lar sonrasında düşünce iklimini değiştiren etkisiyle bildiğimiz Foucault, 1970’lerin ikinci yarısından itibaren Collége de France’da verdiği “yönetimsellik” temalı derslerle fikri yaklaşımında önemli bir bükülmenin de gerçekleştiğini duyurur. Foucault’nun entelektüel güzergahında önemli bir durak sayabileceğimiz 1978 yılında Sorbonne’da Fransız Felsefe Cemiyeti huzurunda verilmiş Eleştiri Nedir başlıklı konferans ile 1983 yılında Bekeley Üniversitesi’nde verilmiş Kendilik Kültürü konferansını ve bu konferanslar eşliğinde gerçekleştirilmiş üç tartışma metnini içeren kitabın Foucault’nun 1978 ila 1983 yılları arasında yaşadığı fikri dönüşümün iki ayrı kutbunu bir araya getirmesiyle de kıymetli olduğunu söylemek gerekir.
Bu fikri dönüşümün ana çizgisinin ünlü Alman filozof Immanuel Kant’ın “Aydınlanma Nedir?” başlıklı metnini Foucault’nun okuma tarzından geçtiği vurgulanabilir. Foucault’a kalırsa bu soruyla birlikte Kant, felsefeye yeni bir soru tipi sokmuştur: Filozofun yazdığı ve kendisinin de bir parçası olduğu belirli bir anın tarihsel-felsefi anlamı sorusudur bu. Eleştiri Nedir başlıklı konferans metninde o zamana dek pek işitilmemiş bir tezi, 15. ve 16. yüzyıllardan itibaren Batı toplumlarını karakterize etmeye başlayan “yönetişimselleşme”nin “şunlar tarafından, şu ilkeler adına, bu amaçlarla ve böyle usullerle bu şekilde nasıl yönetilinmez?” sorusuyla ilişkili olduğunu ileri süren tezi ortaya atar. Foucault’nun henüz Kant’ın ismini dahi anmadan burada nitelediği şekliyle ‘eleştirel tavır’, yönetme sanatlarının hem ortağı hem de rakibidir. Öyle ki bu tavrı “o kadar da yönetilmeme sanatı” olarak nitelemekte herhangi bir beis yoktur. Eleştirel tavrın soykütüğünde Hıristiyan pastorallik alanında üretilen direniş noktalarını öne çıkaran Foucault, eleştirel tavrın tarihsel kökenini Ortaçağ’da Batı’da yaşanan din savaşlarında aramak gerektiğini de ifade eder. Eleştirel tavrı, Kant’ın Aydınlanma Nedir’de “Aydınlanma”ya dair yaptığı o ünlü “reşit olmama halinden çıkmak için cesaret” nitelemesiyle bağlantılandırarak Aydınlanma sorusunu, iktidarı temel veri ve yegâne açıklama ilkesi olarak kabul etmekten çok, onu “bir etkileşim sahasındaki ilişki” tarzında ele alarak bilginin nasıl kendiliğinden doğru bir fikir oluşturduğunu anlamaya çalışmaktan çok artık böyle yönetilmek istememekten oluşan, hem bireysel hem de kolektif bir tavrın etik-politik değerini öne çıkarmak olarak cevaplar.

Güncel olarak neyiz?
Foucault 1983’te verdiği konferansta ise Aydınlanma meselesini artık eleştirel bir tavırla ilişkilendirmekten çok farklı sayabileceğimiz bir meseleyle “tarihsel-felsefi” anlamdaki bir meseleyle, “Güncel olarak neyiz biz?” sorusuyla bağlantılandırır. Bunu yaparken Kant’ın kendi eserlerinde kolayca birbirine indirgenemeyecek, ama yine de birbirlerine bağlı sayabileceğimiz iki felsefi geleneği başlattığını ileri süren Foucault, bu iki gelenekten ilkini “hakikatin biçimsel ontolojisi”, ikincisini ise “kendimizin tarihsel ontolojisi” şeklinde niteler.

Kılıçdaroğlu kendi korkularıyla mı yüzleşiyor?

Siyasi takvimde 2023’te yapılması öngörülen seçimlere üç yıl gibi siyaseten gayet uzun sayılabilecek bir süre varken “Abdullah Gül’ün sizin partinizden Cumhurbaşkanı adayı olması hiç aklınızdan geçti mi?” sorusuna Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun sorunun içeriğini doğrudan yalanlamak yerine “Abdullah Gül’den neden bu kadar korkuyorlar?” şeklinde verdiği cevap, gerek geleceğe dönük imaları gerekse de geçmişe yönelik hatırlattıkları bakımından üzerinde detaylıca durulmayı hak ediyor.
Bu cevabın geleceğe dönük imalarını soruşturmayı yazının devamına erteliyor, öncelikle cevabın hatırlattıklarını yazmak istiyorum. İlkin Kemal Kılıçdaroğlu’nun 28 Ağustos 2007’de TBMM tarafından son kez seçilerek Cumhurbaşkanı olan Abdullah Gül’e meclisteki diğer CHP’liler gibi oy vermediğini hatırlıyorum mesela. Başta sayın Kemal Kılıçdaroğlu olmak üzere hiçbir CHP milletvekili o seçimde Meclis’e katılmamıştı bile. Kılıçdaroğlu’nun bu seçimlerdeki tek mazur yanı o sıralar CHP’de sıradan bir milletvekili olmasıydı, Meclis’e gelemezdi, çünkü CHP’nin seçimlere katılmama yolunda alınmış bir grup kararı vardı. Belki başka bir gerekçe de o seçimlerde Abdullah Gül’ün doğrudan AK Parti’nin (yani şimdiki Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın) adayı olması şeklinde gösterilebilirdi. Koskoca CHP’li vekil, AK Parti adayına oy verecek değildi ya! Ama yine de bütün bu gerekçelere karşın, Kılıçdaroğlu’nun son açıklamasında Abdullah Gül’ü Cumhurbaşkanlığına CHP adayı olarak düşündüğünü ima etmesi deşilmesi gereken birçok ilginçlik barındırıyor.
Daha önce oy vermediği aday
Sözgelimi “Abdullah Gül’den neden bu kadar korkuyorlar?” diye karşı ataklı bir soru soran Kılıçdaroğlu’nun Abdullah Gül’ü CHP adayı olarak ima etmesi kendi korkularıyla yüzleştiğini mi düşündürmeli acaba? Daha önce oy vermediği, Cumhurbaşkanlığı’na layık görmediği bir isim için bu kez halktan destek istemek anlamına gelebilecek bir tavrın çelişkili yanları zamansal ve siyasal değişimlerle izah edilebilirse de 2007’de Abdullah Gül ismine karşıtlığı zemininde CHP tabanında sağlanan konsolidasyonun halen devam ettiği ortada iken bu ‘ima’nın en fazla üç yıl sonra ‘aşikâr’ hale dönüşmesini ummak bana kalırsa epey zor. Yazımızın devamında bu noktaya tekrar döneceğim için şimdilik bunu söylemekle yetinelim.
İkinci hatıra ise 2014’te halk oyuyla yapılan ilk Cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili elbette. O seçimlerde ilk kez halk tarafından seçilecek Cumhurbaşkanının ısrarla siyasetin dışından biri olması gerektiğini savlayan Kemal Kılıçdaroğlu, çatı adayı diyerek Ekmeleddin İhsanoğlu’nu aday göstermişti. Bu “çatı adayı” deneyimi o dönemki CHP’nin siyasetsizliğinin de bir göstergesiydi aslında (aynı siyasetsizliğin halen sürdüğünü belirtmem gerekiyor.) Hem teorik hem pratik bakımdan, yani tamamen siyasal alandaki bir pozisyona siyaset dışından bir aday göstermek anlamına gelen “çatı adayı” fikri CHP’deki siyasal kavrayışların yetersizliğini ve bu partinin siyaseten içine girdiği çıkmazı işaretlemekten başka bir anlama gelmiyordu. Aslında Ekmeleddin İhsanoğlu beyin Cumhurbaşkanlığı’na aday gösterilmesinin ardındaki sebep de belliydi: Bir şekilde AK Partili seçmenden de oy tırtıklayabilecek, muhafazakâr eğilimli bir aday. Ancak, her ne kadar bazen siyaset bir “hokus pokus sanatı” olarak görülebilse de seçmenlerin çoğu kez izhar ettikleri tercihlerle bu türden hokus pokusların amaçladıklarını kolayca geçersizleştirdiğini de biliyoruz. Ekmeleddin İhsanoğlu beyin Cumhurbaşkanlığına aday gösterildiği süreçte de CHP’nin tüm “hokus pokus” numaralarına, “Ekmek için Ekmeleddin” sloganlarına rağmen seçmen Erdoğan’ı “ilk kez halk tarafından seçilen Cumhurbaşkanı” konumuna getirmişti. AK Parti tabanının o seçimlerde Ekmeleddin beyin “muhafazakâr” kimliğiyle çok da ilgilenmediğini görmüştük. O seçimlerde CHP Genel Başkanı’nın kendisinin aday olmak yerine bir başkasını aday gösterme biçimi de doğrusu çok garipsenmişti.
Bütün makamlardan mühim
Çatı aday fikriyle uyumlu sayılsa da bu durum pekâlâ CHP Genel Başkanlığı’nın Kemal Kılıçdaroğlu için diğer bütün siyasi mevkilerden daha değerli olduğu anlamına da geliyordu çünkü. Bu nokta önemli, o yüzden mutlaka akılda tutmalı.
Üçüncü hatıra elbette 2018’deki başkanlık seçimleriyle alakalı. Abdullah Gül’ün CHP’nin adayı olarak ilk kez gündeme getirildiği, ancak gerek Muharrem İnce’ye parti tabanında gösterilen teveccüh gerekse de CHP’nin seçimlerde birlikte hareket etme kararı aldığı partilerin itirazları sebebiyle Muharrem İnce’nin aday gösterildiği ilk başkanlık seçimleriydi. Muharrem İnce’nin “Adam kazandı!” sözüyle seçimi kaybettiğini kabullendiği gece. Onu destekleyen seçmenlerin bir kısmının, İnce’nin açıklaması gecikince onun kaçırılmış olduğunu düşündükleri gece. Gerçi, böylesi düşünceleri sosyal medyada yazdıklarıyla dile getirenlere, ‘şizofren’ de demişti İnce. Muharrem İnce o seçimde aldığı oy oranının CHP’nin aldığı oy oranından yüksek olmasını gerekçe göstererek CHP’nin Genel Başkanlığı’na da adaylığını koymuştu. Yani aslında seçimler sonucunda Kılıçdaroğlu, Erdoğan’a rakip olması için desteklediği ismin kendine rakip olduğunu da görmüştü. Kılıçdaroğlu’nun “CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı” olarak Abdullah Gül’ü ima eden açıklamalarını yorumlarken bu noktayı da hatırımızda tutmamızda fayda var.
Taban ikna olur mu?
Üç yıl sonraki başkanlık seçimlerinde CHP’nin Abdullah Gül’ü aday gösterme ihtimali elbette yüksek. Kılıçdaroğlu’nun imasının bize düşündürdüğü gelecek tasavvurunda bu ihtimalin yüksekliği açıkça görülüyor. Kılıçdaroğlu’nun CHP içinden öne çıkabilecek bir ismi aday göstermeye yanaşmasını beklemek, eğer o isim seçimi kaybederse CHP Genel Başkanlığı için tıpkı Muharrem İnce’de olduğu gibi doğal bir aday haline dönüşeceği için Kılıçdaroğlu açısından girilmemesi gerekli bir risk olarak görülebilir rahatça. O yüzden de Abdullah Gül ismi Kılıçdaroğlu için ehven bir tercih. Ancak parti tabanının Abdullah Gül’e ikna edilebilmesi ise epey güç. Gerek 2007’de sağlanan konsolidasyonun 2018’lerde bile sürdüğünün görülmesi gerekse de CHP tabanının kendilerinden olmayan her kim olursa olsun benimsediği katı ve dışlayıcı tavır Kılıçdaroğlu’nun imasının sadece bir ima olarak kalma ihtimalinin de yüksek olduğunu işaret ediyor. “Sözde değil, özde laiklik” arayan CHP tabanının Gül’ün muhafazakâr ama laik olduğuna ikna olması neredeyse imkânsız gibi. CHP müttefiki olabilecek diğer partilerin tavrından bağımsız olarak, olur ya, CHP tabanı kan kusup kızılcık şerbeti içer, belki o zaman Abdullah Gül’ü CHP adayı olarak seçimlerde görürüz.

14 Ağustos 2020 Cuma

Osmanlı dini hayatının ilk oluşum aşamaları

Osmanlı devletinin kurulduğu 14. yüzyıl başlarına varmadan, yani on üçüncü yüzyıl boyunca Anadolu demografisinde çok büyük bir hercümercin yaşandığı biliniyor. Moğol istilası önünden kaçan büyük insan kitlelerine sığınaklık teşkil eden Anadolu coğrafyası; yüzyılın ilk yarısı, kısmen Türkiye Selçukluları’nın Sultan Alaeddin Keykubad’ın yönetiminde istikrarlı yapıya sahip oluşu bu göç yükünü kaldırabiliyorken, özellikle Kösedağ Savaş’ından sonra Türkiye Selçukluları’nın devlet yönetiminin zayıflaması ve şehzadeler arasında sıkça yaşanan iç savaş ve çatışmalar neticesi bu istikrarını kaybetti ve yaşanan göçlerin beraberinde getirdikleri, kendiliğinden istikrarsız bir görünüm oluşturdu.
800 yıla sari bir süreçte bugün bile tartışmak zorunda kaldığımız birçok toplumsal, siyasal ve dini meselenin, ayrılık ve çatışmaların ilk köklerini oluşturan temel gövde 13. yüzyıl sonundaki Anadolu demografisindeki hareketlilikti. Osmanlı Devleti’nin 14. yüzyılda kurulmasıyla birlikte bir nevi pax Ottomanica sonucu siyasal açıdan görünmezleşen sorunların birçoğunun hemen her kriz döneminde tekrar ortaya çıktığını görmemiz mümkün.
Yazılı kaynak kıtlığı
15. yüzyıl Osmanlı müverrihlerinden Aşık Paşazade’nin Anadolu’daki bu hareketliliği kategorize ederken “Ahiyan-ı Rum, Bacıyan-ı Rum, Abdalan-ı Rum, Gaziyan-ı Rum” zümreleriyle tasvir ettiği bu tablonun dini boyutunu tartışan kitabı ‘Dervişler, Fakihler, Gaziler’ adlı kitabında Haşim Şahin, epey zorlu bir işe girişmiş ve altından başarıyla kalkmış görünüyor. Bu zümrelerin asıl teşekkül dönemlerinin 13. yüzyıl olduğu Aşık Paşazade’nin tasvirlerinden dolaylı olarak çıkarılabilse de 13. yüzyılla ilgili olarak tarihçilerin yaşadığı yazılı kaynak kıtlığı önemli bir zorluk olarak duruyor. Mevlana Celaleddin Rumi, Muhyiddin İbn Arabi, Sadreddin Konevi, Ebu’l Vefa el-Bağdadi, Ebu İshak Kazeruni, Hacı Bektaş Veli, Siracüddin Urmevi, Evhadüddin Kirmani, Yunus Emre gibi Anadolu’ya yerleşen Türklerin dini hayatına açık etkileri olduğu bilinen isimlerle ilgili çoğu bilginin de genelde menkıbeler şeklinde gelişinin tarihsel bakımdan önemli sıkıntılar içerdiği söylenebilir. Osmanlı sufiliğinin 13. yüzyıl hercümercinden geçerek 14. yüzyıl boyunca şekillenmesine ilişkin çözümlemeler içeren kitabının birinci bölümünde dervişleri, fakihleri, medreseli sufileri ve gazileri irdeleyen Şahin, ahileri kitabının kapsamının dışında bırakıyor. Bunun sebebini ise temelde ahilerin dini kimliklerinden ziyade ekonomik faaliyetleri ile bilinmeleri olarak açıklıyor. Osmanlı Beyliği’nin bağımsız bir devlet olarak ortaya çıkmasının akabinde uç bölgelerinde yoğun bir derviş nüfusunun göze çarptığına işaret eden Şahin, Osman Gazi döneminde henüz zayıf addedilebilecek merkezi idare sebebiyle iktidarın derviş gruplarına yaklaşımının kuşatıcı olduğunu belirtiyor. Orhan Gazi döneminde Geyikli Baba, Abdal Musa ve Karaca Ahmed gibi isimlere yöneltilen teftişle birlikte devletin derviş gruplarının en azından bir kısmını kontrolü altına almak için çaba sarfettiğini kaydediyor.
Özellikle Osmanlı’nın daha sonraki yüzyıllarda gelişecek dini hayatına derin etkileri olduğunu bildiğimiz 14. yüzyıldaki dini zümrelerin sosyal ve kültürel hayatta üstlendikleri işlevler, eğitim hayatında oynadıkları roller, bu dini zümrelerin imar ve yerleşimlere yaptığı katkılar, kurdukları ribat, hankâh, kervansaray, zaviye, tekke, cami ve medreseler ile Osmanlı dini hayatının önemli veçhelerinin ilk oluşum aşamasının güzel bir portresini çıkaran Şahin’in eseri, Osmanlı ile ilgili çalışmalarda genelde karanlık kalmış birçok meseleye de ışık düşürmemizi kolaylaştırıyor.

8 Ağustos 2020 Cumartesi

Tüm yönleriyle Doğu Akdeniz'de Türkiye

Son dönemlerde Türkiye’nin dış politikasının en önemli kalemlerini teşkil eden sorunların birçoğunu Doğu Akdeniz başlığı altında toplamak mümkün. Suriye, Libya, Filistin, Kıbrıs bu kalemler arasında elbette en öncelikli olanlar. Ayrıca Türkiye’nin güvenliğini dolaylı olarak etkileyen başka bazı sorunların da Doğu Akdeniz havzasında ele alınması gerektiği açık: Mısır ve Lübnan’daki gelişmeler de bunlardan. Türk dış politikasını 1950’lerden beri yoğun olarak uğraştıran Kıbrıs sorunu yanında halen çatışmaların sürdüğü Suriye, Filistin ve Libya’daki olayların seyrinin Türkiye’nin güvenliğini doğrudan ilgilendirdiği de biliniyor.
Tarihsel yakınlık
Bölgede BAE, Yunanistan, Suudi Arabistan, İsrail gibi Trkiye karşıtı bazı ülkeler haricinde Rusya, ABD ve AB’nin de hesaba katılması gereken faktörlerden olduğu düşünülürse Türkiye’nin Doğu Akdeniz’e yönelik sürdürdüğü dış politakanın çetrefilli yanları da ortaya çıkıyor. Doğu Akdeniz havzasının Türkiye’yi sadece güvenlik ve bölgeden elde edilebilecek enerji kaynakları bakımından ilgilendirmediğini, aynı zamanda Türkiye’nin bu bölgeyle tarihsel bakımdan da yakın bağlara sahip olduğunu vurgulayan bir kitap Doğu Akdeniz ve Türkiye’nin Hakları adıyla SETA tarafından yayınlanan eser.
Kitapta yer alan diğer makalelere temel oluşturan yazılarında Kemal İnat ve Burhanettin Duran Türkiye’nin Doğu Akdeniz politikasını şekillendirirken uluslararası hukuku dikkate alacak biçimde hareket ettiğini vurgulayarak, Türkiye’nin Libya’da, meşru Trablus hükümetiyle deniz yetki alanları sınırlandırma anlaşması yapıp bu meşru hükümetin çağrısıyla Libya’ya askeri destek verirken, Filistin’de İsrail işgaline, Mısır’daki Sisi darbesine, Güney Kıbrıs Rum yönetiminin Türklerin haklarını yok sayarak adanın doğal zenginliklerini uluslararası şirketlere pazarlamasına ve Suriye’deki Esed rejiminin ve Rusya’nın sivil halka uyguladığı katliamlara karşı çıkarken sürekli uluslarararsı hukuka uygun bir şekilde hareket ettiğini belirtiyorlar.
Güç mücadelesi
Türkiye’nin Doğu Akdeniz politikasının temel parametreleri olan güvenlik, ekonomi, tarihsel bağ ve uluslararası hukukun her biri üzerinde duran makalelerinde bu parametrelerin Türkiye’nin Doğu Akdeniz politikası nasıl şekillendirdiğini tartışan İnat ve Duran, ABD, Rusya ve AB gibi küresel güç odaklarının da konumlanışını analizlerine dahil ediyor. Kitapta bu toparlayıcı yazının ardından Doğu Akdeniz sorununu siyaset ve güvenlik bakımından, ekonomik ve hukuksal boyutlarıyla da tartışan diğer yazılar yer alıyor.
Sorunun siyaset ve güvenliği yakından ilgilendiren boyutlarını tartışan ikinci bölümde Kıbrıs sorunundan Doğu Akdeniz’deki güç mücadelesinin tarihsel süreci, bölgedeki mevcut askeri güç dengesinden batılı ve bölge ülkelerinin Doğu Akdeniz politikalarına, Rusya ve Çin’in Doğu Akdeniz politikalarından küresel ve bölgesel aktörlerin Libya politiklarına dek birçok yazı yer alıyor. Üçüncü bölümde Doğu Akdeniz sorununun ekonomik boyutlarını tartışan Yunus Furuncu, İsmail Kavaz ve Erdal Tanas Karagöl’ün makaleleri ile birlikte dördüncü bölümde uluslararası hukuk bakımından Doğu Akdeniz sorununun temel konularını teşkil eden münhasır ekonomik bölge, deniz alanları, kıta sahanlığı, adaların deniz alanı sınırlandırmasına etkileri gibi meseleleri ele alan yazılar yer alıyor. Kitap bu bakımdan Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de izlediği politikayı nasıl şekillendirdiğini dört başı mamur bir şekilde okura aktarmayı başarıyor.

30 Temmuz 2020 Perşembe

Ahlak felsefesi temelli modernite eleştirisi

Kökleri 19. yüzyıla kadar uzanan İslam dünyasındaki modernleşme çabalarının çoğu kez istenen sonuçları doğurmaması, özellikle Arap dünyasında 1968 Arap-İsrail savaşı ertesi yeni bir dalga oluşturmuştu. Nahda denen bu uyanış hareketinin sonuçlarından önemli bir bölümü de düşünmede yenilenmeyi konu edinmekteydi. Muhammed Arkun, Muhammed Abid el-Cabiri, Nasr Hamid Ebu Zeyd, Hasan Hanefi vb. isimlerini de içeren ve özellikle Mısır, Cezayir ve Fas gibi Kuzey Afrika ülkelerinin entelektüel hayatına yön veren genel akım, İslami mirasın kapsamlı bir restorasyonunu amaçlarken, bu restorasyonu kimileyin milliyetçilik, Marksizm, sekülerizm, liberalizm vb. siyasal programlarla karışık bir şekilde ya tarihselci ya yapısalcı ya da post-yapısalcı bir bakışla ele almayı da getirdi. Özellikle az önce zikrettiğimiz isimlerde görüldüğü kadarıyla klasik İslami mirasın yenilenmesini hedefleyen çalışmalarda ilk başvurulan yordamın modernlikten ödünç alınan eleştirel aparatların kapsamlı ve titiz kullanımı, ama gerek sınanma ve doğrulanma, gerekse eleştiriye tabi tutulma gibi onların klasik İslami mirasın özellikleriyle uyumuna dikkat etmeyi gerektiren bir yol haritasına sahip olmamasının da kendi içinde başka birçok problem barındırdığı görülüyordu.
Özgün bir eleştiri
Daha önce Türkçe’ye İslam Hukukuna Giriş, İmkansız Devlet, Şarkiyatçılığı Yeniden Düşünmek adlarıyla çevrilmiş kitaplarından bildiğimiz Lübnanlı Hıristiyan İslam Hukuku araştırmacısı Wael B. Hallaq üç unsurdan mürettep projesinin son parçasını teşkil eden Modernitenin Reformu’nda Faslı düşünür Abdurrahman Taha’nın düşüncelerine yoğunlaşıyor.
Hallaq’ın ilk adımını İmkansız Devlet’te attığı projesi İslam araştırmasını Batılı entelektüeller ve okura sadece bir nesne olarak değil, eşit bir konuşmacı ve kendi sesine sahip aktif bir özne olarak konumlamaya dayanır. Hallaq bu ilk adımı tamamlayıcı ikinci bir adım olarak Edward Said’in ünlü eseri Şarkiyatçılık’ın titiz bir okunuşuna dayanarak, yani ilk adımda içerilen İslam’ı ve söylemlerini gerek Batılı gerekse küresel düzeyde tartışma gündemine eşit bir katılımcı kılmaya, İslam’ın ve İslam geleneğinin eleştirel bir yapı olarak konumlandırmaya çalışır. Üçüncü adım ise İslam ve İslam geleneğinde içerilen eleştirel potansiyelin hedefine moderniteyi konumlandırmaktır. Böylelikle Hallaq, özgün ve “özel bir modernite eleştirisi” ürettiğini düşünür.
Hallaq’ın projesinin temel iddiası tarihin geçip gitmiş, feshedilmiş kurum ve fikirlerden ibaret olmadığına dayanarak onu bir ahlak felsefesi inşasında kullanılabilecek önemli ve zengin bir kaynağa dönüştürmek. Bu proje ve kaynak aracılığıyla Hallaq şu soruları gündeme getirmeye fırsat bulur: Özneler olarak biz kimiz? Ne tür özneleriz? Bu sorular önemlidir, çünkü modernliğin oluşturduğu çevre felaketleri, zengin-fakir uçurumu, ailenin ve hatta toplumun yok edilmesi, bireysel benliklerin parçalanması, ciddi zihinsel hastalıkların ortaya çıkması bize bu soruları sordurur.

Nitelik sorgusu
Hallaq’ın kendi projesiyle Nahda sonrası Arap dünyasındaki fikri yönelimleri kapsamlı bir şekilde yapıbozuma uğratarak temelde ahlak felsefesi diyebileceğimiz bir alanda konumlanmayı tercih eden yoğun bir modernite eleştirisi içerek Abdurrahman Taha ile kesiştiği nokta Hallaq’ın sunumuyla “modern öznenin niteliğini ve dolayısıyla bizzat modernitenin niteliğini sorgulamak”tır. Kitapla son adımını attığı projesinin temel iddiasını da şöyle açıklar Hallaq: Her şeyin suçunu devlete, şirketlere, ordulara, endüstrilere ve ‘sistemlere’ atamayız; bizim bütün bu yapılara nispet ettiğimiz problemlerin derin sebepleri, son tahlilde, bizim kendi öznel yapımızda yatar, bireysel insani özneler olarak kendi mahiyetlerimizde yatar. Hallaq’ın bu sözleri onun ve Taha’nın modernite eleştirisinin temelde “ahlak felsefesi”ne yaslı olduğunu da göstermektedir.