29 Eylül 2023 Cuma

Moğol Anadolu'sunun sosyolojisi

 Türkiye Selçukluları ordusunun 1243'te Baycu Noyan yönetimindeki Moğol birliğine Sivas'ın doğusundaki Kösedağ'da savaşı kaybetmesiyle Moğol vassallığına düşmesi sonucu Anadolu'da Moğol iktidarının başladığı söylenebilir. Yaklaşık 140 yıl süren Anadolu'daki Moğol hakimiyetinin Osmanlı devletinin kuruluş dönemine denk geldiği de vurgulanmalı.

Akademik dünyada genellikle bu dönemde "kapsamlı bir ortodoksi tanımı yapıp kendi tanımını kati bir surette dayatmaya çalışan bir devletten azade olma hali" yaşandığının söylendiğini veya bu dönemin Anadolu'sundaki İslam'ın senkretik veya heteredoks olarak tasvir edildiğini görürüz. Hatta bu görüş sahiplerine göre bu dönemin Sünni dindarlığı bile kastedilen anlamdaki "heterodoksi"yi hatırlatacak ölçüde birçok unsur içerir. Elbette ortodoksi ve heterodoksi gibi kategorilerin sorgusuz sualsiz bu döneme atfı epey tartışmalıdır.

Kritik bir dönem

Moğol Anadolu'sunda İslam, Edebiyat ve Toplum adıyla Türkçeleştirilen kitabında A. C. S. Peacock, Anadolu'da giderek artan sayıda Hıristiyan'ın İslam'ı benimsediği, burada yaşayan Müslümanların derin değişimler geçirdiği kritik bir dönem olan 1243 Kösedağ Savaşı'ndan Moğolların Anadolu'daki son temsilci beyliği Eretna Beyliğinin yıkılış tarihi olan 1381'e kadar süren zaman diliminde Anadolu'daki İslamiyet'in özellikleri bakımından daha incelikli bir bakış açısı geliştirmeye uğraşıyor.

Peacock'un temel tezi açık: Moğolların Anadolu'nun İslamlaşmasında çok önemli bir rol oynadığını ileri sürüyor. Kitabında Orta Anadolu şehirlerine, yani Konya, Kayseri ve Sivas gibi şehirlere özel bir ilgiyle yaklaşan Peacock bu ilginin sebebini ise bu şehirlerin Müslüman Anadolu'nun kültürel merkezleri, Selçuklu sultanlarının, Moğol-İlhanlı valilerinin ve Eretnalıların yaşadığı şehirler oluşundan kaynaklandığını belirtiyor. Bir yerde buna mecbur da kalıyor, çünkü Peacock'un belirttiği üzere bu bölge, yani Orta Anadolu tarihi kaynaklarda büyük bir farkla en çok tanıklık edilen bölgeydi. Dönemi anlatan birçok vakayiname genellikle bu bölgede üretildi.

Selçukluların fiilen yetki kullanamadıkları, ama sultan unvanını kullanmaya devam ettikleri, Selçuklu toprakları üzerinde Moğol hegemonyasının sürdüğü, ancak 1330'larda İlhanlıların gerilemesiyle birlikte güçlenen birçok Türkmen beyinin Moğol iddialarına karşı koyduklarını belirten Peacock bu beyliklerden en başarılısının da daha sonra imparatorluğa dönüşecek Osmanlı beyliği olduğunu vurguluyor.

Moğol hegemonyasının oluşturduğu siyasi değişime elbette kültürel değişimler de eşlik ediyordu. Türkçe'nin bir edebiyat mecrası olarak 13. yüzyılın sonlarında Farsça'ya eklenerek (daha sonra onu ekarte ederek) Anadolu Müslümanlarının başlıca edebiyat ve metin dili olduğunu vurgulayan Peacock, Mevlâna Celaleddin Rumi ve oğlu Sultan Veled'in, İbn Arabi'nin üvey oğlu Sadreddin Konevi'nin, Gülşehri ve Aşık Paşa'nın Moğol hegemonyası sırasında faal olduklarını belirtiyor.

Anadolu'daki 140 yıllık Moğol hegemonyası esnasında oluşmuş dini, toplumsal ve edebi manzarayı, Mevlâna Celaleddin Rumi ve Baba İlyas'ın soyundan gelen sufilerin yönetenlerle ilişkilerini inceleyerek tasavvuf ile siyasi gücün yakın ilişkileri, fütüvvet denen sufi teşkilatlanmaları, 13.-14. yüzyıllarda Türkçe'nin bir edebiyat dili olarak yükselişini siyasi ve toplumsal bağlamında irdeleyen Peacock, Moğol Anadolu'sundaki kıyametçiliği ve mehdi beklentisini de ele alıyor. Kitabında Moğol hakimiyetinin toplumsal hayatın din, dil ve edebiyat gibi çeşitli alanlarında Selçuklular döneminden daha derin bir Müslümanlaşma sürecini hızlandıran bir tepkimeyi başlattığını ileri sürüyor.

Moğol Anadolu'sunda İslam, Edebiyat ve Toplum

A. C. S. Peacock

21 Eylül 2023 Perşembe

Bilginin başlangıcı üzerine düşünmek

Bugün Sokrates öncesi felsefe dediğimizde akla gelen ilk isimlerden ikisi elbette Parmenides ve Herakleatos'tur. Bu iki isim anılmaksızın Sokrates öncesi felsefesinden konuşulmadığını iddia edebiliriz. Anaksimenes, Anaksimandros, Empedokles, Demokritos ve diğerlerini gölgeleyen bu iki isim belki de Sokrates'le birlikte felsefenin seyrine etkileri en fazla sayılması gereken figürlerdir.

Schleiermacher ve Hegel sayesinde, Alman Romantik dönemden itibaren presokratik adıyla anılan bu dönem aynı zamanda "felsefe" etkinliğinin de başı addedilir. Birçok yorumcu bu dönemi Batı kültürünün de başlangıcına yerleştirir. Ancak bu dönemden günümüze sadece çeşitli alıntılar ve fragmanların kaldığı da vurgulanmalıdır. Yirminci yüzyılda hocası Heidegger'in felsefi yaklaşımından istifade ederek Dilthey ve Schleiermacher okumalarının etrafında geliştirdiği "felsefi hermenötik"le dikkat çeken ve bir anlamda yirminci yüzyılın en önemli filozoflarından biri sayılan Hans-Georg Gadamer, Napoli Dersleri'nde fragmanter presokratik gelenekten ancak bize tam olarak kalan ilk felsefi metinler temelinde konuşulabileceğini vurgular. Gadamer'in kastettiği tam metinler ise Platon'un diyalogları ve Aristoteles'in yazılarının toplamıdır. Ancak yine Gadamer'in vurgusuyla presokratik gelenekten kalan fragmanların arasında önemli bir istisna bulunur: Parmenides'in didaktik şiirinin başlangıcındaki büyük ölçüde tutarlı metin. Buna karşın Herakleatos'tan kalan böyle tutarlı ve tam bir metin maalesef yoktur. Yine de Heraklitaos'ten helenistik çağlardan beri sürekli geniş ölçüde alıntılar yapıldığını, onunla ilgili büyük bir alıntı zenginliğine sahip olduğumuzu vurgular Gadamer.

Birbirlerinden haberdar mıydılar?

Parmenides ve Herakleatos'un birbirlerine çağdaş olmalarına rağmen (Gadamer, Herakleatos'un daha genç olduğunu düşünür) birbirlerinden haberli olup olamadıkları, eğer haberlilerse birbirlerine nasıl davrandıkları sorusu yaygındır. 19. yüzyılın filologlarının bu soruya şu cevabı verdiğini aktarıyor bize Gadamer: Parmenides'in didaktik şiiri, onun eleştirel olarak reddettiği Heraklitçi akış öğretisine karşı bir cevap sunar.

Akademisyenlerin bu iki düşünür arasında varsaydığı karşıtlığı tuhaf bulan Gadamer, bir yanda Parmenides'in didaktik şiirini diğer yanda Herakleatos'un aforizmalarının oluşturduğu tezata dikkat çeker. Her ikisinin de farklı bir nesir sunduğunu belirten Gadamer, Herakleatos'unkilerin tam olarak fragman olmadığını, ünlü ve yaygın olarak bilinen nükteli sözlerin alıntıları olduğunu da tespit eder. Bu tür sözlerin tutarlı bir düzyazı metni oluşturmadığına kanidir Gadamer; ona kalırsa Homeros ve Hesiodos'un epik sanat biçiminden tamamen farklı bir kökene sahip olduğundan bile kuşkulanılabilir bu üslubun. Bu üslubun yeni bir edebiyat biçimine işaret ettiğinin düşünülmesi de doğru yol olabilir. Teknik-hermenötik açıdan Heraklieatos fragmanlarının bu tür metinlerin anlaşılması için minimum açık erişim noktası sunması ve bağlamından koparılmış alıntılarının güvenilmezliğiyle tam bir ders kitabı örneği olduğuna işaret eden Gadamer, onun her tür düşünce için sürekli bir meydan okuma olmaya devam ettiğini de vurguluyor.

Presokratik felsefenin doğuşunu ele alan Felsefenin Başlangıcı kitabını Parmenides'e atıfla sona erdiren Gadamer Türkçeye Bilginin Başlangıcı adıyla çevrilen kitabında ise Heraklieatos'u ve Heraklieatos geleneğini konu ediniyor. "Değişendeki birliği tanımak ve onun sıkıca ttma"nın yeni bir buyruk gibi olduğunu söyleyen Gadamer tüm Heraklieatos önermelerini tek bir hakikate dönüştürdüğünü iddia eder. Demokritos'un atom teorisinden başlayıp Galileo'nun üzerinden geçerek insan bilgisine ve becerisine konan sınırları hatırlatan Gadamer, bilimsel kültürün yeterliliğinin aydınlanmanın eşlik etmesine borçlu olduğun vurgular. Heraklieatos'un özünde bir aydınlanma figürü olduğunu, sofistik teatralliği olmayan bir düşünür olduğunu ifade eden Gadamer'in bu sınırları düşünmeye Heraklieatos üzerine yorumlarla başlamasının da şaşırtıcı olmadığını söylemek gerekir.


17 Eylül 2023 Pazar

Milliyetçilik gerçekten yükseliyor mu?

Westfalya anlaşması sonrası dünya düzeninde modern ulus-devletlerin kuruluş ideolojisi sayılagelir milliyetçilik. Günümüze değin gelebilmiş ideolojilerin üzerinde asıl belirleyici faktör Fransız devrimidir. Fransız devriminin fitilini yaktığı ideolojilerin en önemlisi ve belirgini ise kesinlikle milliyetçiliktir. Mayıs ayında yapılan seçimler sonrasında milliyetçiliğin çok konuşulmasının sebebi elbette seçimlerde yükseliş trendi gösterdiği varsayılan tercihler kadar içinde bulunduğumuz siyasi, sosyal, iktisadi ve küresel şartlardır da. Buna rağmen siyasal bir yaklaşım olarak milliyetçilik sözkonusu olduğunda 1990'larda Soğuk Savaş'ın bitimiyle peydahlanan etnik milliyetçilikler ile 9-11 Eylül 2001'deki İkiz Kule saldırıları ve akabinde 2008 mort-gage krizi ve Arap Baharı ile birlikte ortaya çıkan uluslararası kargaşa, zorunlu göç, Proxy savaşları ortamının beslediği güvenlik arayışları sonrası oluşan milliyetçi dalgalanmaların ayırt edilmesinin gerekli olduğu da açıktır.

Biz ve onlar ya da dost ve düşman ayrımlarına dayalı bir duygu ve inanç birikiminin tezahürü addedilebilecek milliyetçiliğin teorik zeminde tanımlanmasına da elvermeyen şartlara yol açar biz ve onların belirsizliği. Bu açıdan milliyetçiliğin teorik temellerinin kısmen eksik ya da yeterli olmaması farklı sosyo-ekonomik ya da siyasi konjonktürlerde farklı anlamlara çekilmesini kolaylaştırır; onun anlamlandırılmasını zorlaştırır. Buna rağmen, yine de, hemen herkesin üzerinde uzlaşabileceği bir tanımı yapılabilir milliyetçiliğin: Aynı etnik kökenden gelen, aynı dili konuşan belirli sınırlar dahilindeki insanların birlikteliğinin "egemen devlet" ve "ulusal sadakat" ilkeleri uyarınca ideolojileştirilmesi. Bir anlamda millete kendi kaderini tayin yetkisini sunan ya da vaat eden bu ideoloji toplumsal birlikteliğe kaynaklık ederek bağlılarına mücadele ve dayanışma ruhu da aşılayabilir. Toplumsal dayanışmayı artıran niteliği onun olumlu sayabileceğimiz yanıdır elbette; ancak içerdiği bazı hususlar bakımından milliyetçiliğin toplumları olumsuz da etkileyebileceğini öngörebiliriz. Milliyetçiğin ırkçılık, şovenizm gibi olumsuz olduğu açık anlayışlardan etkilenerek ya da onların oluşmasına elverişli bir yatak vazifesi edinerek toplumların felaketine yol açacağını da öngörebiliriz.

Kızılderili temsilleri

Üç aylık "düşünce, siyaset ve sosyal bilim" dergisi Tezkire'nin "Milliyetçilik Nereye, Kimden Kime Yükseliyor?" sorusunu ve bu soruya verilebilecek muhtemel cevapları dosya haline getiren 83. sayısında Prof. Dr. Yasin Aktay, "Milliyetçilik Nereye Yükseliyor?" başlığı altında milliyetçiliğin günümüzde aldığı hali ve nereye yükseldiğini anlatıyor. Abdülkadir Diktaş ise "Değer Kaynaklarımız Perspektifinden Milliyetçilik Anlayışı" başlıklı yazısında Anadolu insanının manevi ve kültürel değerlerini baz alarak milliyetçilik kavramına nasıl bakıldığını değerlendiriyor. Sinema ve milliyetçilik arasındaki ilişkiler özelinde Holywood filmlerindeki Kızılderili temsillerinin Amerikan milliyetçiliğine etkilerini konu edinen Yekta Şirin böylelikle siyasi iktidarların sinema ve diğer sanatları araç edinerek milliyetçilik duygularını inşa etme/geliştirme yordamlarını gösteriyor.

Dokuz araştırma makalesine yer verilen sayıda Fahri Yetim, Ömer Obuz, M. Veysel Karataş, İlhami Aydın, Yegane Yiğit, Uğur Kılınç, Merve Sultan Akçakaya, Fredinant Hasmuça, Fatma Kılınç Hatipoğlu Kürt milliyetçiliğinden Arnavut milliyetçiliğine, milliyetçiliğin farklı fraksiyonlarından onun kültürel dokunun inşasında ya da dönüştürülmesinde kullanılan bir söylem sermayesi oluşuna, Ermeni diasporasının tarihsel serüveninden Çarlık Rusya'sında Müslümanlara dönük Hıristiyanlaştırma ve Ruslaştırma yoluyla asimilasyonu ve kimlik tasfiyesine kadar birçok ilginç konu ele alınıyor.


1 Eylül 2023 Cuma

Modern çağın en çok tartışılan sosyolojik kurumu: Aile

Aile, sadece en eski birliklerden biri olmayıp aynı zamanda her türlü topluluk ve toplumun yapı taşıdır da. Hemen her zaman huzur, güven, sevgi ve mutlulukla anılagelen aile her birimizin varoluşunu ve kaderini de önemli ölçüde belirler. Modern çağın en çok tartışılan sosyolojik kurumları arasında yer alan ailenin özellikle son yıllarda etkileri epey artan birtakım dönüşümler sebebiyle mercek altına daha fazla alındığını vurgulamalıyız. Bu tartışmalar esnasında gerek ailenin kökeni, gerek gerekliliği gerekse de varlığı sürekli sorgulanmaya uğraşılmış, ailenin geleceği, işlevi ve önemi de sorgulamalara dahil edilmiştir. Bu konuda ileri sürülen tezlerin yapılan etkinliklerin çoğaldığı bir tespit olarak söylenebilir. Özellikle evlenme oranlarının düşmesi, boşanmaların artması, toplam doğurganlık hızının 1.6'ya kadar gerilemesi gibi sosyolojik parametrelere yansıyan göstergelerin olumsuzlaştığı, LGBTİ vb. sapkınlıklara dair tartışmalarının çoğaldığı bir dönem yaşadığımız söylenmeli.

Yılda iki kez yayınlanan ve baş editörlüğünü Necmettin Erbakan Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Koyuncu'nun yaptığı Sosyoloji Divanı'nın 21. sayısının Aile dosyasıyla yayınlanmasının bu dönemdeki tartışmalarla ilgili olduğunu bu yüzden vurgulamak gerekir.

Dosyada yer alan "Değişen Aile Değişmeyen Aile Değerleri" başlıklı makalesinde Ertan Özensel ailenin dünden bugüne teşekkülünü ve devamını sağlayan temel değerlerini irdeliyor. Ailenin kurum değeri, nikah, sevgi, sadakat, saygı, hoşgörü, sorumluluk, geçim, paylaşım, sabır gibi değerlerin yanı sıra geçmişte çeşitli toplumlarda yaşanan ve ailenin yok edilmesini hedefleyen politikaları ve küreselleşen dünyada farklı birlikteliklerin aile kavramı altında tanımlanma girişimlerine meşruiyet kazandırma çabalarını ele alan Özensel, sosyolojik olarak ailenin kadın ile erkeğin nikah akdiyle evlenmesi esasına dayalı olduğunu belirtiyor.

Evlilik istikrarı

Dosyadaki yazısında genetik mühendisliği ve biyoteknoloji alanındaki gelişmelerle birlikte gündeme gelen alternatif aile modellerinin gerçeklik kazanma ihtimalini sorgulayan Mücahit Gültekin ise "anne", "baba", "doğum", "çocuk" gibi aile kurumunu oluşturan en temel kavramların anlamlarının yeniden tartışmaya açıldığı biyoteknolojik gelişmelerin aile kurumunda nasıl bir dönüşüme yol açabileceğini analiz ediyor.

Bir başka sosyolojik temel kurum olan dinin aile hayatına etkisini makalesinde tartışan Meryem Şahin de sadece Müslümanları değil, farklı inançlara sahip bireyleri de ele alan araştırmalarının bulgularından hareket ederek dindarlık ile aile arasındaki ilişkiyi evlilik kriterlerini belirleme, evlilik istikrarı, evlilik bağlılığı, aile içi problemlerin önlenmesi ve çözümü, evlilik doyumu gibi değişkenler üzerinden değerlendiriyor.

Dosyada yer alan yazılarında babalık etiğinden yaşlılık ve aile arasındaki ilişkilere, evlenme ve boşanma dinamiklerinden Türkiye'de aile politikalarının güncel durumunun değerlendirilmesine, ailenin hukuki, mesleki, mimari boyutlarına değinen Mehmet Fatih Güloğlu, Ayşe Canatan, Olgun Gündüz, Döne Ayhan, Hasan Hüseyin Taylan, İbrahim Nacak gibi birçok yazar-akademisyen bulunuyor.

Dergide söyleşi bölümünün konuğu ise Mustafa Ruhi Şirin. Çocuk edebiyatı, çocuk hakları, çocuk kültür ve sanatıyla ilgili çalışmalarından tanınan Şirin'le gerçekleştirilen söyleşide ailenin dönüşümü, çocuğun değeri, modern çocuk paradigmasının kurguları, sanal pedagoji, çocuk ve çocukluk felsefesi, zaman, mekan ve çocuk ilişkisi, yeni çocuk algısı, çocuğun dünya tasarımı, ideal çocuk anlayışı gibi birbiriyle ilişkili birçok konuda nitelikli ve keyifli bir sohbet okuyucuyu bekliyor.


25 Ağustos 2023 Cuma

Hatırlanan da tarih, kurgulanan da

 Tarihi tarif etmenin birçok farklı yolu olduğu bilinir. "Kim? Nerede? Ne zaman?" sorularına aranan cevaplar yoluyla geleneksel yol benimsenebilir pekala. "Ne?" ve "Nasıl?" sorularının eklendiği ve entelektüel bazı amaçları da gözeten neden sorusunun sorulduğu başka tarif biçimleri de bulunabilir. Ayrıca yöntem gözetilerek yapılacak ayrımlar da vardır. Kullanılan kaynakların türleri ve bu kaynak kullanımının tarzı kadar tarihi yazan tarihçinin dünya görüşü ya da ideolojisi, tarih yazımıyla amacı ya da yazdığı tarihin gördüğü işlev ve başka etkenler de ayrımda söz konusu edilebilir.

Yeniden inşa süreci

Türkçeye "Tarih" adıyla çevrilmiş kitabında Bernard Lewis üçlü bir tasnif yapıyor bu konuda: i) Hatırlanan tarih, ii) yeniden canlandırılan tarih, iii) kurgulanan tarih. Hatırlanan tarihi geçmişe dair beyanların oluşturduğunu vurgulayan Lewis, onun ileri yaştaki kişilerin kişisel hatıralarından bir toplumun eski ya da klasik metinlerinde ve miras olarak devraldıkları tarih yazımına yansıyan canlı geleneklere kadar uzanarak hem hakikat hem de sembol suretinde kolektif hafıza olarak tarif edilebileceğini söylüyor. Bir aşamada bir gerekçeyle unutulmuş ya da bastırılmış olay, kişi ve düşüncelerin oluşturduğu bir geçmişin çeşitli arkeolojik, filolojik ya da akademik çalışmalarla yeniden inşa edilmesiyle ortaya çıkarılan tarihi ise yeniden canlandırılan tarih olarak niteleyen Lewis, "yeniden inşa" ibaresinde gizlenmiş "inşa" kelimesinin oluşturabileceği tehlikeye dikkat çekiyor. Hatırlanan ya da yeniden canlandırılan tarih uygunsa onların yorumlanmasıyla uygun değillerse, büsbütün sıfırdan uydurarak kurgulanan tarihin oluşturulduğunu ifade eden Lewis, bu üç tarih türünün de bütün topluluklarda görüldüğünü vurguluyor. Hatırlanan tarih en ilkel kabileden evrensel imparatorluğa kadar bütün insan toplulukları arasında yaygındır. Lewis'e kalırsa söz konu topluluğun arzuladığı kendilik imgesi değiştiğinde ve hatırlanan tarih bu değişime cevaz vermediğinde ya yanlış hale getirilir ya da düpedüz reddedilir.

Yeniden canlandırılan tarih ise modern ve Avrupai bir yaklaşımın ürünüdür. Eskiler, kendilerinden önceki tarihle, birkaç istisna haricinde, pek ilgilenmezler. Esasen tarih onlar için rönesans merakına kadar ya hatırlanmıştı ya da çağdaştı ve genelde bazı özel amaçlara hasredilirdi.

Tarihin kurgulanmasının da modern toplumlara özgü bir icat olarak kavramamak gerektiğine işaret ediyor Lewis. Eski çağlara uzanan birtakım amaçlar içeren bu uygulamanın kadim olduğunu da vurguluyor. Göçebe kabilelerin ilkel kahramanlık mitlerinden resmi Sovyet tarih yazımına ya da Amerikan revizyonizmine kadar geniş bir skalada kurgulanmış tarihe bütün toplumlarda rast gelebileceğimizi öne sürüyor Lewis.

Tarih yazımının yenilikçi ve amaca özel kullanımın çarpıcı örneğinin sömürgecilik, sömürgecilik öncesi ve sömürgecilik sonrası tarihin kale alınış şekilleri olduğunu ifade eden Lewis "şarkiyatçıları emperyalizmin hizmetçileri" addeden suçlamaların "bir miktar haklılık payı" olduğunu lütfederek söylüyor. Lewis'e kalırsa, büyük şarkiyatçıların büyük çoğunluğu emperyalist yönetimi etkin şekilde eleştiriyorlardı.

Kitabının genelinde aktardığı örneklerle ortaya koyduğu tasnif doğrultusunda İranlıların Pers kökenlerini, Yahudilerin savaşçı kimliğini vurgulayan tarihi olay peşine düşmelerini, İslam dünyasında yaygın Haçlı Seferleri araştırmalarını, Cumhuriyetin kuruluşu neticesinde çeşitli geçmişler arasında bir geçmiş seçmek durumunda kalan Türkleri irdeliyor.

17 Ağustos 2023 Perşembe

Felsefe tarihinden dört büyücü

 Yirminci yüzyılın fikri ve kültürel çehresini belirleyen isimler arasında şu isimler önemli bir yer tutar: İnsanların anlamlı olarak ne hakkında konuşabileceği ve ne hakkında konuşamayacağı problematiği çevresinde kale alınmış Tractatus'uyla handiyse felsefi bir tanrı mertebesine getirilen Wittgenstein, "varlığın unutulmuşluğu" çerçevesinde varlık sorusunu yeniden kazanmayı amaçlayan perspektifiyle yazdığı Varlık ve Zaman adlı şaheseriyle Heidegger, temel bir fikre sahip olmayan dağınık temalar bütünü olarak görülebilecek eserleri ve benimsediği eleştirmen tutumuyla felsefe sanatını handiyse bir yaşama sanatıyla örtüştüren Walter Benjamin, yeni-Kantçı oluşuyla dikkat çeken ve insanı işaretler kullanan ve semboller üreten bir varlık olarak düşünen Cassirer...

Bu isimlerin 1919 ile 1929 yılları arasını domine eden hayat ve fikirlerini; dönemin ruh halini, Birinci Dünya Savaşı'nın tahribatı ile İkinci Dünya Savaşı'nın yaklaşan uğultuları arasındaki belirsizliklerle ve Büyük Buhran'la kaplı havasını irdeleyen Wolfram Eigenberger, eskinin yıkılması ve ancak yeninin de henüz tam olarak belirlenememesiyle tarif edilebilecek bu dönemde taşınan hayat sevincine de eğiliyor elbette.

Kitabının epigrafına Goethe'nin "Tarihten elimizde kalan en iyi şey, içimizde uyandırdığı coşkudur" özlü sözünü yerleştiren Eigenberg, Immanuel Kant'ın sorduğu "İnsan nedir?" sorusunun cevaplanmasına yönelik düzenlenen ve Martin Heidegger ile Ernst Cassirer'i karşı karşıya getiren ünlü Davos buluşması diğer isimlerinde eserlerinde ele alınır. Özellikle Walter Benjamin'in eserlerinin odağını oluşturan Kant felsefesinin yeni bir teknik çağ zemininde nasıl dönüştürüleceği, sıradan dilin metafiziksel özü, akademik felsefenin krizi, modern bilincin ve zaman hissiyatının içsel kopukluğu, burjuva varoluşunun metalaşması, toplumsal çürümeye karşı kurtuluş arayışı gibi konular dolaylı olarak ya da doğrudan Davos'ta Heidegger ile Cassirer'in tartışmalarının özüne değer. Kant'ın tüm eleştirel düşüncesinin temel bir gözlemden, insanın nihai olarak cevaplanamayacak sorular soran bir varlık olduğu gözlemine dayandığını savlayan Eigenberger, felsefe yapmayı böylesi soruların açtığı yolda düşünmek olarak gören Cassirer ve Heidegger için geçerli olan şeyin Wittgenstein'ın "felsefe terapisi"ne de teşmil edilebileceğini öne sürüyor: "Aynı şey, Ludwig Wittgenstein'ın işte o, akıllı bir varlık olarak insanın neyin hakkında konuşabileceği ile neyin hakkında susması gerektiği arasında kesin bir sınır çizmeye yönelik daha ziyade mantık odaklı denemeleri için de geçerliydi."

TEMEL UZLAŞILAR VE REFORMLAR

Davos'a katılanların en temel uzlaşısının Kant'ın felsefi sistemini üzerine oturttuğu bilimsel temellerin çürüdüğünün, en azından bu temellerin ciddi bir reforma tutulmasının gerektiğinin kabulü olduğunu belirten Eigenberger, Newton'un fizik teorisinin Einstein'ın görelilikçi teorisiyle, her insanın sabit bir doğaya sahip olduğu fikrinin Darwinci evrim teorisiyle -ki bu teori rastlantısallığı öne çıkararak tarihin aklın kılavuzluğunda bir hedefe akışı fikrini de zayıflatır-, Kant'ın transandantal araştırmasının çıkışında yer alan insan bilincinin kendi kendine karşı mutlak şeffaflığının da Sigmund Freud'un psikanalizi dolayısıyla şüheli hale dönüştüğünü tespit ediyor. Aydınlanmanın bilim, kültür ve teknik aracılığıyla uygarlık yolunda ilerleme retoriğinin en büyük darbeyi ise Birinci Dünya Savaşı'ndaki ölümlerden aldığı hiç kuşkusuz. Eigenberger'in Max Scheler'den aktardıkları bu açıdan son derece ilgi çekici: "Yaklaşık 10 bin yıllık tarihte, insanın kendi kendisi için tamamen ve eksiksiz sorunsal bir hal aldığı ilk çağın içindeyiz; insanın artık ne olduğu bilmediği, ama aynı zamanda, bunu bilmediğini bildiği bir çağdayız."

Büyücüler olarak nitelediği bu dört düşünürü hayatları ve temel düşünceleri ekseninde felsefe tarihine uygun bir tarzda irdeleyen Eigenberger'in onların düşüncelerinin sonuçlarına ve günümüzdeki anlayışlara etkilerine de yer verdiğini söylemek mümkün.

5 Ağustos 2023 Cumartesi

Tasavvufun altın çağı

 Moğol istilası sebebiyle 13. asrın İslam dünyasında birçok siyasi ve toplumsal karışıklığa ve soruna yol açtığı ileri sürülebilir. Aynı yüzyıl yaşanan onca karmaşaya karşın İslam düşüncesi açısından velud sayılmalıdır. Özellikle İşraki felsefenin kurucusu Şihabeddin Suhreverdi ve takipçilerinin (sözgelimi Kutbuddin Şirazi'nin), Fahreddin Razi'nin takipçisi addebileceğimiz Siraceddin Urmevi'nin, Muhyiddin İbn Arabi ve arkadaşı Evhadüddin Kirmani ile onların artçısı Sadreddin Konevi'nin, Mevlana Celaleddin Rumi'nin, Necmeddin Daye'nin, Yunus Emre'nin ve daha isimlerini anabileceğimiz birçok ismin Anadolu'da kesişen anlayışlarının bu yüzyıldaki bilim ve düşünce hayatının ana konturlarını belirlememize epey yardımcı olacağı söylenmelidir.

Memzuc dönem

Onüçüncü yüzyılı kendinden önceki yedi asırlık İslam mirası içinde analiz ederek bu asra "memzuc dönem' diyen Ekrem Demirli, bu dönemin Gazzali ve Fahreddin Razi'den itibaren kelam ve felsefenin seyrinin değişmesi neticesinde ortaya çıkmaya başladığını vurguluyor. Felsefe ile kelamın seyrinin değişmesiyle başlayan süreçte İslam dünyasındaki bilim ve düşünce hayatını yeniden şekillendiğini söyleyen Demirli, bilimler arasındaki ilişkilerin de bu süreçte yeniden ele alındığını ifade ediyor.

Yaşanan en büyük değişimin tasavvuf alanında vuku bulduğuna dikkat çeken Demirli, İbn Arabi ve Sadreddin Konevi'nin tasavvuf anlayışının bu yeni dönemin izlerini taşıdığını belirterek, söz konusu dönemin tasavvuf ve bütün İslam mirası için bir altın dönem ve olgunluk çağı sayılması gerektiğine işaret ediyor. Bu dönem sonrasında şarihler döneminin geldiğini dile getiren Demirli, onların da kendilerinden önce yazılan eserlere şerh yazarak o eserlerdeki düşünceleri tartıştığını, bu itibarla da on üçüncü yüzyıla bir kaynak dönem gözüyle bakmak gerektiğini düşünüyor.

Onüçüncü yüzyıl ile onu takip eden yüzyıllar arasındaki ilişkiyi anlayabilmenin iyi bir yolunun tasavvuftaki klasik iki temel dönemi irdelemekle bulunabileceğini ifade eden Demirli, tasavvufun ilk döneminde Bayezid-i Bestami ve Cüneyd-i Bağdadi gibi imamlar ve onların öğrencisi addebileceğimiz şarihlerin yer aldığını ifade ediyor. Bu dönemin en önemli sorununu Sünni fıkhın lafız-mana problematiğine benzer bir biçimde şeriat-hakikat problematiği olduğunu iddia eden Demirli, şeriat ve hakikat ayrımına ilişkin geliştirilen çözümlerin zahir ile batın ya da lafız ile mana problematiğinin bir yansıması olduğuna işaret ediyor.

Tasavvufun ilk döneminde gerçekleşene benzer şekilde İbn Arabi ve Konevi'nin ardından da verimli bir şerh geleneğinin ortaya çıktığına işaret eden Demirli, İbn Arabi ve Konevi'nin üstat kabul edildiği bu dönemde şarihlerin de büyük ölçüde Osmanlı sufileri olduğunu belirtiyor.

Farklı zamanlarda yazılan makalelerin bir kitap bütünlüğünde derlenmesinden oluşan "Tasavvufun Altın Çağı: Konevi ve Takipçileri" kitabında Konevi ve sonrasındaki sufilerin tasavvuf anlayışı etrafında İslam metafizik geleneğinin bu kritik evresine dikkat çeken Demirli, öncelikle 12 ila 15. yüzyıllar arasında Anadolu'daki düşünce hayatını ele alıyor. Bu minvalde İbn Arabi, Sadreddin Konevi, Mevlana Celaleddin Rumi, Yunus Emre ve Hacı Bektaş Veli bu düşünce hayatının başlıca temsilcileri olmaları hasebiyle ele alınıyorlar. Kitabının ikinci bölümünde Sadreddin Konevi ve takipçilerinin metafizik düşüncesinin ekseninde Sadreddin Konevi'nin Tanrı anlayışı ile entelektüel mirasını ele alan Ekrem Demirli, şerh ve özgün telif arasında Osmanlı düşünürlerini de Kutbuddin İzniki'nin Miftahu'l Gayb şerhi etrafında irdeliyor.