12 Mayıs 2023 Cuma

İslam dünyasındaki Heidegger algısı

 Yirminci yüzyılın önemli filozofları arasında yer alan Martin Heidegger'in düşüncelerinin etkisini sadece Avrupa ile sınırlı tutmamamız gerektiğini biliyoruz. Ancak, Heidegger'in çalışmalarının etkili yorumcularından birinin, Fred Dallmayr'ın deyişiyle "onun çalışmalarını yeni kavramlara -özellikle 'Batı-dışı bağlamlara- uyarlamak çok büyük bir dikkati gerektirir. Kökü olmayan bir evrenselliğin baştan çıkarıcılığından kaçmak için kültürler, dinler ve sosyal yapılar arasındaki farklılıklar dikkatle değerlendirilmelidir... Onun düşüncesi (bütün felsefe yapanlar gibi) hakikatin sonsuz boyutlarına yayılmış olsa da Heidegger asıl olarak Almanca yazan 'Batılı' bir filozoftur. Onun eserleri birer makine ve teçhizat sevkiyatı gibi 'Batı-dışı' dünyaya ihraç edilemez." Dallmayr'a göre Batılı birçok akademik kurumdaki Heidegger'in felsefesi üzerine yürütülen çalışmalar bir aşamadan sonra büyük ölçüde verimsizleşip tekrara düşüyordu; bu ya Heidegger'in bir müzeye ya da mabede kapatılmış olması ya da asıl olarak siyasal bakımlardan varlığını yok etmeye yönelik acımasız bir saldırıya uğramasıydı. Heidegger'in eserlerinin ruhunu tekrara düşme tehlikesinden kurtarabilecek ümidini Dallmayr'a veren bir dizide yayınlanmış İslam Dünyasında Heidegger adlı derleme kitap. Yine de Dallmayr "Batı-dışı bağlam"larda yaşayan insanları uyarmayı ihmal etmiyor: "... Heidegger'in eserleri ayrı bir meydan okumadır... burada iki tehlike ya da tahrik söz konusudur: onun eserlerini okumak ya sadece yapıcı ya da sadece yıkıcı veyahut da devrimci bir faaliyet olmaktadır." İlk seçenekte Heidegger'i saygın kültürel geleneklerin muhafızı olarak değerlendirip bu gelenekleri modernite ve küreselleşmenin amansız saldırılarına karşı koruduğu düşünüldüğünü belirten Dallmayr ikinci seçenekte de geçmişi paramparça eden Nietzsche'nin üst-insanının bir muştucusunu bulmak işten bile değildir. Dallmayr, her iki seçeneğin doğru taraflar yakalamalarına karşın, genel resmi göremediklerini belirtiyor. Çünkü Heidegger için geçmiş ve kültürel gelenekler, şimdiyi ve geleceği aydınlatabilmek için yeniden yorumlanması ve yenilenmesi gereken bir kaynaktırlar. Heidegger'in "Geçmiş geleceği daima pusuda bekler" sözünü aktaran Dallmayr, onun bir tutucu olmadığı gibi Batı modernitesinin gözü kapalı bir destekçisi de olmadığını vurguluyor.

Önyargıları yıkmak

Heidegger'in eserlerinin ve düşüncesinin Lahor, Tahran, İstanbul, Kahire, Tunus, Rabat gibi önemli kültür ve medeniyet şehirlerini barındıran İslam dünyasında etkisini ve gördüğü ilgiyi tartışan metinleri içeren kitapta Ahmed Ferid, Charles Malik, Abdurrahman Bedevi gibi İslam dünyasında Heidegger çalışmalarının öncüsü addedilebilecek düşünürlerin yaklaşımları ile birlikte varoluşçuluk, hermenötik, öte-dünya bilgisi, ontoloji, teoloji gibi önemli felsefi konular ve disiplinler değerlendirilmekle kalmıyor; bütün bunların yanısıra, Hasan Hanefi, Taha Abdurrahman, Daryuş Şayegan, Seyyid Hüseyin Nasr, Fethi Meskini gibi yorumcular da ele alınıyor.

İslam dünyasındaki farklı araştırma sahalarında görev yapan birçok akademisyen ile kimi fundemantalist düşünürlerin kendi tepkici, modernlik karşıtı ve dini ideolojik tercihleri bakımından Heidegger'e nasıl yaklaştıklarını tartışan makaleler kitabın amacını da ortaya çıkarıyor: Heidegger'in İslam dünyasında fundemantalist bir tarzda ve indirgemeci bir biçimde değerlendirildiğine dair ifade edilen bir önyargıyı yıkmak. Kitap, bunu tersine, İslam dünyasında Heidegger alımlanışının karmaşık ve çeşitli boyutları olduğunu gösteriyor ve bunlar arasındaki benzerlik ve farklılıkları irdeleyen yazıları içeriyor.

Kaygı ve ölüm, metafizik ve hiçlik, şiir ve teori, İslam felsefesi ve Müslüman sufiler, Platon, Aristoteles, İbn Sina, Hölderlin ve Hafız gibi çeşitli perspektiflerden İslam dünyasındaki Heidegger algılarının ele alındığı kitapta bu algıların Pakistan'dan İran, Türkiye, Lübnan, Mısır, Tunus, Fas'a uzanan geniş bir coğrafyada Arapça, Farsça, Türkçe, Urduca, Fransızca dillerini kapsayan ifadeleri serimlenmeye çalışılıyor.

Beş kısımdan oluşan kitabın ilk kısmında Zeynep Direk Heidegger'in Türkiye'de alımlanışını, Amir Nasri İran'da çağdaş sanat teorisini, Nadir el-Bizri Lübnan'da akademik felsefeyi, Syvain Camilleri ise Mısırlı düşünür Hasan Hanefi'nin ilk dönem yaptığı Fransızca çalışmaları irdeliyor.

3 Mayıs 2023 Çarşamba

Rousseau ve Mukavele-i İçtimaiyye

 Dönemindeki birçok sima gibi nevi şahsına münhasır, tek boyuta indirgeyerek bakılmaması gereken isimlerden biridir Ahmet Mithat Efendi. Osmanlı'nın son dönemlerinde hem basın-yayın kapitalizmi içinde bir girişimci olarak yer alır hem de ideallerinin peşinden koşan bir kişi olarak halka yönelik çalışmalar yapar. Ebuzziya Tevfik, Ahmet Mithat'ın okurlar için bilgi kaynağı olacak kitaplar -ki bu kitapların büyük kısmı romandır- önemini vurgular. Ahmet Mithat Efendi de "Ben edebi sayılabilecek hiçbir eser yazmadım...edebiyat yapmaya ne vaktim ne de kalemim müsait değildi. Bunun içindir ki haddimi hududumu bildim. Çizmeden yukarı çıkmadım ve edebiyatı Hamitlere Ekremlere bıraktım" şeklinde yazarak bu durumu kabullenir. Hatta nüfusun yüzde doksan dokuzunun kör cehaletten tamamen kurtarılamamış bir toplumda edebî eser vermenin karnını doyuramamış bir kimseye meyve ikram etmek kadar garip olduğunu iddia eder ve o devrin ediplerine, bilhassa şairlerine acıdığını söyler. Vâlâ Nureddin (Vâ-Nû) ile Ahmed Hamdi Tanpınar'ın ise Ahmed Mithat Efendi'yi olumsuz değerlendirdiğini vurgulamak gerekir. Tanpınar ünlü eseri 19. Yüzyılda Türk Edebiyatı'nda Namık Kemal ve onun çizgisindekiler için okuma bir mücadele iken Ahmet Mithat'ta dinlenme ve hülya mesabesine indiğini iddia eder.

Neden rağbet görmedi

Ahmet Mithat Efendi'nin Osmanlıcı, avam ve Abdülhamitçi gören Cumhuriyet elitlerinin kendi ideolojilerinin kurucu figürlerinden biri addettikleri Namık Kemal'i Ahmet Mithat Efendi'nin tam karşısına koyarak değerlendirdikleri, bu itibarla da Ahmet Mithat Efendi'ye rağbet etmedikleri söylenebilir. Ayrıca Servet-i Fünun edebiyatçılarıyla Ahmet Mithat Efendi arasındaki gerilimli ilişkinin de onun yeterince önemsenmemesinde bir rol oynadığı vurgulanabilir.

Hilmi Ziya Ülken'e göre Türk fikir hayatında Batı'nın felsefe problemleri üzerinde Ahmet Mithat Efendi ile birlikte düşünülmeye başlanmıştır. Bunda elbette onun Schopenhauer'ın kötümser felsefesini, Draper'in din ile ilmin çatıştığı yolundaki görüşlerini eleştirmesi ve Buchner'i savunan Bahâ Tevfik ve arkadaşlarına karşı çıkması etkindir. Bütün bunlara rağmen Orhan Okay Hoca Ahmet Mithat Efendi'nin aydınlanma düşüncesine bağlılıkta ve bilgiyi halka yaymada örnek bir düşünce adamı sayıldığına dikkat çeker.

Ahmet Mithat Efendi'nin John William Draper'den tercüme ettiği Nizâ-ı İlm ü Dîn adlı eser gibi Jean-Jacques Rousseau'dan da Mukavele-i İçtimaiyye adıyla yaptığı çeviri vurgulanmalı. Editörlüğünü Prof. Dr. Ali Utku'nun yaptığı Osmanlı Felsefe Çalışmaları dizisinin 79'uncu kitabı olarak yayınlanan eseri Hulusi Ertuğrul Umudum sadeleştirmiş ve yayına hazırlamış. Rousseau'nun orijinal metninin ismi Contrat Social ve buna Namık Kemal'in verdiği karşılık ise Şerait-i İçtimâ. Ahmet Mithat Efendi'nin Contrat Social'ın tefrikalar halinde çevirmesi ve çevirinin tamamlanmaması onun etkisini düşürmüştür elbette. Ama yine de Fransız İhtilali'ne yol açtığı öne sürülen bir metni Türkçe'ye kazandıran Ahmet Mithat Efendi'nin toplumsal, siyasal ve ekonomik bakımlardan da ülkenin gittiği yeri tespite muktedir olduğunu vurgulayalım.

Bir kötülük öğretmeni

 Yirminci yüzyılın iki büyük siyaset filozofu arasında addedilir Leo Strauss (diğeri Carl Schmitt'tir elbette.) Kendi siyaset felsefesini pozitivizm ve tarihselciliğin aynı anda eleştirisine dayandıran Strauss için siyaset felsefesi siyasi şeylerin evrensel doğasını araştırdığı için tarihsel, en iyi ve doğru siyasi yönetimin ölçütünü aradığı için de değerden bağımsız olamaz. Siyasi düşünce ile siyaset felsefesini birbirinden ayırt eden Strauss, "siyasi düşünce" terimi ile siyasi açıdan önemli bir zihni imaj, kavram, tür ya da siyasetin temelleri hakkında düşünürken zihinde bulunan herhangi bir şeyin anlaşılabileceğini kasteder. Strauss'un nitelemesiyle her siyaset felsefesi bir siyasi düşünce iken her siyasi düşünce siyaset felsefesi sayılmamalıdır. Siyaset felsefesini sadece siyasi düşünceden değil, siyaset teolojisinden de ayırt eden Strauss aynı şekilde siyaset felsefesi tarihini yorumlayarak ortaçağın ortalarına kadar gelişen klasik siyaset felsefesi ile modern siyaset felsefesini kesin çizgilerle birbirinden ayırır. Modern siyaset felsefesinin kurucusunun Machiavelli olduğunu belirten Strauss onun siyaset felsefesi geleneğinden kopmaya çalıştığını ve koptuğunu iddia eder. Siyaset felsefesinin ilk modernleşme dalgasını bu kopuş ve devamındaki dalgayla ilişkilendiren Strauss, Machiavelli'nin sadece siyaset felsefesinin özünü değil, ayrıca onun tavrını da köklü bir biçimde değiştirdiğine dikkat çekerek onun mücadelesinin propagandist özelliğinin göz önünde bulundurulmasının doğru olacağını vurgular.

Derin hakikat

Machiavelli Üzerine Düşünceler adıyla Türkçeleştirilen eserinde "Machiavelli antik dönem yazarlarının üstü örtük olarak ya da her tür tiksinti emaresiyle öğrettiği yoz bir öğretiyi açıkça ve muzaffer bir dille ileri sürmüştür. Antik yazarların karakterlerinin ağzından dile getirdiği sarsıcı şeyleri o kendi adını kullanarak dile getirmiştir. Sadece Machiavelli kötülük öğretisini bir kitapta ve kendi adını kullanarak ifade etme cesareti göstermiştir" ifadelerini kullanan Strauss, Machiavelli'yi "bir kötülük öğretmeni" olarak niteleyen görüşe meyilli olduğunu kitabının ilk cümlesinde ifade ederek "insan kendisini Machiavelli'nin etkisinden kurtaramadığı sürece onun düşüncesinin asıl karakterini göremez... Onun öğretisini şeytani, kendisini de şeytan olarak görmek zorunda kalsak bile, ki tam da bu nedenle, şeytanın düşmüş bir melek olduğun söyleyen derin teolojik hakikati aklımızdan çıkarmamalıyız" der.

Chicago Üniversitesi'nde verdiği dört konferansın genişletilmiş halini içeren kitabında Leo Strauss, Machiavelli'nin öğretisinin dindışı ve gayrı ahlaki olduğunu tereddüt etmeden ileri sürüyor ve bunun tam tersini iddia eden akademisyenlerin gösterdiği kanıtları yorumlama biçimlerini sorguluyor. Leo Strauss'a göre "Bu akademisyenler, Machiavelli'nin dinle ilgili yargısını, keza ahlakla ilgili yargısını yanlış yorumluyorlar, çünkü onlar Machiavelli'nin öğrencileri... Onun düşüncesinin kötücül karakterini görmüyorlar çünkü onlar Machiavellici geleneğin mirasçıları; çünkü onlar ya da onların öğretmenlerinin unutulmuş öğretmenleri Machiavelli tarafından yozlaştırılmışlar."

Birçok gazeteci ve politik yorumcunun Amerikan yeni muhafazakarlığına entelektüel ata olarak Leo Strauss'u gösterdiğine dikkat çekmeliyiz. Modern siyaset felsefesine karşı klasik siyaset felsefesini yeğleyen Leo Strauss'un Machiavelli hakkındaki düşüncelerinin bir bakıma onun modern siyaset felsefesi hakkındaki eleştirel düşünceleriyle de paralel olduğunu görmek gerekiyor.

21 Nisan 2023 Cuma

Bir model olarak Tanrı

 İnsanın bilinçli bir şekilde inandığı Tanrı'yı kendine model alması ve ona benzeyerek ahlaken tekâmül sürecine girmesi anlamında kullanılan "Tanrı'ya benzeme" konusu felsefe tarihinin ikincil bile olamayacak kadar tali bir konusu addedilir genelde. Oysa Platon, Aristoteles, Philo, Plotinus, St. Augustinus, Farabi, İbn Sina, St. Aquinas gibi farklı isimler, farklı kültürler ve farklı coğrafyalarda sürekli ele alınmış, irdelenmiş konu ya da kavramlardan biridir Tanrı'ya benzeme fikri/kavramı.

Milattan önce 320'lerden St. Aquinas'ın vefat ettiği 1274'e kadar geçen 1300 yılı aşkın bir sürede Tanrı'ya benzeme kavram ya da fikrinin arkeolojisini yapan Şeyma Kömürcüoğlu, antikçağdaki gizem dinlerinden ve canlı ya da ölü iken tanrılaştırılan Roma krallarından yola çıkarak bu fikre zemin sağlayan tarihsel arkaplanı, stoacıları, Epikürüs'ü, Philo ve Plotinus'u uğrak noktaları olarak ele alarak St. Augustinus ile St. Aqunas'ın eserlerinde fikrin nasıl işlendiğini araştırıyor. İslam filozoflarında teşebbüh billah fikrini ele aldığı kitabının son bölümünde ise daha çok neoplatonist ve meşşai çizgide yer alan filozoflarda bu fikri ve onunla bağlantılı konuların nasıl işlendiğini irdeliyor.

Kavram arkeolojisi

Dini kültür-felsefi metin ilişkisini Tanrı'ya benzeme fikri üzerinden düşünen çalışmasında Kömürcüoğlu, bu fikrin felsefenin temel konu ve kavramlarıyla bağlantılarını kurmaya gayret ediyor, ayrıca onun 1300 yıl gibi uzun kronolojik ve İskenderiye'den Atina'ya, Horasan'dan ortaçağ Avrupa'sına kadar geniş coğrafi bir alandaki varlık biçimini ele alarak bu fikir etrafında önemli addedilebilecek bir kavram arkeolojisi gerçekleştiriyor.

Dinler tarihi ile felsefe tarihi arasındaki köprüyü kuvvetlendirmeye namzet çalışmasında Kömürcüoğlu, Helenistik dönemin gizem dinleri sayılan Kibele, Attis, Dionysus, Eleusis ve Mytra gibi gizemlerin Doğu spiritüelliğinin Yunan formundaki görünümleri olduğuna değinerek hemen hepsinde Tanrı'yı taklit/Tanrı'yla birleşme uygulamalarının olduğunu ve bu uygulamaların genelde Tanrı'nın ölümsüzlüğünü taklit, ahlaki kirlerden tenizlenme gibi amaçlar doğrultusunda gerçekleştirildiğini belirtiyor.

Tanrı'ya benzeme fikrinin farklı kullanım alanları olduğuna, bu alanlardan/konulardan birinin de siyasi güç devşirme olduğuna işaret eden Kömürcüoğlu, tanrılaştırılan Roma krallarına ilişkin analizinde bu noktanın altını çiziyor. Ancak, Kömürcüoğlu, bununla yetinmeyerek sosyolojik ve dini açıdan Roma imparatorlarının tanrılaştırılmasının toplumdaki seçkinler ve avam arasındaki sosyal ilişkide rastlanacak karmaşık ve karşılıklı olduğunda şüphe olmayan yükümlülükler ağını düzenleyen bir inanış olduğuna dikkat çekiyor. Bununla birlikte Tanrı-kral inanışında Tanrı kavramının içinde barındırdığı güç, ölümsüzlük, iktidar gibi özelliklerin bir imparatorda bulunması arzu edilen nitelikler haline gelmiştir. Roma imparatorluğunda imparatorun şahsının imparatorlukla özdeşleştirilmesi imparatorun tanrılaştırılmasını, Roma'nın tanrılaştırılmasını ve ilahileştirilmesini doğurmuştur.

Ele aldığı tarihsel kesitin kronolojik uzunluğu sebebiyle ansiklopedik bir tarzda Tanrı'ya benzeme fikrinin/kavramının farklı kültürlerdeki izini sürme amaç edinen Kömürcüoğlu, Platon'un Timaios eserinin Kindi'de Tanrı'ya benzeme fikrinin oluşumundaki etkilerini, İhvan-ı Safa'nın Platon'un tersine şairi filozoftan daha üst mertebede değerlendirmesinde ise onların şairin doğrudan Tanrı'dan aldığı ilhamla konuşurken filozofun kendinden konuştuğunu belirtmesini, yine Platon'un filozof-kralından Farabi'nin erdemli yöneticisine Farabi'de Tanrı'ya benzeme fikrinin aldığı biçimi, İbn Miskeveyh'in bu fikri meleklere benzemek ve ilahileşmek olarak yorumlayışını da kitabında konu ediniyor.

Kristoloji ekseninde Hristiyanlık tarihi

 Birçok tarihçi dünyanın eski ve önemli yerleri açısından klasik Antikçağ'dan Ortaçağ'a geçiş sürecine Geç Antikçağ demektedir. Sözgelimi bu türlü bir dönemselleştirme mantığının tarihçiliğe yerleşmesinde büyük katkıları olduğunu bildiğimiz Peter Brown, Geç Antikçağ'ı üç ila sekizinci yüzyıllar arasında kalan dönem olarak niteler. Bu hesapça Roma İmparatorluğu'nun üçüncü yüzyıl krizlerinden başlayarak İslam sonrasındaki erken dönem gelişmelerine kadar geçen süreci Geç Ortaçağ olarak değerlendirmek mümkündür. Bununla birlikte Geç Antikçağ'ı daha geniş kapsamlı (sözgelimi birinci binyılın sonuna kadar) düşünen tarihçiler olduğu kadar onun daha kısa bir periyotta (sözgelimi 4 ila 6. yüzyıllar arası) ele alan, onu bu periyoda indirgeyen tarihçiler olmuştur.

Felsefe ve Din Bilimleri alanında Doçent Zafer Duygu, doktora tezinin gözden geçirilip önemli açılardan tashih edilmiş ve genişletilmiş halini içeren Hristiyanlık ve İmparatorluk kitabında Hıristiyanlığı bu dönem içinde ele alıyor. Geç Antikçağ kitabı bir bakıma Duygu'nun.

Kitabın temel ilgi alanı erken yüzyıllarda Hristiyanlığa müteallik konular ve gelişmeler olunca kaçınılmaz bir biçimde Hristiyanlık bünyesinde Mesih'in tabiatına ve yapısına dair teorileştirmeleri, tartışmaları içeren bir disiplin olarak kristoloji de kitabın ilgi alanı kapsamına giriyor. Kristoloji denilen teolojik disiplinin bilhassa 4'üncü yüzyıl ve sonrasında çoğunlukla büyük kilise merkezlerinin statü ve nüfuz mücadeleleri için bir tezahür alanı teşkil ettiğini göz önünde tutan Zafer Duygu Hristiyanlığın başlıca kurumu olarak kilisenin hem teşekkül etmeye başladığı en erken süreçte hem de Geç Antikçağ'da siyasal otoritelerle olan ilişkileri ve özellikle büyük kilise merkezlerinin birbirlerine karşı verdikleri manasız mücadeleleri de geniş çaplı olarak resmediyor.

Beş bölümden oluşan kitabında Zafer Duygu Hristiyanlık öncesi dönemde Akdeniz havzasındaki dini yapı, Hristiyanlığın ortaya çıkışı konusundaki bazı kabuller ve bunlara ilişkin problemler, Hristiyanlığın ve kilisenin ilk andan itibaren Roma ve eski İran yönetimleriyle ilişkileri, kilisenin Roma yönetimiyle ittifak kurarak Roma siyasal sistemiyle bütünleşmesi, eski İran sahasında kilisenin teşkilatlanması ve Roma imparatorluğundaki kiliseden bağımsızlaşması, büyük kilise merkezleri arasında Geç Antikçağ'da yaşanan statü ve nüfuz mücadelelerinin sebepleri, bu mücadelelerin ne şekilde cereyan ettiği ve nasıl sonuçlandığı, Hristiyanlığın parçalanması, Hristiyanlığın eski İran sahasında teolojik olarak farklı bir renge bürünüşü, Roma ve Sasani imparatorluklarının takip ettikleri kilise siyasetleri, bu siyasetlerin belirlenmesinde önemli addedilebilecek faktörler ve bu durumun yol açtığı gelişmeler gibi birbiriyle hem ilgili hem de önemli bilgi ve tezlerini okurla paylaşıyor.

Kitap bu haliyle bir bütün olarak ortaya çıkışından yedinci yüzyılda İslam'ın zuhuruna kadar geçen süreçte Hristiyanlığın ve onun başlıca kurumu addedilen kilisenin geçmişini konu ediniyor. Bu geçmişi kilisenin erken yüzyıllarda siyasal otoritelerle ilişkileri ve kristoloji ekseninde yorumlayan Zafer Duygu, Roma ve Sasani imparatorluklarının kilise siyasetleri hakkında da kayda değer görüşler ileri sürüyor.

7 Nisan 2023 Cuma

‘Bu Ülke'nin aydını

 Türk düşünce hayatının üretken, farklı, seçkin isimlerindendir Erol Güngör. Üretkendir çünkü çalışmaları yaklaşık 40 yıl önce yapılmış olmasına karşın hâlâ atıf alabilmekte, eserleri yaygın bir biçimde birbirinden farklı mahfillerde okunabilmektedir. Merhum Hüsamettin Arslan'ın A. H. Tanpınar, N. Topçu ve C. Meriç'le yan yana zikrettiği Erol Güngör'ün fikri olgunluğunun en önemli sebebi belki de tevarüs ettiği geleneğin hayırlı mirasçısı olabilmesidir. Bir yandan hocası Mümtaz Turhan'la bir yandan da aralarında Fethi Gemuhluoğlu, Ayhan Songar, Ziya Nur Aksun, Ali Fuad Başgil, Mahir İz, Ekrem Hakkı Ayverdi, Osman Turan, İbrahim Kafesoğlu gibi isimlerin bulunduğu Türk kültürünün önemli muhitlerinden biriyle yakından teşrik-i mesaisi ve dostluğu Güngör'ün kazandığı entelektüel kimliğin kurucu unsurları içinde başlıcasını oluşturur. Tevarüs ettiği geleneği sonraki kuşaklara aktarma sorumluluğunun yanısıra sağ-sol kavgasının hararetlendiği bir dönemde verdiği fikri mücadele ile edindiği kamusal rolü bihakkın yerine getirip arkasında önemli bir fikri miras bırakmıştır.

Vefatının 40. yılı

Mustafa Kemal Şan'ın editörlüğünü yaptığı "Bu Ülke'nin Aydını Erol Güngör" dosyası Tezkire'nin 82. sayısının kapağını süslüyor; bu haliyle dosyanın Erol Güngör'ün vefatının 40. yıldönümüne önemli bir armağan olduğunu söylemek gerekir. Dosyada 6 makale ve bir söyleşi bulunuyor; ayrıca Erol Güngör'ü ele alan 3 kitabın birbirinden ayrı isimlerce yapılmış tahlil ve tanıtımları bulunuyor.

Dosyanın ilk yazısını oluşturan "Erol Güngör'ün Türk Modernleşmesine Bakışı" adlı makalede Mustafa Kemal Şan, Güngör'ü Mehmet Akif ekseninde değerlendirirken onları modernist paradigmanın kurguladığı "İki Türk aydını" çerçevesinde değil, aynı kültürün yarım asır öncesi ve sonrası olarak mukayese ediyor. Böylelikle Şan, Türkiye'de yaşanan modernleşme tarihinin farklı bağlamlarını ve kopuşlarını analiz etmemizde önemli bir imkân sunuyor. Edebiyat ve hayat arasında güçlü bağların olduğunun ve insan gerçeğinin tarihe ve kültüre başvurmadan anlaşılamayacağını ileri süren Erol Güngör'ün yayın ilkeleriyle örtüştüğü Hisar ve Türk Edebiyatı dergilerinde yayınlanmış edebiyat eleştiri yazılarını ele alan Adem Bölükbaşı onun edebiyat kanonu oluştururken ortak kültür kaynaklarımızdan yararlanmanın gerekliliğini vurguladığını, ayrıca Kemal Tahir, Sezai Karakoç gibi isimlerle ortak birçok noktayı paylaştığını belirtiyor. Erol Güngör'ün 1960'lı yıllardan itibaren Türk sağının öne çıkan düşünce adamlarından biri olduğuna dikkat çeken Fatih Yıldız bunun sebebinin onun içine doğduğu toplumsal, kültürel, bilimsel, siyasi ve entelektüel çevrelerden kaynaklandığını dosyada yer alan yazısında belirtiyor. "Erol Güngör'ün Entelektüel Kimliği ve Türk Soluna Dair Yaklaşımı" başlığını taşıyan yazısında Yıldız, Güngör'ün 1960'lı yıllardan itibaren toplumsal ve siyasi manada yaygınlık kazanan fikirlerin tam karşısında bir konum alarak entelektüel üretimini gerçekleştirdiğini vurguluyor. Yıldız makalesinde gerek Güngör'ün entelektüel kimliğinin oluşu etmenlerine ve üretimine gerekse dönemin entelektüel tartışmalarına ilişkin kapsamlı bir bağlam oluşturuyor. Erol Güngör'ün kültür ve medeniyet kavramlarını iç içe görmesinden hareket eden Musa Taşdelen ise "Erol Güngör'de Kültür ve Medeniyet İlişkisi" başlıklı makalesinde onun Ziya Gökalp ve Mümtaz Turhan'la kesişen ve ayrışan yanlarını değerlendirerek bu iki kavrama dair güncel bir çerçeve hazırlıyor. Güngör'ün düşüncelerinden hareketle konuyu değerlendiren Taşdelen makalesinde modernleşme ve küreselleşme bağlamında eleştirel bir analiz ortaya koyuyor. Dosyada ayrıca Erol Güngör üzerine M. Tayfun Amman ile söyleşilmiş.

1 Nisan 2023 Cumartesi

Derrida'nın genetik tartışması

 Yirminci yüzyılda edebiyat eleştirisinden felsefeye, sosyolojiden dilbilime, hukuka, kültür teorisine ve mimarlığa kadar birçok alanda yeni açılımlar getirmiş yapısökümcü okuma ile fenomenoloji ve Edmund Husserl'i, dilbilimi ve Ferdinand de Saussure'ü, psikanalizi ve Jacques Lacan'ı, yapısalcılığı ve Levi-Strauss'u mantıksal sonuçlarına götürerek eleştiren Jacques Derrida özellikle felsefede yapısalcılık sonrası olarak bilinen dönemin Foucault ve Deleuze ile birlikte öne çıkan isimlerindendir.

İkili karşıtlıklar

Gösteren /gösterilen, duyulur/ düşünülür, konuşma /yazı, söz/dil, artzamanlı/eşzamanlı, uzam/zaman, edilgenlik/etkenlik gibi kavramsal karşıtlıklarla örülen metafizik felsefenin bu ikili yapısını yapısöküme uğratarak sorguladı ve bu türlü sorgulamalar ışığında sözgelimi Marks, Freud ya da Nietzsche gibi düşünürlerin eserlerini yeniden değerlendirdi. Derrida için belirli kavramların karar verilemezliğine dikkat çekmek ya da karmaşıklıklarını ön plana çıkarmak için anlaşılmaz hale getirmeyi yapısal bir gereklilik olarak işledi. O, ikili karşıtlıkları olduğu gibi koruyan, hatta dil bağlamında gösteren/gösterilen gibi yeni karşıtlıklar inşa eden yapısalcılığa karşı gösteren'den bağımsız bir gösterilen'in mümkün olmadığını ortaya koyar. Sesmerkezcilik ve sözmerkezcilikleri reddedişinden "metnin dışında hiçbir şey" olmadığını savlayan ünlü sözü ve differânce, disseminance gibi kavramlarıyla, Platon'dan günümüze çeşitli metinlerin ve filozofların nasıl okunması gerektiğine ilişkin "özgül" yöntemiyle radikal şüpheciliğin belki de en önemli temsilcisidir.

Derrida'nın Paris'te Ecole Normale Supérieure'deki okutmanlık görevi kapsamında 1975 sonbaharı ile 1976 Haziran'ına dek verdiği "Yaşam Ölüm" semineri bir ilk sayılabilir. Derrida'nın bu seminerinde iki büyük eserinde yayınlanmış ve pek çok konferansta sunulmuş metinlerin ilk taslağı bulunur: 14 oturumluk seminerin 2. oturumu hiçbir değişikliğe uğramaksızın Otobiyografiler: Nietzsche'nin Öğretisi ve Özel İsmin Politikası'nda yer alır. Sekizinci ve dokuzuncu oturumun bir bölümü de Berlin'de Hans-Georg Gadamer'in de bulunduğu bir konferansta sunulur. Seminerin son dört oturumu da Kartpostal: Sokrates'ten Freud'a ve Ötesine kitabında yer bulur. Seminer metninin kitaplaşmasına büyük katkı sunan Pascale-Anne Brault ile Peggy Camuf Derrida'nın Kartpostal kitabının önsözünde bu seminere ilişkin yazdıklarını da aktarıyor: "Bu söylemin sınırlarında tutunmaya çalışacağı metin, Freud'un Haz İlkesinin Ötesinde'sidir. Bunu esasında üç halkalı bir yol izleyen bir seminerden çıkarıyorum. Her seferinde Nietzsche'nin bir metnindeki bir izahından yola çıkan bu seminer, her şeyden önce biyoloji, genetik, epistemoloji ya da yaşam bilimlerinin tarihinden gelen 'modern' bir sorunsalın içerisine dahil olmaktaydı. İkinci halka Nietzcshe'ye dönüş ve sonra Nietzcshe'nin Heideggerci okuması üzerinden bir izah. Ardından, burada, üçüncü ve son halka."

14 oturumluk bu seminerin kitaplaşmış metni Yaşam Ölüm adıyla Türkçeye Can Batukan tarafından çevrildi. Seminerde sıkıştırılmış bir biyoloji ve genetik tartışması yer alıyor. Derrida bu tartışma esnasında Fransız biyolog François Jakob'a ve Georges Canguilhem'a başvuruyor. Onların metinlerine ilişkin sabırlı ve keskin okumalar ve analizler yapan Derrida bu bilimsel söylevleri kavramsal temellerine dek yapısöküme uğratıyor. Böylelikle Derrida, kendi düşüncesinin başta yaşam sorusu, canlılık ve ölüm sorusu olmak üzere çağımızın sorularını ele almada nasıl yetkin olabileceğini de gösteriyor.