22 Temmuz 2023 Cumartesi

Beden, anlam ve felsefi imalar

 Yirminci yüzyıl düşüncesi tarif edilmeye çalışılırsa anlam sorunu bu düşüncenin en temel uğraş alanlarından biri olarak görünür. Fenomenolojiden hermenötiğe, analitik felsefeden yapısalcılık ve postyapısalcılığa bu yüzyılda gelişen felsefi akımlar, Max Weber'in anlamayı açıklamaya önceleyen verstehen sosyolojisinden sembolik etkileşimci sosyoloji teorilerine ve Jung, Adler ve Freud'un çalışmalarına kadar felsefe, sosyoloji ve psikoloji disiplinlerinde ele alınan konular eninde sonunda anlam sorununa gelir ve orada düğümlenirler.

Anlam sorununun yanısıra çağdaş felsefenin odak noktalarından biri olan diğer önemli kavram yani beden, gerek analitik felsefede gerekse kıta Avrupası'ndaki felsefi yaklaşımlarda "beden ve anlam" olarak çoğu kez birlikte ele alınır. Bir anlamda bedenin anlama, değer verme, bilme vb. insana ait tüm entelektüel üretimlerin kaynağı ve temeli olduğuna dayalı yaklaşımlar, beden ve anlam ilişkisine dair birçok tartışmayı ateşler. Yeni bakış açılarıyla insanın dünyayla ilişkisi bedenli ve anlam veren/anlam oluşturan bir varlığın dünya ile ilişkisi olarak yorumlanırken beden hem bu ilişkinin hem de anlamın kaynağı olarak konumlandırılır.

KÜLTÜR VE BEDEN

Editörlüğünü Aysun Aydın'ın yaptığı Beden ve Anlam başlığıyla bir kitapta derlenen makaleler bedeni ve anlamı bu bakımdan birlikte tartışıyor, bedeni ve anlamı bir arada ele almanın sosyolojik ve felsefi bağlamda taşıdığı imalar konu ediliyor. Derlemedeki makalelerde beden ile anlam arasındaki ilişkinin kuruluşu, anlamın bedensel temasla ilişkisi, anlamın beden karşısında ya da bedenden ayrık, ondan yalıtılmış bir halde konumlandırılması, beden üzerine inşa edilen toplumsal, ideolojik, kültürel ve tarihsel anlamlar, bedeni biçimlendiren bu türden anlamlar, bedenin mekanla ve bulunduğu mekana bağlı olarak ortaya çıkan anlamlarla ilişkisi, yani bedenin mekansallığı, bedenin hayat ve ölümle ilişkisinin anlamı dahil olmak üzere birçok konu ele alınıyor, tartışılıyor.

Bedensel/tensel hermenötik imkanını soruşturan derlemedeki makalesinde Abdullah Başaran, anlamın okurun bedeni ile okunan metin arasındaki karşılaşmada ve bu karşılaşma dolayısıyla yaşanan tensel temasta ortaya çıktığını kaydederek okumaya yönelik tavırları felsefi ve fenomenolojik bir tavra dönüştürme imkanını ve bu yolda çıkabilecek zorlukları tartışıyor.

Hilary Putnam'ın semantik dışsalcılık olarak özetlenebilecek görüşünü ele alan Pakize Arıkan Sandıkcıoğlu ise Putnam'ın "Anlam'ın Anlamı" makalesini esas ittihaz ederek semantik dışsalcılığın sadece terimlerin anlamları ile sınırlı kalmadığını aynı zamanda zihinsel durumların içerik bakımından dışsal olarak belirlendiği iddiasını onun verdiği örnekler, düşünce deneyleri ve çözümlemeler ışığında tartışıyor. Böylelikle Putnam'ın semantik dışsalcılığının felsefi sonuçlarını değerlendiriyor.

Derlemede Ayşe Uslu'nun "Otonom Beden ve Anlam: Bir Anti-Temsiliyetçi Anlam Kuramı Olarak Etkinleşimcilik", Aysun Aydın'ın "Bedensel Deneyim ve Örtük Anlam: Gendlin'in Yeni Fenomenolojisi", Mehmet Fatih Elmas'ın "Hayatta Kalmak ve Yaşamak Arasında: Spinoza'da Bir Beden Ne İfade Eder?", Meral Timurturkan'ın "Kadın Bedeni ve Bedene Gömülü İktidar Pratikleri", Cihan Eratn'ın "Beden, Anlam ve Mekan: Mahkum Bedenin Dövme Üzerinden İnşası" başlıklı makaleleri de yer alıyor.

Böylelikle günümüz kültürel ögelerinin beden ve anlam üzerine kurulu bazı kavram ve kabulleri ve kültürel kodların bunlar etrafında nasıl oluştuğunu da tartışmaya dahil etmek mümkün.

15 Temmuz 2023 Cumartesi

İki asırlık MİT tarihi

 Kökleri yenileşme tarihimizin başlangıcına, Yeniçeri Ocağı'nın II. Mahmut tarafından lağvedilmesine kadar götürülebilecek modern Türk istihbarat tarihinin elbette istihbarat faaliyetleri dolayısıyla bilinmeyeni, gizli ve saklısı çoktur; lakin herhangi bir istihbari faaliyetin gizliliği ve saklılığından kaynaklanmayacak sorunları da var bu alanın. Bu sorunların başında elbette popüler kültürde, matbuat ve TV'lerdeki diziler yoluyla istihbarat konularının birtakım komplo teorileriyle çarpıtılarak, Teşkilat-ı Mahsusa gibi aslen istihbarat örgütü olmayıp Gayrınizami Harp örgütü sayılması gerekli bazı kurumların istihbarat örgütü olarak değerlendirilmesi gibi çeşitli akademik araştırmaları yanlışa sürüklemiş hatalarla, bazen de asıl meslekleri tarihçilik olmayan gazeteciler, senaristler, roman yazarları veya güvenlik bürokrasisinden emekli olan zevatın bazı ideolojik şartlanmalarla malul, bilhassa yönlendirilmiş ya da kurgulanmış sayabileceğimiz hususlarla bezeli çalışmalarının neticesinde bu tarihsel zeminin bozulması geliyor.

19. yüzyıldan günümüze Türk istihbarat tarihini ana hatlarıyla incelemeye çalışan Polat Safi'nin kitabı Millî İstihbarat Teşkilatı bu açıdan son derece değerli ve önemli. Safi kitabında hem popüler bir dil tutturmaya gayret ediyor hem de bahsedilen sorunları alandan tasfiye ediyor.

Dört ana dönem

Modern Türk istihbarat tarihini dönemselleştirmeyi amaçlayan Safi 1826'dan günümüze kadar uzanan bu uzun kesiti istihbarat paradigmaları çerçevesinde dört ana ve dört ara dönemde ele alabileceğimizi ileri sürüyor. Bu dönemselleştirmesinde Milli Emniyet Hizmeti Riyaseti ve MİT üzerinden modern Türk istihbaratını ve pratiklerini şekillendiren anlayışları tespit eden Safi böylelikle hem Türk istihbarat tarihinde tekin süreç ve eğilimleri daha anlaşılır kılıyor, hem Türk istihbarat ve pratiklerinin bağlamlarını vuzuha kavuşturuyor hem de bu tarihteki önemli dönüm noktalarını görmemizde bize yardımcı oluyor. 1879 yılından Birinci Dünya Savaşı sonuna kadar olan süreç Safi'nin ele aldığı ilk dönem, ikinci dönemse 1927-1945 dönemi, yani MAH'ın kurulduğu tarihten başlayıp İkinci Dünya Savaşı'nın sonuna uzanan dönem. MAH personelinin CIA tarafından eğitilmesini esas tutan üçüncü dönemse Soğuk Savaş sonuna kadar uzanıyor. 1955 ila 1990 arasını kapsayan bu üçüncü dönemin akabinde 2010'dan günümüze dördüncü ana dönemin başladığını ifade ediyor Safi. Bu ana dönemler haricinde elbette dört ara dönem de tespit eden Safi, 1826 ila 2009 arasındaki ilk üç dönem ile 2010'dan bu yana süren ana dönem olarak modern Türk istihbarat tarihini iki önemli unsura ayırıyor. Beş önemli husus etrafında bu ayırma girişiminin haklılığını ispata girişen Safi ilk üç dönemde etkin reaktif ve savunmacı karakterli yaklaşımın 2010'dan itibaren kademeli bir şekilde dönüşmeye başladığını işaret ederek dekapitasyon faaliyetlerine kadar uzanan bu faaliyetleri özetliyor.

Osmanlı devletindeki gizli polis teşkilatından II. Abdülhamit'in hafiyelik sistemine, Teşkilat-ı Mahsusa'dan Milli Mücadele yıllarındaki Karakol, Mim Mim ve Felah gruplarına, MAH'ın kuruluşundan MİT'e geçişe kadar önemli bilgiler veren Safi, Suriye, Irak, Libya, Karabağ ve Somali'deki istihbari faaliyetlerden Rusya Federasyonu, İsrail, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan ve İran'a karşı icra edilen istihbarata karşı koyma operasyonlarına ve FETÖ, PKK ve DEAŞ'la yürütülen mücadelelere kadar birçok meseleyi daha iyi anlamamızı kolaylaştıracak bilgiler içeren Polat Safi'nin kitabı ilk defa yayınlanan MİT arşiv ve belgeleriyle de ilgi çekiyor.

8 Temmuz 2023 Cumartesi

Erken dönem Yunan felsefesi

 Hemen bütün felsefe tarihlerinde ilk filozoflar olarak anılır Sokrates öncesi felsefe ile ilgilenenler. Yedi Yunan hakimden Pytagoras, Parmenides, Heraclitus'a, Thales, Anaximander, Anaximenes sıralamasına kadar presokratik filozoflar hakkında tüm bilgilerin onlardan daha sonraki eserlerde aktarılan alıntılar ve anektodlar olduğunu söylemek gerekir.

1988'de Napoli'de verdiği derslerde bir bakıma "Batı kültürünün başlangıcı" olduğu kabul edilebilecek Yunan felsefesinin başlangıcını inceleyen Gadamer Türkçeye "Felsefenin Başlangıcı" adıyla çevrilen derslerde bu incelemenin sebebini açıklarken son derece dürüst: "Bu konu yalnızca tarihsel bir ilgi oluşturmuyor. Radikal bir dönüşümün yanı sıra, bir belirsizlik ve özgüven eksikliği döneminde bulunan kendi kültürümüzün mevcut sorunlarıyla da ilgili; bu nedenle tamamen farklı, bizimkinin aksine Yunan kültüründen doğmamış olan kültürlerle bağlantı kurmaya çalışıyoruz. Yunan düşüncesinin gelişiminin ilk aşamalarına ilgi duymamızın bir nedeni bu." Presokratiklerin incelenmesinin bir bakıma Batı düşüncesinin yazgısına dair anlayışı derinleştireceği umudunu taşıdığı bu bakış açısıyla Gadamer, Thales, Homeros ya da M. Ö. 2. yüzyıldaki Grek dili analiziyle değil Platon ve Aristoteles'in aktardığı şekliyle psresokratik felsefeyi inceliyor. Ona göre böylesi bir tutum alış zorunlu; çünkü "Presokratiklerin felsefi bir yorumu ancak bu yolla mümkün... Bunun dışındaki her yöntem, felsefe içermeyen bir tarihselciliktir."

İLK YORUMLAYAN ALMANLAR

Batı felsefesinde presokratikleri araştırma ve metinleri ana dilinde derinlemesine yorumlama görevini ilk kez üstlenenlerin Romantikler olduğunu vurgulayan Gadamer, 18. yüzyılda Avrupa üniversitelerinde felsefi metinleri orijinal dilinde incelemenin genelgeçer bir kural olmadığına dikkat çekerek el kitapları yerine orijinal metinlerin incelenmeye başlanmış olmasının önemli bir tutum değişikliğini yansıttığına işaret ediyor. Presokratiklerin felsefi araştırma ve yorumuna ilk girişen Alman düşünürlerin Hegel ve Schleiermacher olduğunu söyleyen Gadamer özellikle Hegel'in eserlerinde presokratik felsefenin Hegel düşüncesi için ne kadar önemli olduğunu gösteren birçok unsur bulunduğunu da vurguluyor. Gadamer'e kalırsa Hegel diyalektik düşünme yönteminin mimarisini inşa ederken presokratklerle işaret edilebilecek felsefenin ilk patikalarının kendisine rehberlik etmesine izin vermiştir. 19. yüzyılda Hegel ile beraber klasik felsefeye yönelik tarihsel araştırmayla birlikte felsefenin presokratiklerle sürekli yeniden başlayan ve hiç bitmeyene bir diyalogunun da başladığı sonucuna ulaşan Gadamer, presokratikleri felsefi incelemesinin öncülü olarak "başlangıç" kavramının birbirinden ayırt edilmesi mümkün olmayan üç anlamını belirliyor: "Tarihsel-zamansal anlam, başlangıç ve sona ilişkin refleksif anlam, başlangıca ilişkin en olası ve en sahici düşünceyi, yani nasıl bir rol izleyeceğini önceden bilmeyen bir başlangıca ilişkin anlam."

20. yüzyılın başında etkin Eduard Zeller ve Wilhelm Dilthey isimleri yardımıyla presokratikleri yorumlama denemesinde Hegel ve Schleiermacher'in süregelen etkilerini betimleyen Gadamer "sorunlar tarihi" ve "etkin tarih" gibi hermenötik yaklaşımının önemli bileşenlerini de bu isimler üzerinden paylaşıyor.

Presokratikleri, yani Batı düşüncesinin başlangıcı ele alırken kendisine en sağlam zemin olarak Platon ve Aristoteles'in metinlerini seçen Gadamer, böylelikle presokratik düşüncenin tutarlı bir biçimde yorumlandığı metinler olarak Platon ve Aristoteles metinlerini kabul ettiğini gösteriyor. Presokratik felsefeyi, Platon ve Aristoteles metinlerinin bu felsefeden aktardığı fragmanlar ve görüşler doğrultusunda yorumlayan Gadamer derslerinin sonunda Martin Heidegger'i anmadan edemiyor: Batı düşüncesinin en büyük dramının presokratiklerde olmayan metafiziğin uçurumuna düşüş olduğunu iddia eden bir Heidegger.

30 Haziran 2023 Cuma

100 yıllık kaçış rotası

 Yirminci yüzyılın dünya savaşları haricinde en trajik olaylarındandır Filistin'de yaşanan dram ve Filistin topraklarında 1948'den beri süregelen İsrail işgali. Birinci Dünya Savaşı öncesinde Osmanlı Yönetimi altında Filistin adıyla bir bölgenin olmadığına dikkat etmeli. Hayfa, Akka, Safed, Tiberya şehirlerinin Beyrut Sancağı vardı ve başta Yafa, Gazze, Kudüs gibi şehirler ile birlikte Beyrut Sancağı'nın güneyinde bağımsız bir Kudüs Sancağı bulunuyordu. Filistin'in güneydoğu kısımlarının ise Maan Sancağı'na bağlıydı ve bu yerler hep birlikte Suriye Vilayeti'nin bir parçası konumundaydı.

Bugün Filistin tarihinin büyük bir kısmının insanlarıyla birlikte toprağa gömüldüğünü yazıyor bu kitap. Osmanlı Filistin'ine Veda başlıklı eser Ramallah'ta yaşayan Filistinli Avukat Raja Shehadeh'in büyük büyük amcasının 100 yıl önceki kaçış rotasını takip ediyor. Uluslararası Hukukçular Kurulu'nun bir üyesi, insan hakları örgütü El-Hak'ın kurucusu olan Shehadeh, Londra'da eğitim almış Hıristiyan bir Arap.

Müvekkilliğini yaptığı kişinin Eriha'da bir kumarhane kurulması için İsrailli bir şirketle ortaklığa girerek düşmana arazi sattığı ve ona yardımcı olduğu asılsız iddiası sebebiyle 1996'da Oslo görüşmeleri sonrası kurulan geçiş dönemi Filistin hükümeti kontrolündeki Filistin güvenlik polisi tarafından tutuklanma ve Eriha'ya, yani eski İsrail askeri hükümet karargahı ve yeni Filistin güvenlik hapishanesine konma tehlikesini savuşturmak için Shehadeh 13 yılını büyük büyük amcasının kaçış rotasını çıkartmakla geçirdiğini ifade ediyor.

Büyük büyük amcasının serüvenini yeniden inşa etmek için gitmesi gerekli Hayfa'ya gidemeyen Shehadeh, eskiden Yahudi ve Arapların karışık bir biçimde yaşadıkları bu şehrin, Filistinli sakinlerinin dünyanın dört bir yanına dağıldığı bir İsrail şehrine dönüştüğünü işaret ediyor. 30 Mart 1948'de İsrail'in kurulup Filistinli Arapların kitlesel bir şekilde yurtlarından çıkarıldığı Nekbe felaketinden iki ay önce vefat eden büyük büyük amcasını, belki de vatanının en trajik dönemini görmeden öldüğü için şanslı sayan Shehadeh, Nekbe felaketinde yaşananları şöyle aktarıyor: "Oğlu, karısı, torunları ve ortak bütün akrabalarımız bütün mal ve mülklerini kaybederek Hayfa'dan çıkartılmışlardı. Giderlerken evlerine bir daha dönemeyeceklerinin ve kişisel eşyalarını yanlarında götüremeyeceklerinin farkında değillerdi. Mobilyalar, kitaplar, el yazmaları, hatıralar, fotoğraf albümleri, kişisel eşyalar, hepsi geride kalmış ve hiçbir zaman geri alınamamıştı. Kendilerine ait her şey, kişisel hikayelerini anlatan her şey ya çalınmıştı ya da sömürgeleştirdikleri Arapların tarihini ve karakterini kavramak isteyen İsrailli araştırmacılar tarafından kullanılmak üzere el konulup İsrail arşivlerine gönderilmişti."

Kaçış güzergahı

Büyük büyük amcasının kaçış güzergahını belirlemek için 1948 öncesi Filistin'ini araştırmak isteyen Shehadeh İsrail Harita Genel Müdürlüğü tarafından hazırlanan haritaların işine yaramadığını fark eder, çünkü Filistin'deki her tepe, vadi ve dere İsrail tarafından verilen yeni isimlerle yer alır bu haritalarda. 1948 öncesi Filistin'in bütün köylerini gösteren sadece bir tane resmi İsrail haritası bulabildiğini söylüyor Shehadeh, bu haritada da çoğu köyün yanına İbranice haraus, yani "yok edildi" notunun düşüldüğünü belirtiyor.

Büyük büyük amcasının kendini her zaman sadık bir Osmanlı vatandaşı olarak gördüğünü belirten Shehadeh, onun Filistin Arapları üzerindeki Siyonizm tehlikesini ilk fark eden ve Osmanlı yönetiminin erdemlerini takdir eden biri olduğunu vurguluyor. Osmanlı'nın Birinci Dünya Savaşı'na girmesine karşı çıkan büyük büyük amcasının olacakları derin bir içgörüyle sezmesi ve Filistin içinde köyler, bedevi çadırları ve dağları seçmesi ile benzer bir kaderi yaşayan Shehadeh, hem kendinin hem amcasının mücadele hikayesini kitabında ifadelendiriyor.

22 Haziran 2023 Perşembe

Sosyoloji yapma biçimleri

 En zor sorulardan biridir belki uğraştığınız alanın ne işe yaradığını başkalarına açıklamak zorunda olmak ya da böyle bir zorunlulukla karşı karşıya kalmak. Yaramanın kendisinde çıkarcı bir taraf, bir yanlılık ya da kısıtlayıcılık olduğunu düşündüğünüzde meşgalenizi meşrulaştırmakta zorlanmanız işten bile değildir. Birbirinden farklı ve çeşitli meslek gruplarının aynı şekilde meşrulaştırılmadığı da iyi bilinir. Sözgelimi doktorların, çöpçülerin ya da çiftçilerin yaptıkları işin toplumsal işlevlerini açıklama noktasında herhangi bir zorlanmaya maruz kalmadıklarına şahit oluruz; ancak okulda gördüğümüz matematiğin, fiziğin ya da başka bir bilimsel disiplinin toplumsal bir varlık oluşumuza etkileri konusunda çeşitli ve birbirine zıt bakış açıları ile karşılaşmamız kolaydır. Kimi -özellikle matematikte zorlananlar- okuldaki matematikçinin fonksiyonlar teorisi anlatımında içerilen çeşitli hususların gerçek hayatta kullanılıp kullanılmayacağını merak eder, kimi de geçmiş toplumlardaki siyasi, sosyal, kültürel değişimlerle sıkı fıkı tarihin (bunların da tarih dersini pek sevmeyen öğrenciler olması muhtemeldir) günümüzde nasıl işlevli kılınacağını

"Sosyoloji Ne İşe Yarar?" sorusunun da matematik, tarih vb. derslerin anlatımlarındaki hususların gerçek hayatlarını sürdürmede onlara nasıl yardımcı olacağını merak eden öğrenciler gibi akademide sosyoloji eğitimi almak zorunda kalmış öğrencilerin ağzından sık sık çıktığını duyarız. Mezuniyeti sonrası iş alanlarının var olup olmamasından tutun da sağlayacağı toplumsal statünün derecesine kadar birçok alanı hesaba katmalısınızdır bu soruyu cevaplarken.

"Ne işe yarar?" sorusuna fizikte sosyolojiden daha az rastlanmasının sebebi elbette hem fiziğin sosyolojiye nazaran daha yüksek bir akademik meşruluğa sahip olması hem de toplumsal bakımdan daha prestijli, daha fazla, daha kolay erişilebilir iş alanlarına geçit vermesinden kaynaklandığını düşünen Bernard Lahire, edisyonunu yaptığı Sosyoloji Ne İşe Yarar adlı kitaba yazdığı giriş yazısında "Bir bilginin işe yarar ya da yaramaz olduğuna ilişkin duygu genellikle o bilginin doğasından ziyade akademik ve akademi-dışı değerinden (öğrenimin prestij seviyesi, erişim sağladığı mesleki iş alanlarının çeşitliliği, icra edilen işlerin şöhret derecesi) kaynaklanır" şeklinde düşüncelerini anlatıyor. Sosyolojinin içinde bulunduğu toplumsal, akademik ve bilişsel durumun son derece rahatsızlık verici olduğunu, çünkü sosyologların sürekli karşılaşatıkları "ne işe yarıyor" sorusunu soran zihinlerde bu sorunun cevabının ("hiçbir işe yaramıyor") zaten hazır olduğunu belirtiyor: "Bilimsel bir çalışma yürüttüğünü ve bu yüzden, zihinsel bağımsızlığını mesleğinin mantığının dışından gelen her türlü dayatmaya karşı koruduğunu iddia eden her sosyolog, bu nedenle eninde sonunda her türlü (siyasi, dinî, ekonomik, bürokratik)... toplumsal talep karşısında özgürlüğünü, sessizce ya da kuvvetli bir öfkeyle savunmak zorunda kalır."

Bilimsel angajmanlar

Sosyoloji yapma biçimlerindeki ön varsayımları ve sosyolojinin hedefleyebileceği yararlılığın ya da yararsızlığın türünü açıklamaya çalışan yazarların makalelerinden oluşuyor kitap. Kitapta sosyologların kamusal tartışmalar ve toplumsal mücadeleler kapsamındaki siyasal ya da bilimsel angajmanlarının şartlarının oluşturduğu meseleler, sosyolojik çalışmaların eleştirel işlevi, sosyolojinin bir meslek olarak profesyonelleşme tarzı vb. konuları ele alan makaleler sosyolojik çalışmaların toplumsal kullanımı etrafında yapılacak bir sosyolojiyi de hatırlatıyor bize. Sosyolojik üretim ile sosyolojik tüketim arasındaki bağı çözümlemenin bir biçimi olacaktır bu elbette.

8 Haziran 2023 Perşembe

Osmanlı toplumuna bilimi tanıtan kitap

 150-200 yıllık Batılılaşma ve modernleşme çabalarının değişmez konularından biri sayılır metodoloji. Tanzimat, Islahat, Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerini havi modernleşme tarihi içinde siyasi hayatta yaşanan büyük değişim ve dönüşüme elbette sosyal ve bilimsel hayatın da eşlik ettiği söylenebilir. Özellikle I. Meşrutiyet ve II. Meşrutiyet dönemleri boyunca etkin bir biçimde Batı'da kaleme alınan birçok eserin Türkçeye kazandırıldığını, çeşitli fikir akımlarının, yeni bir aydın tipolojisinin oluşmaya başladığını, felsefe yayınlarının da bu fikir akımlarının ve tipolojinin arasındaki tartışmalara cephane olarak katkı sağladığını belirtmeliyiz.

Bu tartışmalarda geleneklerimizi muhafaza ederek Batılılaşmamızın doğru olacağını ifade eden İzmirli İsmail Hakkı, Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerine şahitlik etmesiyle Osmanlı Devleti'nin son dönemindeki siyasal, sosyal, entelektüel değişim ve dönüşüme şahitlik etmiş, hatta bu şahitlikle yetinmeyip tartışmalar içinde aktif bir rol de üstlenmiştir.

Osmanlı Devleti'nin son döneminden Cumhuriyet'in ilk yıllarına kadar olagelmiş felsefe hareketlerini yayınlanan eserler üzerinden günümüze aktaran bir seri olan Osmanlı Felsefe Çalışmaları dizisinin 80. kitabı İzmirli İsmail Hakkı'nın Fenn-i Menahic'i. 1911'de yazdığı kitapta İzmirli İsmail Hakkı, Batı'da kullanılan bilimsel metotları Osmanlı toplumuna tanıtmak amacını taşımaktadır. Ama sadece bu konuyla sınırlı kalmamış, farklı zamanlarda yaşamış bilim adamı ve felsefecilerin bilimlerin sınıflandırılması, bilimsel araştırma süreçlerinde zamanla değişen hususlar gibi konulara da kitabında yer vermiştir. Aristo ve orta çağ Batı'sındaki sınıflandırmalara değindiği gibi sözgelimi modern bilimin gelişiminde önemli bir yer tutan Francis Bacon'ın bilim sınıflandırmasına da değinmiş, onun bilimleri hafıza, muhayyile ve akıl yetilerine bağlı üç grupta toparladığını belirterek her bilimin bu üç yetiyi de kullandığı eleştirisini getirmiştir. Muhayyile yetisine bağlı bilimler arasında Bacon'ın şiiri de saymasını eleştiren İzmirli İsmail Hakkı, şiirin bir bilim sayılmasını doğru bulmadığını da zikreder. Andre Marie Ampere'in, August Comte'un, Herbert Spencer'in tasniflerini de aktaran İzmirli İsmail Hakkı Emile Boirac'ın bilimleri Matematik Bilimleri, Fizik Bilimleri, Tabiat Bilimleri, Manevi Bilimler dörtlü taksimatla ele alan yaklaşımını benimser. Bu tercihin gerekçesi ise şudur: Kâinat; ölçü, kuvvet, hayat ve hürriyet olmak üzere dört konuyla temsil edilebilir ve dörtlü taksimat bu temsili en iyi yansıtabilir. Bu dörtlüye "zorunlu, göreceli, tümel ve kesin" sıfatlarını da eklemleyen İzmirli İsmail Hakkı bu sıfatları kullanarak bilimlerin ürettikleri bilgileri kıyasen niteler. O'na göre matematik bilimler kesin ve zorunlu; tabiat bilimleri kesin, tümel ancak zorunlu olmayan; manevi bilimler ise göreceli ve tümel olmayan bilgiler üretir.

Metodu "Bilinmeyen hakikatleri keşfetmek için veya bilinen hakikatleri ispat etmek için takip edilecek kaidelerin veya kullanılacak vasıtaların tümü" olarak tarif eden İzmirli İsmail Hakkı, René Descartes'a dayanarak "metodun asıl temeli akıl yürütmedir" der.

Matematik Bilimleri, Fizik Bilimleri, Tabiat Bilimleri, Manevi Bilimler olarak tasnif edilen bilimlerin her birindeki metodolojileri anlatan İzmirli İsmail Hakkı II. Meşrutiyet döneminde geçerli bilimsel yöntem tasavvurunu bihakkın yansıtır. Kitaba Hüseyin Gazi Topdemir'in ele alınan konunun vüsatini belirlememize imkân tanıyacak bir makale yazdığını da belirtelim.

2 Haziran 2023 Cuma

Bir organizma olarak siyasal teşekkül

 Batı ortaçağında Platon ile Aristoteles'in felsefi görüşlerinin ancak ikincil kaynaklarla öğrenildiği, Pisagor, Heredot ve Sokrates'in ancak ismen bilindiği bir dönemde yaşayan, Thomas S. Eliott'un Katedralde Cinayet adlı dramasına konu edeceği Canterbery Başpiskoposu Thomas Becket'in arkadaşı olan Salisburyli Johannes, arkadaşı ile Kral II. Henry arasındaki münakaşada arkadaşını desteklediği için 1160'ların büyük kısmını Fransa'da ya da papalık sarayında Becket adına Henry'ye ve kralı destekleyen İngiliz piskopolara karşı lobi faaliyetinde bulunarak sürgünde geçirdi. Arkadaşı Becket'i desteklese de onun katı, uzlaşmaya yanaşmaz tavrına karşı bir şekilde kralla uzlaşma arayışını sürdürür ve bağımsız bir çizgi izler. 111 yılında Becket'in katedralde bir suikastla öldürülmesinin akabinde Johannes'in İngiltere'ye döndüğünü görürüz. Becket'in katlinin onun Canterbery'deki kariyerini olumsuz olarak etkilemediği de görülür.

Onun 1156'da yazımını tamamladığı ve Thomas Becket'e ithaf ettiği Policratus: Saray Adamlarının Ahmaklıkları ve Filozofların Ayak İzleri kitabı Aristoteles'in Kategoriler'i Latince'ye çevrilmezden önce kaleme alınmıştır ve bu bakımdan epey ilgi çekici bir kitap olarak görünür. Çünkü Johannes açıkça Aristotelesçi bir tutum benimser kitabında. Ortaçağ siyaset düşüncesinin en kapsamlı ve yaratıcı metinlerinden biri addedilen kitabında Johannes, bir yandan özellikle Cicero'ya yaslanarak klasik Yunan ve Roma siyaset düşüncesinin siyasi toplumu kamu yararı ilkesi muvacehesinde teşekkül eden bir yapı olarak değerlendirirken diğer yandan içerdiği Kitab-ı Mukaddes tefsirleri sayesinde de Tanrısal sevginin yansıması olan iyilik ve merhamet bağlarıyla bir araya gelerek Hıristiyan düşüncesinin en iyi siyasal toplumu oluşturması gerektiğine inanır.

Yeniden Rönesans'ı bekleyin

Bu hedef doğrultusunda, açıkça, Johannes'in bu kitabında Grek ve Roma geleneğiyle simgelenen klasik gelenekle Hristiyan düşüncesini kaynaştırdığını görürüz. Aslında kitap içerdiği malzemeyle yaygın önyargılardan birini yanlışlar; bize Orta Çağ Hıristiyan düşüncesinin klasik düşünceyle bağlarının hiçbir zaman kopmadığını gösterir. Bu bağların koptuğunu iddia edenler yeniden kurulması için Rönesans'ı beklememiz gerektiğini iddia ederken Johannes rahatça klasik geleneğin verimlerini eserinde işler.

Klasik İslam düşüncesinde (sözgelimi Gazali'de) olduğu gibi siyasi teşekkülü insan bedenine benzeten Johannes'in, kökü klasik siyaset düşüncesine dayanan bu metaforu rafineleştirdiğini söyleyebiliriz. Hükümdarın baş tebaanın vücudun uzuvları gibi olduğu bu metaforik düzlemde Johannes siyasal toplumun her parçasının birbirine vazgeçilmez işlevlerle bağlı olduğunu söyleyerek toplumun bütün kesimlerinin kamu yararına hizmet ettikleri ölçüde siyasi toplumda bir işleve sahip olduklarını vurgular. Johannes'in bu yaklaşımının toplumsal ayrımlar ve hiyerarşilerin keskin olduğu Ortaçağ İngiltere'sinde son derece yenilikçi olduğunu kabul etmek gerekir.

Siyaset ve ahlak felsefelerinin ayrışmadığı bir dönemde yazılmış kitabında Johannes felsefenin bilgelik sağlayacaksa ve insanları mutluluğa ulaştıracaksa dinî sınırları gözeterek Epikürcü hazcılıktan kendini kurtarmalıdır.

Türkçeye Siyasal Yönetim Üzerine Bir İnceleme başlığıyla çevrilen eserde Johannes, siyasal teşekkülü bir organizma olarak değerlendirip tiranlaşma temayülünü ve iktidar ilişkilerini tahakküm çerçevesinde ele alarak klasik düşünce ile Hıristiyan doktrinini kaynaştırıyor. Bu itibarla kitabın kurumsal bir hukuk düşüncesine sahip olmadığını ve Epikürcülük tanımının da epey karikatürize olduğunu belirtmeliyiz.